4 Temmuz 2011, Pazartesi akşamı

Venedik Garı’nı Haydarpaşa’ya benzetebiliriz bence!

Henüz gar binasından dışarı çıkmamışken turizm ofisi okları, kocaman bavulları ile turist oldukları çok belli pek çok insan ve susmayan cep telefonları ile Bologna sonrası farklı bir yerde olduğumu anlamam uzun sürmedi.

Gardan çıkıp da Grand Canal ile ilk karşılaşma İstanbul görmüş biri için çok etkileyici olmasa da insanı rengi, kokusu, insanları ile farklı ve güzel bir manzara karşılıyor.

Kalacağım oteli bulabilmem çok kolay oldu, acemi şansıma inancım her gün artıyor!

117 adacık arasından s çizerek geçen büyük kanal

117 adacık arasından s çizerek geçen büyük kanal

Ödeme için kredi kartımı resepsiyondaki beye uzattım ve sorunsuz çalıştı. Odama çıktım, kayıt sırasında masadan aldığım şehir haritasını biraz kurcalayıp oyalandıktan sonra fotoğraf makinamı alıp Venedik sokaklarına indim.

Vitrinlerdeki Murano camları çok güzel, hayran kaldım. Burano adasının rengarenk evleri de öyle ama bugün hava pamuk bulutlu değildi. Yaklaşık 4 saat aynı bölgede elimde harita ile dolanarak kayboldum ve Venedik’de “gidilecek yerler”i bile henüz bulamadım. Burada sokaklar veya haritadan bulunabilir tabelalar yok sadece kanallar, köprüler, çıkmaz kanallar, daracık aralıklar, köprüler, kanallar var!

Yarın, kahvaltıdan sonra erkenden sokağa çıkacak ve önce San Marco meydanını bulacağım. Umarım bir gün, daha iyi ekipman ile ve arkadaşlarla bu şehre tekrar gelebilirimAkşama doğru sivri sinekler artmaya başladı. Bir tane alerji hapı içtim. Bu ilacın da etkisi ile gece deliksiz uyumuşum. Trende de uyuklamıştım ama gün aşırı şehir değiştirmek, yeniden başlamak ve güneyden kuzeye doğru hava değişikliği yorucu oluyor sanırım. Birkaç gün önce Roma’da gece-gündüz arası sıcaklık farkı çok düşük ve hava epey sıcakken, içeriye, Toscana’ya geçince karasal iklim başladı ve hava sıcaklığı düşerken fark da arttı. Venedik’de ise fark tekrar  azaldı ve nem arttı.

5 Temmuz 2011, Salı

Kahvaltıda o kadar şeker yedim ki şimdi midem bulanıyor. Nutella ve tereyağı, mısır gevreği ve açık meyveli yoğurt vardı. Bu haftaki en güzel kahvaltım Siena’da idi: kapalı meyvalı yoğurt, yumurta vardı, diğerlerine ilave olarak.

Bologna’daki otelde de krem peynir, tereyağı, mısır gevreği ve kapalı meyvalı yoğurt vardı.

Kahvaltıda hiç zeytin görmedim, zeytin ezmesi bile görmedim. Bir Akdeniz ülkesinde bu duruma şaşırdım aslında. Floransa’da sokak aralarında gezerken, bir köşede etrafı çevrili bodur bir ağaç görmüştüm. Üzerindeki panoyu okuduğumda zeytin’in efsanelerdeki öneminde ve Akdeniz’in bir nimeti olduğundan bahsediyordu. Etrafı çevrili ağaççık da yaşlı bir zeytin ağacı idi. Buralarda zeytini bizim gibi kahvaltıda değil ana öğünler ile birlikte yiyorlar.

Floransa’daki ev sahibem uzun boylu idi. Hızlı ama net konuşuyordu, elleri ile de konuşuyordu. Uzun kıvırcık saçları ve 38 beden siyah uzun elbisesi ile bana “işte şimdi İtalya’yı buldum” dedirtmişti.

