16 Mart 2011 tarihinde, THY 07:55 uçağı ve on beş dakika rötar ile 3,5 saatlik bir uçuş sonrası, zamanı bir saat geri alarak saat 10:40 itibari ile Schipol havaalanında, bu güzel bahar sabahına Amsterdam’da yeniden başlamak!

Körükten çıkmadan pasaport türüne göre ayrılmış bir kaç polis ile karşılaşıyorsunuz. Avrupa birliği vatandaşı olmayan yolcularla ilgilinen polis memurunun yanına gidip pasaportumu verdikten sonra gelen sorular: Do you know English?; How long will you stay in Holland?, Why did you come?; Do you have family here?;  Where will you stay?; Are you alone?

Bu son sorunun cevabını teyid için arkamda bekleyeni bir süzüş, beni tekrar süzüş ve karar anı: “Ok, have a nice day”; “Thank you dear!”

Gördüğüm diğer uluslararası hava alanlarında uçaktan iner inmez bir polis kontrolü hatırlamıyorum! Hatta İtalyan gümrük memuru yüzüme bile bakmadan kaşeyi basmıştı! 

Avrupa’nın en büyük havaalanları sayılan bu alanda da klasik yöntem geçerli: ilerleyen kalabalığı takip et!

Piste bakan pencere tarafında doğa ve kuş fotoları ve koridor boyunca sıralanmış hoparlörlerden gelen kuş sesleri eşliğinde uzun bir koridorun sonunda rengârenk bir kalabalık.

Yeşilköy’deki gibi iç ve dış hat binaları ayrı olmadığı için herkes aynı meydanda buluşuyor. Kalabalığa kapılıp gümrük memurlarının masalarını kaçırmamak gerek, yoksa yürüdüğünüz yolu geri dönersiniz.

Ben bu ülkeyi seviyorum ki! İşte dakika bir: Güler yüzlü, yakışıklı, pek mutlu, pek keyifli gümrük memurları körükteki karşılama sorularını tekrar eder.

Ülkeye girdik de şehir merkezine ulaşım için tren biletini nereden alacaktık, sarı makinalar nerede?

İkinci gelişte acemi şansım işe yaramıyor ve bilet makinası kredi kartımı kabul etmiyor; 0,50 Euro fazla ödeyeceğim danışmaya yöneliyorum ve tren biletimi buradan alıyorum.

All-in-one denen saat süreli sınırsız ulaşım kartlarından da almak istiyorum ama havaalanında en fazla 96 saatlik bilet satılıyormuş, 120 saat veya daha uzun için tren istasyonunda sormalıymışım. 24 saat geçerli biletin fiyatı 7 Euro imiş. Tren bileti havaalanı gidiş-dönüş 7,90 Euro.

5 gün kalacaksam 120 saatlik alayım kafam rahat etsin diyorum ve gidiş-dönüş tren bileti alıp ayrılıyorum: oh para var, huzur var!

İstanbulkart benzeri kent kartları da satılıyor. Bunları istediğin kadar doldurup kullanabiliyorsun ama süre sınırlı olanları da (benim aldığım) bir kez alıp şehir içinde tram-otobüs ve metroda süre içinde sınırsız kullanabiliyorsun.

Tren beklerken, yerliye benzeyen ve elinde bavul olmayan ilk kişiye treni sordum ama O da şehre yabancı imiş.

Yanaşan trene binen yolculara sorduk, “yanlış tren” dediler, az sonra beyaz kıvırcık saçlı tren görevlisi indi ve ona da sorduk, minicik kalemi ile elindeki palm cihazına bakıp “tamam tamam bu tren” dedi.

Trenleri seviyorum!

Ama tren görevlilerini değil, istasyonda tanıştığım bey ile ben bir tarafta oturduk. yan koltuklarda da iki turist bey vardı. Ama onların bileti farklı idi ve onlar da Central Station’a (Merkez tren istasyonu) gitmek istiyorlardı.

Görevli geldi ve onlara yanlış trene bindiklerini, iki durak sonra inip diğer yöne binmelerini, bu tür aksaklıkların çok sık olduğunu söyledi ve epey güldüler. Komik olan ne ki şimdi?

Görevli diğer kompartımana geçti ve yan koltuktakiler de bir durak sonra indi.

