Bu sabah Gito yaylasında uyandık, Badara yaylasında fotoğraf çektik; Huser yaylası yolundan geri döndük ve Avusor yaylasına misafir olduk. Güneşin kaybolması ile konaklamak üzere 1400 metre rakımlı Ayder yaylasına iniyoruz.

Ramazan Bayramın son günü olmasının da etkisi ile tur otobüslerinin ve çift taraflı park etmiş özel araçların tıkadığı “cadde”de trafiğe yakalanmak hepimizin içini burkuyor. İki sene önce Ayder’e geldiğimde “asfalt gelir, yayla biter” demişlerdi ve iki sene sonra gördüğüm değişimin düzensiz olarak hızla devam ettiği.

Otel/pansiyon olarak inşaa edilen yapılar arasında iki sene önce ağaçlar arasından yürüyerek ulaştığımız köy artık neredeyde kaybolmuş. Yapılar arasından zorlukla görülebilen Gelintülü şelalesi bile mahsunlaşmış ve kurumuş sanki.

Ayder yaylası . Haziran 2010

Ayder yaylası . Haziran 2010
Bu yayla evinin etrafı bugün farklı dillerde kağıtlar ile kaplı bir hostel olarak özellikle genç turistlere hizmet veriyor; bence hala yaylanın en güzel evi

Otele gidip üstümüzü değiştirdikten sonra sütlaç yemek için “çarşı” ya çıkıyoruz ama hangi restorana sorsak müşterilerine yetişebilmek için dört dönen genç garsonlar sütlaç kalmadığını söylüyor. Akşam yemeği saati geldiğinde sütlaç çoktan bitmiş!

İki sene önce derenin tam da kenarında bir restoranda su ve yağmur sesi birbirine karışarak tatlılarımızı yemiş ve restoranın sahibi ile de sohbet etmiştik. Pasta ve tatlı yapmayı dedesinin Ruslardan öğrendiğini, pastacılığın Osmanlı’ya da Ruslardan yayıldığını anlatmıştı. Aynı yerde şimdi oturacak yer yok maalesef.

Ayder yaylası . Haziran 2010

Ayder yaylası . Haziran 2010

Gençler, yolda kurduklar stantta ceviz kabuğu takılarak yapılmış yerel bir oyuncağı hem tanıtıyorlar hem de satıyorlar. Çağatara isimli bu oyuncak bir çeşit yo-yo’ya benziyor. Ceviz kabuğunun içinden gelen ip doğru hızda çekildiğinde tepesindeki pervane de hızla dönüyor. Üst üste iki ceviz konursa sesi daha güzel olurmuş.

Haşlanmış mısır yiyoruz ama İstanbul’da yediğimiz mısırlardan pek de farklı gelmiyor bize. Sabahtan yol üstünde adığımız süt mısırların tadını bulamıyoruz.

Ayder yaylası, kaplıcası ile de ünlü. Eski ve yeni kaplıca olarak iki tabela var. Cadde üstündeki yeni kaplıca imiş ve bize de orayı öneriyorlar. Otele dönmeden uğruyoruz. Hamam ve havuz gece 23’e kadar açık ama bayram tatili misafirleri ile bize çok kalabalık geliyor.  Otelimize de aynı suyun geldiğini öğrenip hamam sefasından vazgeçiyoruz. Tıbbi olarak da önerilen bu kaplıca tesisi içinde spor aletleri ve masaj salonları da var.

Hava kararınca, iki sene önce fotoğrafını çekip adresine gönderdiğim Kadriye teyze’yi ziyaret etmeye vakit kalmıyor. Belki başka sefer.

Kadriye teyze ile sohbet . Ayder yaylası . Haziran 2010

Kadriye teyze ile sohbet . Ayder yaylası . Haziran 2010

Akşam yemeği için bir araya geldiğimizde Huser yaylasına çıkan arkadaşlarımızın da döndüğünü görüyoruz. İnerken bir arazi aracına denk gelmişler ve Ayder’e kadar kolayca gelmişler. Yukarısı için “anlatılmaz yaşanır!” diyorlar. Sis ve yağmur altında fotoğraf çekememişler ve oldukça da yorulmuşlar ancak ışıldayan gözleri bize değdiğini anlatmaya yetiyor.

Kahvaltından önce yaylada bir tur atmak ve köye kadar yürüyüp fotoğraf çekmek için çıkıyorum ancak araç kalabalığından, çeşit çeşit otel panolarından dolayı elim boş geri dönüyorum. “Doğu Karadeniz Kalkınma Ajansı” tarafından desteklenen proje panoları görüyorum. Her gittiğimiz yaylada veya köyde belediyelerin, kaymakamlığın turizme desteği ile ilgili farklı yorumlar duyuyoruz. Umarım Ayder’deki süreç tamamlandığında bugünkü manzarası mazide kalmış olur!

Sabah saat 7’de açık büfe kahvaltımızı yaptıktan sonra Yusufeli İşhan manastırına, İşhan köyüne ve oradan da Artvin yaylalarına doğru Ayder’den ayrılıyoruz.

Fotoğraflarım 2010 yazında çektiklerim içinden seçtim; bu sene Ayder’de fotoğraf çekemiyorum.

Karadeniz gezimizin son iki günümüzde Artvin Şavşat’da Kocabey köyünde konaklayacağız.

21.08.2012