Saat dokuza geliyor ve geceden bu yana yağan yağmur azalmaya başladı. Sokaktaki sesler ve hareketlilik artmaya başladı. Kuş sesleri de geliyor. Halbuki, sabah 7’de uyandığımda sağanak yağmur vardı ve gök gürültülerini duyunca bütün gün süreceğini sanıp üzülmüştüm.

Bugün, San Marco meydanını ve haritada işaretli diğer adresleri bulacağım. Işık ve bulut durumuna göre de vapura (vapuetto) binip bir kanal turu yapacağım.

117 adacık arasından s çizerek geçen büyük kanal

117 adacık arasından s çizerek geçen büyük kanal

Roma Piazza, “otobüs terminali” demekmiş ve otel ile aynı yönde olduğu için şehir içindeki okları otele dönmek için kullanabilirim. Venedik adalarına karayolu bağlantısı bu otogarda sona eriyor ve adalarda tüm taşımacılık yaya yolu ile veya kanallardaki tekneler ile yapılıyor.

Harita ile yön bulmanın pek mümkün olmadığını dün öğrendiğime göre bugün tamamen sezgisel ilerleyeceğim.

5 Temmuz 2011, Salı gecesi

Bugün harita olmadan dolaştım. Şehirde iki tane ok var ve tam ortadan geçen bir turist yolu oluşmuş: “Alla Ferrovia” ve “Per Piazzale Roma” okları, gara doğru yönü, “Per Rialto” ve “Per San Marco” okları da şehir merkezine doğru yönü gösteriyor. Okun yönü değiştirilmiş veya çift tarafı da boyanmış tabelalar da var ama arada kalan turist yolundan sapmak da pek mümkün değil: alternatif yolların sonu ya kanal ile ya da bir evin kapısı ile sonlanıyor genelde. Tam bir labirent yani, Amsterdam gibi düzenli değil!

12. yüzyılda deniz feneri olarak inşaa edilmiş  kilisenin çan kulesi (Campanile), şehri yukarıdan gözlemlemek için çok uygun. San Marco meydanındaki kulenin tarihi 12. yüyzıla kadar uzansa da 1900 başlarında çökmesi üzerine 1912’de aynı formda yeniden inşaa edilmiş. Diğer şehirlerdeki tarihi kulelerden farklı olarak yaklaşık 100 metre yüksekliğindeki bu kulede asansör (diğer kilise kulelerinden farklı olarak) asansör standart.

Çan kulesinden San Marco bazilikası ve Venedik çatıları

Çan kulesinden San Marco bazilikası ve Venedik çatıları

Bazilikayı gezebilmek için de yarım saate yakın sıra bekledim ama fotoğraf makinamın çantasını emanete bırakmak istemediğim için içeri girmeme izin vermediler. Bazilikanın geniş bir terası vardı ancak çıkamadım.

Aynı kurallar Ufizzi’de de geçerli ancak görevliye çantanın işlevini söyleyince kontrol etmiş ve izin vermişti. Ufizzi Müzesi’nin kapısından çıkış meydanın arkasına doğru ve sokaktaki duvarda “turistler bizim güzel şehrimizi bizden alıyor” gibi karamsar bir cümle vardı ama gel gör ki en önemli gelirini  turizmden kazanan Venedik yarımadasında turiste doymuşlar sanıyorum!

Güneşi takip ederek ikindi saatlerinde 1 nolu Vaporetto ile kanal gezisi yapıyorum. Mesai çıkışı saatine denk geldiği için özellikle dönüş yönünde vapur oldukça dolu idi. Venedik’de iki yılda bir düzenlenen bienal zamanına tesadüf ettiğim için kanala bakan çoğu binayı çeşitli afişler süslüyor.

Gece yarısı oldu ve dün geceki gibi sağanak yağmur başladı. Bu sefer saati sabah 8’e kuruyorum. Milano için tren saat 11:50’de.

6 Temmuz 2011, Çarşamba sabahı

Saat 07:35. Bütün gece yağmur yağdı ama az önce kuş ve sokak sesleri ile uyandım.
Tren saatine kadar üç saatim olacak.

Haritaya göre turistik bölgenin dışında kalan şehrin doğusundaki “Arsenale” bölgesine (tersane) yürümeyi düşünüyorum. Farklı olabilir.

