İstanbul’da yola çıkıyor ve uzak (!) köylere gidiyoruz bu defa.  Istranca (Yıldız) dağları eteklerinde, meşe ormanları arasında dolanan yollardan geçiyor ve Bulgaristan sınırına taş atımı mesafedeki küçük köylere ulaşıyoruz.

İlk durağımız Şükrüpaşa köyü oldu. Meydanda köy kahvesi ve karşısında da köy camisi var. Sokağın karşısında da terk edilmiş küçük bir okul binası. Etrafta tuğladan, bazı bazı sıvalı bir veya iki katlı evler.

Hava güneşli ama cemrelerin sıra ile düştüğü bu günlerde Mart soğuğu da kapıdan baktırıyor; bazı evlerin önlerinde ayakkabılar var, insanlar bugün pek dışarı çıkmamışlar.

Evler arasındaki dar toprak yollar çamur içinde!

Meydandaki 10-20 haneden biraz ilerleyince sinema platoları aratmayan bir açık alanda, üçgen gibi samandan çatıları olan kulübeler görüyoruz. Bu yapılar genelde hayvanların ahırları veya kışlık odunlar için depo olarak kullanılıyor.

Kulübesinin önündeki odunları kıran bir teyzeye rastlıyorum. Soba için kırdığı odunların üzerinde öğle güneşine karşı biraz mola vermiş dinleniyor. “Hava bugün güzel ama kar gelecek, bu sene çok soğuk geçti” diyor. Çocukları ve torunları şehirde imiş; kimisi Kırklareli’nde kimisi İstanbul’da. “Baharda gelin” diyor “çok güzel olur buralar, yemyeşil olur, sular akar”.

Şükrüpaşa, Kırklareli

Şükrüpaşa, Kırklareli

İstanbul’dan yola çıktığımızda gün aydınlık olacak gibi idi ama artık ancak köylerde görebildiğim bu mavi ve pamuk bulutlar sanki zamanı durduruyor. Orman içinde köy yoluna saptığımızdan bu yana bir toplanan bir dağılan pamuk pamuk bulutlar, erimeye başlamış kar ile beslenen ve her oluktan, çeşmelerden akan su ses köydeki ıssızlığı, fakirliği, altyapı eksikliğini ört bast ediyor sanki.

Köy meydanında cami kapalı. Yolun aşağısındaki çeşmenin karşısındaki ilkokul binası da öyle! Köyde sağlık ocağı ve kanalizasyon alt yapısı da yok. Az ilerideki kahvede de ancak 5-6 masa var. Yanan sobada biraz ısınıyor, tam çıkacakken içeri gelen Mustafa amca ile biraz sohbet ediyoruz.

Şükrüpaşa, Kırklareli

Şükrüpaşa, Kırklareli

Kahvenin kapısında bizi uğurlayan kahveci Karşıdaki tepeden gelen dereyi gösteriyorlar. O derenin öte tarafı Bulgaristan toprakları imiş. Arada bir sınır yok ama karşı köydekilerle konuşmak yasakmış. Karşı tepelerde de terk edilmiş gibi duran gözetleme kuleleri var. Kahvenin arkasından dolanıp biraz tırmandığımızda manzarayı daha da geniş görebiliyoruz.

Pomak köylerine gelmek için hazırlanırken Pavli panayırındaki gibi rengarenk insanlar ve neşeli çocuklar göreceğimi umarak daha da heyecanlanmıştım. Ancak, köylerden çok fazla göç olmuş ve Mustafa amca gibi mavi gözlü, neşeli insanlara  pek rastlayamadan Şükrüpaşa köyünden ayrıldık. İkinci durağımız Armutveren köyü olacak.

Daha fazla fotoğraf için >>> Flickr

 

Mart.2011