Bugün İstanbul’un Haliç yakasındayız. İstanbul Gezginleri ile uzun bir rotada çok sayıda binayı ve eseri fark etmeye çalışarak Ayvansaray, Balat ve Fener sokaklarında dolaşacağız. Önünden geçtiğimiz pek çok ibadethaneden veya yapıdan günümüze sadece bir kapının veya bir kitabenin kaldığına hayıflanacağız.

Tarihte İstanbul’u üçüncü kez çevrelemiş olan 2. Theodosios Surları ilk yapıldığıntda (MS 413) Tekfur Sarayı (Blakherna Sarayı) ile sona erer. Surların, yapımından 34 sene sonra yaşanan büyük deprem ile büyük hasar almış olmasına rağmen Batı’dan yaklaşan Hun imparatoru Atilla’nın saldırılarına karşı koyabilmesi için tüm Bizanslılar seferber olur ve iki ay gibi çok kısa bir sürede yeniden inşaat tamamlanır. Zamanla,  Tekfur Sarayı da sur içine alınır ve 2. Theodosios surları aslına uygun olarak Haliç’e kadar uzatılır. Surların toplam uzunluğu (kara-deniz) 21 km’dir.

Bizans’ın izlerinde adımlamaya Edirnekapı’daki Kariye Müzesi `nde başlıyoruz. Yüzyıllara direnmiş mozaiklere ve freskleri bir kez daha fotoğrafladıktan sonra İstanbul surlarını takiben Edirnekapı sokaklarından sahile doğru iniyor ve Kuş pazarının önünden geçip Tekfur sarayının önünde soluklanıyoruz.

Kariye Müzesi

Kariye Müzesi

Bizans döneminde saraya da ismini veren “Blakherna” bölgesinin adının günümüzde Ayvansaray olarak anılması ile ilgili çeşitli rivayetler anlatılır.  Bir rivayete göre, Osmanlı döneminde terk edilmiş halde olan Blakherna Sarayı, şehre sıcak ülkelerden getirilen fil ve deve gibi hayvanlar için barınak olarak kullanılır. Bu nedenle de buradaki saraya “hayvan sarayı” denilmeye başlanır. Bu deyiş zamanla Ayvansaray’a evrilir. Dönemin Avrupalı seyyahlarının seyahatnamelerinde de bu barınaktan ve hayvanlardan bahsedilmektedir.

Diğer bir anlatıda da yamaç üzerine inşa edilen ve diğer saraylardan farklı olarak surların devamı bir mimariye sahip sarayın kemerli (eyvanlı) yapısı nedeni ile sarayın “eyvanlı saray” olarak anılmasıdır ki bu da zamanla Ayvansaray’a dönüşür. Üçüncü görüşe göre ise sur içinden Eyüp’e geçilen sur kapısına “Ayyub Ansari kapısı” denir ve bölge de zamanla “Ayvansaray” olarak anılmaya başlanır.

MS 500 senesinde inşasına başlanmış ve yüzyıllar boyunca çeşitli eklemeler ve değişiklikler görmüş Bizans sarayı “Blakherna” nın ismi de gene bölge ile ilgili ipuçlarında gizli. Civarda çok miktarda yetişen yabani nane (Blehron) ve/veya eğrelti otu (Blehon) semtin bu ismi almış olmasına neden olabileceği gibi, balıkçılıkla uğraşan semt sakinlerinin Haliç’ten bol miktarda avladıkları palamutların (Lahernai) da semte bu ismi vermiş olabilecekleri düşünülüyor.

Kelime köklerinden devam edersek; esasen torik ama günümüzde torik az bulunduğu için palamuttan, uzun süreli saklamak üzere turşu benzeri bir yöntemle hazırlanan balık etine de “lakerda” dediğimizi hatırlamak faydalı olabilir.

Latin istilası (1204-1261) sırasında Büyük Saray’ı tamamen yağmalanır ve Bizans hanedanı şehirdeki hakimiyetini geri kazandığında Blakherna Sarayı da resmi olarak imparatorluk sarayı ilan edilir. Bu tarihten sonra Ayvansaray semtinin İstanbul tarihindeki önemi daha da artmıştır.