Sonradan araştırdığımda, etrafında dolaştığım 15. yüzyıldan kalma surların 18. yüzyılda dünyanın en büyük tersanesini çevrelediğini ve günümüzde ziyarete kapalı olduğunu öğreniyorum.

Gondollar ve Santa Maria della Salute

Gondollar ve Santa Maria della Salute

Dönüşte öğrendiklerim:

* Venedik’in farklı coğrafi yapısına teorik olarak “lagün” adı veriliyor.  Milattan önceki yüzyıllarda Alp Dağlarının eteklerinden yola çıkarak, Adriyatik Denizine ulaşmaya çalışan nehirler, önlerine kattıkları çalı çırpı, ağaç kütükleri ve balçıkları, deniz kulağı olarak da adlandırılan lagüne taşırlar ve  küçük adacıkların oluşmasını sağlarlar. Alpler’den gelen derelerin getirdikleri alüvyonlarla sürekli beslenen bu adacıklar, denizden gelen hırçın dalgalara karşı koyabilecek dayanıklılığa kavuşurlar. Zamanında Alplerin eteklerinde yaşayan insanlar gerek avlanmak, vahşi hayvanlardan kaçmak, gerek denizden tuz elde etmek için bu lagün bölgesine gelirken Attila’nın doğu Avrupa’yı inlettiği yıllarda (5. yüzyıl) Lagün göllerindeki alüvyonlu balçık üzerine Alplerdeki ormanlardan getirip diktikleri onlarca ağaç kazıklar üzerine kurdukları kulübelerde yaşamaya başlamışlar. Alplerden sahile inen, geçimini sağlamak ve tuz ticaretini sürdürebilmek için denizciliğiye yönelen halkın, yüzyıllar içinde önce Adriyatik kıyılarında sonra da tüm Akdeniz’de egemenlik sağlamasına tesadüf denemez!

* Bugünkü Venedik lagünün ortasından geçen 4 km uzunluğundaki Büyük Kanal şehri “sestieri” denen 6 mahalleye bölüyor. Bir yakada Castello, Cannaregio ve şehrin en eski mahallesi olan San Marco, diğer yakada Dorsoduro, Santa Croce ve San Polo.

* Rialto köprüsünün çevresi San Polo bölgesinde “Basilica de Santa Maria Gloriosa dei Frari” ve Roma’daki “Sistene  Şapel“in Venedik’deki örneği olarak kabul edilen “Scuola Grande di San Rocco” görülmeli imiş. Bu kilisenin duvar ve tavanları Tintoretto tarafından 24 yılda resimlenmiş. Alacaklıyım!

Basilica Santa Maria Gloriosa dei Frari

Basilica Santa Maria Gloriosa dei Frari

* Üniversite bölgesi olarak bilinen Dorsoduro bölgesi dünyanın en geniş Venedik sanat koleksiyonuna ve Accademia (Peggy Guggenheim Müzesi)’ya ev sahipliği yapar.

* Pugni köprüsünün ayağındaki (Ponte Pugni) Santa Barnaba Meydanı 11. yüzyıldan kalmış ve iyi korunmuş bir meydandır. Köprünün üzerinde buhran döneminde halkın çatışmalarını simgeleyen ayak izleri bulunur.

* Mahalleleri hem ayıran hem de 4 köprü ile bağlayan Büyük Kanal’ın kenarlarında 200’ün üzerinde saray var ve bu tarihi saraylarda Gotik, Rönesans, Barok stili ve Bizans mimarisi görülüyor.

Venedik saraylardan en önemlisi ve meşhuru olan Dükler Sarayı (Palazzo Ducale) 9. yüzyılda Bizans tarzında bir şato olarak inşa edilmiş ve beş asır boyunca gerek yangınlar gerekse ağır iklim koşullarından etkilenen sarayın büyük bölümü Gotik tarzda restore edilmiştir. 19. yüzyıla kadar Venedik idaresinin yönetim merkezi olmuş. Ünlü sanatçılar tarafından dekore edilmiş saray şehri yöneten düklerin ikametgahı olmak yanında konsey, mahkeme salonu ve hapishane gibi bölümlere de ev sahipliği yapıyor.