Görevli tekrar geldi ve yeni binenlerin biletlerini de işaretledi. Sıra bir bayana geldiğinde elektronik kalemini tekrar alıp elindeki cihazı tekrar kurcaladıktan sonra bize bakıp “siz de yanlış binmişsiniz, bir durak sonra inip diğer yöne gitmelisiniz, önünüzdeki beyler doğru trende imiş” dedi, yeni bilet gerekmezmiş, böyle aksaklıklar çok sık oluyormuş, bir kaç dakika sonra gelecek trene binip gene bir kaç dakika sonra Central Stationda olabilirmişiz. Şimdi gene herkes gülüyor! Espri var da ben mi anlamıyorum?

Durakta anons yapıldı ve indik, doğru trene bindik. Ne rahat bu Avrupalılar!

Duraklardaki ve istasyonlardaki elektronik tabelalarda gelecek trenin ne yöne gittiği, hangi duraklardan geçeceği, şu an peronda mı yoksa gelmek üzere mi olduğu, saat kaçta hareket edeceği dakika dakika güncelleniyor. 

Dakika derken gerçekten dakika, 13:17 yazıyor ise 13:17 yani ne 16 ne de 18! Central Station’da gördüğüm ilk danışma ofisine giriyorum, güzel insanlar sıraya girmiş. Önümdeki zenci ve örgü saçlı abladan sonra ben de yanaşıyorum, “120 saatlik kart var mı?; Ne kadar?; 25 Euro” ama nakit ödeyecek isem yandaki gişeyi beklemeliyim, çünkü bu gişe kredi kartı gişesi. “120 saatlik kart var mı?” “var, buyurun, 24 Euro”

Aradaki 1 Euro nakit indirimi sanırım zira kartın üzerinde ücreti yazmıyor. Kılıfı ile birlikte kartı cebime atıyor ve şehri terk edene kadar da yanımdan ayırmıyorum. Gittiğim şehirlerin kartlarını, biletlerini saklamayı seviyorum!

Bazı tramlarda, kapı direk bilet satıcısının olduğu bir camekâna açılıyor ve kart bastı mı diye gözlüyorlar ama onun dışında kaçak binsem yakalanma şansım nedir bilmiyorum. İlk gelişimde tren bileti ile birkaç kez bilmeden tram’a da binmiştim ve sorduğum görevliler de bilmiyorlardı ki, sorun da çıkmamıştı. Ama son bindiğimde görevlinin uyardığını, bir daha yapmamamı söylediğini hatırlıyorum. 

İstanbulKart modeli bu kartlarını all-in-day inerken tekrar okutuyorlar. Bu da metrobüsteki 3 durak kuralı gibi para iadesi sağlıyor. Okutmazsan en uzun güzargah bedeli olan 4 Euro düşüyor. Benim kartımda para değil süre sınırı olduğu için okutmam gerekli değil ama arada, anonslardan tek tük bir kaç kelimeyi anladığımda, kendimi oralı gibi hissetmek istediğimde veya sanki hep oradaymışım gibi hissettiğimde, okuttum.

Gerçi Prag’da da bu tarz bir otokontrol var idi ama sivil görevliye yakalanmış bir arkadaşım ciddi miktarda bir ceza ödediğinden bahsetmişti!

Elimdeki tram-metro hatlarını gösterir A4 çıktısından çakışan güzergahları biliyordum aslında ama düz yoldan gitmek istedim. Geçen sefer bu şekilde gitmiş ve Central Station filan görmeden direk otelin önünde bulmuştum kendimi, maalesef bu defa ve daha ilk araçtan yanlış binip aktarma yapmıştım.

Central Station’dan şehre çıktığımda bembeyaz göklü, soğuk bir Amsterdam sabahında kalabalığa karışıyorum.

Saat 12:00 ve şehir merkezinde, Theatre District bölgesinde önceden rezervasyon yaptığım otelin kapısındayım. Formların doldurulması, pasaport numarası kontrolü, “This is your card and your room is on second floor”; “Ok thanks”.

Oda kartım ile beraber, Amsterdam şehir haritamı, tekne turu için %10 indirim kuponumu ve wireless internet için şifremi de alıp odama çıkıyorum.

Odamın genişliği banyo dahil 10 metrekare idi sanırım. Pencere arkada araya bir yere bakıyordu ama uyandığımda göğü görüp hava durumunu anlamama yetiyor.

Sırtçantam ve fotoğraf makinam ile odaya sığmayı başarıyoruz. Hava soğuk ve günler kısa iken fazla gecikmeden ikinci kez geldiğim şehrin sokaklarında kayboluyorum.

Amsterdam kanalları

Amsterdam kanalları 

16-20.03.2011