Tekfur, Osmanlılar’in Bizans İmpartorları için kullandıkları sıfattır ve Blakherna Sarayı’ndan geriye kalmış bölümlere de  “Tekfur Sarayı” ismi verilir.

Fetih sonrası tamamen terk edilen saray, bir süre hayvan barınağı olarak kullanılır. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa (18. Yüzyılın başı, Lale devri, 3. Ahmet dönemi) döneminde çini imalathanesi olarak kullanıldığı bilinmektedir.  Bir dönem pabuççular imalathane olarak da kullanılan yapı 19. yüzyılda da yoksul Yahudiler için barınak olur ama 1865 senesinde çıkan yangında tamamen boşaltılır. Bugünkü Boğaziçi Üniversitesi’nin atası olan Robert Koleji için ilk olarak bu bina kullanılmak istense de vazgeçilip Rumeli Hisarüstü bölgesinde karar kılınır.

Dünyada ayakta kalabilmiş tek Bizans sarayının restorasyonu halen devam ediyor. 

Tekfur Sarayı kalıntıları ve Bizans imparatorunun halkı selamladığı balkon

Tekfur Sarayı kalıntıları ve Bizans imparatorunun halkı selamladığı balkon

Saray kalıntılarını arkamızda bırakmış ilerlerken kıvrılan sokağın köşesinde çalı çırpı arasında kalmış kırmızı tuğladan bir kapı ve üstündeki ibranice kitabenin önünde duruyoruz. Arkası otopark olan bu kapı 1453 senesinde fetihten sonra açılmış Kasturya Sinegogu‘na ait. 19. yüzyılda en kalabalık dönemini yaşayan sinegog 2. Dünya Savaşı yıllarında cemaatini kaybettikten sonra günümüzde sadece karşılıklı iki kapısı ve bahçe duvarları ile terk edilmişliğine direniyor.

Surların Haliç tarafındaki son kapısı Eğrikapı’dır. Bu kapının ismi ile ilgili de çeşitli rivayetler anlatılır. Şehre girişlerde ve taht devirlerinde her devirde sembolik bir değer taşımış Eğrikapı Bizans döneminde “Bulgar kapısı” ve İstanbul’un işgali sırasında Alman subaylar tarafından beklendiği için “Alman kapısı” olarak da anılmış.

Son Bizans İmparatoru Konstantinos’un canlı olarak görüldüğü son yer de bu kapının etrafı olmuştur. Kuşatma sonrası buralarda bulunan cesedi ancak çizmeleri sayesinde teşhis edilebilmiştir.

2. Mahmut (Batı medeniyetlerine benzer icraatları nedeni ile halk arasında “Gavur padişah” olarak da anılır) zamanında civarda pek çok sahabe mezarı bulunduğu rivayet edilir ve bölge kutsal olarak da anılmaya başlanır. Ünlü kaşıkçı elması da bu kapı yakınlarındaki bir çöplükte tesadüfen bulunur. Bulan adam üç tahta kaşığa karşılık bu değerli taşı bir kaşıkçıya, kaşıkçı da on akçeye bir kuyumcuya satar. Kuyumcubaşı durumu öğrendikten sonra Sadrazam’a ve Padişah 4. Mehmet’e kadar taşınan konu 86 karatlık “Kaşıkçı Elması”nın devlet hazinesine dahil edilmesi nihayetlendirilir. Elmas, bugün Topkapı Sarayı Hazine Dairelerinde sergileniyor.

Halen sur içine giriş çıkışlarda aktif olarak kullanılan ve orijinal hali ile yıkılmamış tek kapıdır.

Mimar Mustafa Ağa Çeşmesi’nin (altıgen modeli ile farklı olan bu çeşmeden yakın zamana kadar halen su aktığı hatırlanırken bugün kurumuş durumda) ve sokağın karşısındaki biz gezerken kapalı olan İvaz Efendi Camii’nin önlerinden geçerek ilerliyoruz. Klasik ana giriş kapısı olmayan caminin girişleri ön cephesinin iki tarafından açılıyor. 