Dükler Sarayı ile Yeni Hapishane arasında kapalı olarak inşa edilmiş Ahlar Köprüsü (veya Son nefes köprüsü, Bridge of Sighs, Ponte dei Sospiri)ismini buradan geçerek cezaevine giden mahkumların Venedik’e son kez bakmasından almış. Yalnızca azılı ve idama mahkum suçlular bu köprüden geçirilirmiş ve köprü sorgu odalarını Venedik’in ünlü hapishanesine bağlarmış. Bu hapishaneden kimse kaçamazmış ve bu nedenle çok ünlü imiş. Hatta çok nemli olmasından dolayı buraya gelen  mahkumlar kısa süre sonra hastalıktan ölüyorlarmış. Bunu bildikleri için idam mahkumu olmasalar bile köprüden geçerken son bir kez iç çekere Venedik’e bakıyorlarmış.

Benzetmeye göre Cambridge‘deki St John’s College’da da öğrenci yatakhaneleri ile akademisyenlerin ofisleri arasında geçen nehir üzerindeki kapalı köprü de oldukça turistik bir köprü olmuş.

Rivayete göre, sadece bir mahkum, Kazanova, bir dük eşini kendine aşık edip onun yardımı ile hapishaneden kaçabilmiş ve o tarihten sonra bina bir daha hapishane olarak kullanılmamış. Müzeyi gezmeyince köprüye de ancak uzaktan bakabildim tabi, alacaklıyım!

Venedik kanalları

Venedik kanalları

Dükler Sarayı’nın altın sıva ile süslü tören merdivenlerinden deniz ve kara gücünü temsil eden Neptün ve Mars heykelleri arasından inen hakimleri ve yüksek mevkili insanları sarayın hemen önünde, deniz kenarında yükselen iki granit sütun karşılar. 12. yüzyılda Doğu’dan getirilerek dikilen bu sütunlardan bir tanesini şehrin koruyucusu (Aziz) San Marco’yu temsilen bronz bir kanatlı aslan heykeli süsler. Diğer sütun ise Aziz Theodore adınadır. Okuduğum çoğu seyahat yazısında Aziz Theodore hakkında Bizans Kraliçesi olarak bahsediliyor. Lakin, dini hakimiyetin ülke politikalarına yön verdiği bir Ortaçağ’da Roma İmparatoriçesi bir Kraliçe’yi kentin koruyucusu olarak ilan etmesi bana pek anlamlı gelmedi. İnternette araştırırken, tarihte Aziz Theodore isminde  iki din adamı buluyor ve bizim aradığımız azizin aslen Amasyalı olan Aziz Theodere Stratelates olduğunu öğreniyorum.

İtalya hakkında farklı makaleler derlemiş bir siteden alıntıladığım hikaye ise şu şekilde: 8. yüzyılda Roma imparatorunun Katolik kiliselere uyguladığı baskılara karşı direnenler arasında baş rahip Teodoros önemli bir isimdir. Ortodoks Bizans hükümdarı (Doğu Roma imparatoru)  3. Leon’un yaktırdığı kitapların yerine yenilerini hazırlayarak çok geniş bir kütüphane kurar ve karşılığında defalarca sürgüne gönderilir. Venedikliler, “İmparatorlar, tanrısal öğretiler konusunda sadece din adamlarına yardımcı olmak ve sadece din dışı işlerle ilgilenmekle yükümlüdürler” diyen ve Konstantinopolis’e karşı arkalarında durup destek olan Teodoros’a minnetlerini sunmak için O’nu kentlerinin koruyucu azizi ilan ederler. 825’te, Dükler Sarayı’nın yanınaSan Teodoroadına küçük bir kilise de inşa eden Katolik Venedikliler’in Ortodoks bir hükümdarlıktan gelen rahipe bağlılıkları uzun sürmez ve şehirlerinin adını kabul görmüş dört İncil’den birinin yazarı olan San Marco ile yüceltmek isterler.

Bizans ve Venedik ilişkileri ve “Teodora” ismini araştırırken rastladığım ve paylaşmak istediğim diğer bir bilgi ise 1077’de Venedik Düküne gelin gelirken çeyizi ile kültürünü de taşımış olan Bizanslı prenses Teodora hakkında. Avrupa halkının modern eşyalara kavuşmasının geç dönemlere rastladığı hep anlatılır da zamanın Konstantinopolis’inde kullanılan çatalın Venedik’e  Prenses Teodora sayesinde geldiğini yeni öğreniyorum. Süslenmeyi ve ihtişamı seven Prenses, dönemin şaşalı Bizans sarayından daha mütevazı olan Venedik sarayına gelin giderken  yanında parfümler, kıyafetler ve yemek eşyaları da götürmüş. Yemeği eli ile değilde iki uçlu bir aletle yiyen Prenses kibirliliği ile tanınmış. Venedik’te yakalandığı bir deri hastalığı yüzünden öldüğünde de ise halk Tanrı tarafından cezalandırıldığına inanmış!

Tarihi 9 yüzyıla dayanan, üç tarafı revaklı, 16. ve 17. yüzyıllardan kalma heykellerle çevrelenmiş San Marco meydanı için Napoleon’un  “dünyanın en güzel dans pistidir ve sadece mavi gökyüzü onun çatısı olmaya layıktır” dediği anlatılır. Gündüz turist kalabalığı ve güvercinler ile cıvıl cıvıl olan meydan, gün batımından sonra çevredeki restoran ve kafelerden yayılan kahve kokuları, sokağa taşmış misafirlerine gösteri yapan müzisyenlerin canlı performansları ve yıldızlar altında oldukça romantik bir atmosfere bürünür.

San Marco Katedrali ve Dükler Sarayı

San Marco Katedrali ve Dükler Sarayı

* Venedik’in ünlü iki kafesi de San Marco meydanında yer alıyor. İlki, saat kulesinin (Torre dell’Orologi0) hemen yanındaki ve meydanın bir kanadı boyunca uzanan ve Venedik mahallelerinin idaresinden sorumlu resmi görevlilerin konutu olarak inşa edilmiş Procuratie Vecchie binasının altında yer alıyor. 19. yüzyıldaki Avusturya işgali sırasında Avusturyalıların da uğrak yeri olmuş  olan “Caffe Quadri“. Diğeri ise, geniş meydanın Çan kulesinden (Cambaline, 98,5 metre yüksekliğinde ve şehrin en yüksek yapısı),  iskeleye doğru uzanan tarafında uzanan ve 16.-17. yüzyıl arasında inşa edilerek Napoleon tarafından Kraliyet sarayı olarak kullanılmış Procuratie Nuove binasının alt katında yer alan “Caffe Florian“. 1720 senesinden bugüne tarihe geçmiş pek çok sanatçıya da hizmet vermiş mekan için dünyada aralıksız işleyen en eski kafe olduğu söyleniyor.

* Başlangıçta pazar yeri olarak tasarlanıp kullanılan ve 1536’da meydanın temiz kalması için pazar kurulmasının yasaklandığı, şehrin en geniş meydanına ismini veren San Marco Bazilikası şehrin en önemli mabedidir. Katedralin ön tarafındaki Osmanlı figürü de bu mimari akımlar içinde kullanılmış bir desen ve Aziz Marcus’un kemiklerinin Venedikli tacirler tarafından İskenderiye’den domuz etleri arasında saklanır ve Müslüman muhafızlardan kaçırılarak Venedik’e getirilmesini sembolize ediyormuş.

İçini gezemediğim, 11. yüzyıla tarihlenen Bazilika’nın önemli güzelliklerinden birisi de altın süslemeleri imiş. Giriş kapısındaki 4 atlı heykelin (Quadriga) orijinali, yani 12. yüzyıldaki Haçlı seferleri sırasında İstanbul’daki Hipodromdan kaçırılarak günümüze ulaşmış tek antik zafer quadriga heykeli bugün bazilika müzesinde (Museo Marciano) sergilenmekte.

* Görece olarak meydanın karşı kıyısında kalan Santa Maria della Salute Kilisesi, şehrin 1630 veba salgınından kurtulmasına duyulan şükran sebebiyle esenlik ve kurtuluş anlamına gelen “salute” adıyla inşa edilmiş.

* 400 köprü ile birbirine bağlanan adacıklar arasındaki kanallar boyunca ulaşım ve nakliye bu kadar zorlu iken uyulması gereken kurallar da varmış. Örneğin, bisiklet, kaykay veya paten kullanmak yasaklanmış. Bu kadar önleme rağmen görünmez kazalardan da sakınmak için özellikle el arabaları ile marketler, restoranlar arasında taşımacılıkta kullanılan el arabalarına dikkat etmek gerek!

Köprülerin en eskisi ve en ünlüsü olan Rialto Köprüsü (Ponte di Rialto), dönemin büyük savaş gemilerinin altında geçebileceği yükseklikte inşaa edilmiş ve 19. yüzyıla kadar “Rialto Köprüsü” Büyük Kanal üzerinde iki yakayı birbirine bağlayan tek köprü imiş. Orijinal Rialto köprüsünün ahşap yapısı yıllar içinde çöktüğünde 1588-1591 yıllarında bugünkü taş köprü inşa edilmiş.

Büyük Kanal üzerinde yer alan diğer köprüler ise Academia köprüsü (Ponte dell’Academia), Keşişler köprüsü (Ponte dei Scalzi) ve  Anayasa Köprüsü (Ponte della Constituzione) olarak sayılabilir.

Academia Köprüsü

Academia Köprüsü

Venedik’den alacaklı olduğum bir konu da adalara yolculuk!

Buruno adasının halkı balıkçılıkla geçinirmiş ve gece geç saatte alkollü dönen balıkçılar evlerini bulabilsin diye evlerini farklı ve canlı renklerde boyamaya başlamışlar. Bu gidişat zamanla gelenekselleşmiş ve teknelerini de boyamışlar. Rengarenk fotoğraflara dekor olmanın yanı sıra, Venedik sokaklarında sıklıkla göreceğiniz bizdeki “çeyizci” dükkanlarındaki dantellerin ana vatanı da Buruno adası imiş.

Bizde cam sanatı ile özdeşleşmiş Eskişehir atölyelerinin İtalya’daki karşılığı Murano adası. Adalara en sık hareket eden vaporetto seferleri “Fondamente Nova” iskelesinden geçermiş. 41, 42, LN seferleri ile on dakikada Murano adasına ulaşılabilir veya garın ve San Marco meydanındaki iskelelerden hareket eden diğer turlar tercih edilebilirmiş.

Dipnot: 

* Vento bölgesinin başkenti olan Venedik, aralarından 150 kanal geçen 118 ada üzerine kurulmuş, araç trafiğinin olmadığı bir şehir ve bu adalar 445 köprü ile birbirine bağlanıyor.

* Paskalya’dan kırk gün önce düzenlenen maske karnavalının veya Venedik karnavalının resmi adı: Carnivale di Venezia 

* Venedik Bienali uluslararası anlamda bilinen, önemli bir sanat etkinliği: Biennale Venezia

* Venedik’deki müzeleri gezmek için Venicecard (40 euro) alınabilir. 11 müzeye ve 16 kiliseye yedi gün süresince giriş veriyor. Venedik müzelerinin giriş ücretlerinin 2-3 euro civarında olduğunu düşünerek rotanızı çizebilirsiniz. Venicecard veya sadece müze girişleri için düzenlenen Museum Pass hakkında daha detaylı bilgiyi online olarak da bulabilirsiniz.

* Kısıtlı bütçe ile gondol sefası için “traghetto”, yani Grand Canal’ın köprü bulunmayan noktalarında ekonomik olarak karşıdan karşıya geçmeyi sağlayan süslenmemiş gondollar denenmeli imiş. Kişi başı 2 euro civarında.

* Yemeklerden daha daha neler var derseniz, internette dolaşırken rastladığım ve farklı alternatifler sunan başka bir gezi blogunu önerebilirim.