Caminin hemen yanında İstanbul surlarının bir kulesi de bulunuyor. Cami avlusundaki çukurlardan ve gizli geçitlerin Blakherna Sarayı ve Anemas Zindanları ile bağlantılı olduğu biliniyor. Ancak biz gittiğimizde cami kapalı olduğu için ne içerisini ne de geçitleri görebiliyoruz. Mimar Sinan’a atfedilen ancak tarih olarak ancak öğrencileri tarafından yapıldığı anlaşılan bu camiyi e5’de Topkapı yönünde ilerlerken Haliç’e karşı surların hemen arkasından yükselen ilk cami olarak farkedebilirsiniz.

Yarımadanın Haliç ile buluştuğu noktada bizi Anemas zindanları karşılıyor.  Pek çok Yeşilçam filmine de dekor olmuş bu Bizans dönemi zindanlarının restorasyonu devam ediyor.

Panaya Blakherna Kilisesi’ndeyiz. Bu kilisenin cemaati Rum, mezhebi ise Ortodoks. Bizi kapıda kilisenin zangoçu (kilise görevlisi) karşılıyor ve bizi ana salonda (Naos) ağırlarken hem içinde bulunduğumuz kilisenin hem de genel olarak Ortodoks kiliselerinin özelliklerinden bahsediyor. Bizans imparatoru tarafından yaptırılan kilisenin değeri yüzyıllar içinde artmış ve 7. Yüzyılda çalışan sayısının 74’e kadar çıktığı biliniyor.

5. yüzyılda iki dönümlük bahçede tek bir manastır binası olarak inşa edilen ibadethane 1434’deki yangına kadar faaliyetlerine devam etmiş. Yangından sonra uzun süre harabe olarak kalmış. 1860’da Tahtakale’de Hamambaşı yokuşundaki Kürkçüler Hanı Locana bağlı tüccarlar kendi aralarında para toplayıp arsayı almışlar ve içerdeki su kaynağını korumak amacı ile bugünkü yeni kiliseyi inşa etmişler.

6-7 Eylül olaylarında (1955) tekrar yangın atlatan kilise 1960’de restore edilerek hizmete açılmış. 

İçeride fotoğraf çekmek yasak. Tarihi değeri olan bu kiliselerde turistlerin çektiği fotoğrafların internette bazı sitelerde yayılması sonrası artan hırsızlık olayları nedeni ile böyle bir tedbir almaya ve ancak Patrikhane’nin onayı ile özel çekimlere izin vermeye başlamışlar. İstanbul’daki Rum Ortodoks kiliseleri içinde ancak bağlı oldukları Patrikhane’de fotoğraf çekimine izin veriliyor.

Meryem Ana’ya adanmış Panaya Blakherna Kilisesi Bizans İmparatorluğu’nun en önemli kiliselerinden birisi. Kilisenin kurulduğu dönemde 474’de Kudüs’ten Kraliçe’ye hediye edilen Meryem Ana’nın elbisesi, baş örtüsü ve kemeri (Himationveya Maphorion) burada saklanırmış.  Blakherna Kilisesi ayazması gibi çeşitli mucizeler gösteren ve kutsal emanetlere ev sahipliği yapmış Zeytinburnu bölgesindeki Balıklı ve Gülhane’deki Hodegetra ayazmaları İstanbul’un üç önemli ayazmaları arasında sayılıyor.

Dini otoritelerce onaylanmış (kanonik) dört incilden üçüncüsünün yazarı olan Luka’nın kendi el çizimleri ile Meryem Ana’yı ve bebek İsa’yı gösterdiği ikona ve Hz İsa’nın kefen bezinden bir parça ise kilisede saklanmış ancak bugün hiçbiri İstanbul’da olmayan diğer kutsal emanatler. 

Hz. İsa’nın kefeni Latin istilası (13. yüzyıl başı) sırasında Torino’ya götürülmüş.

Luka’nın el yapımı ikona 1375’de İmparator tarafından Sümela’ya manastırılan götürülerek ayinde sergilenmiş.

Hz. Meryem’in kemeri ise ilk yangından kurtarıldıktan sonra Padişah 2. Mehmet’in annesi tarafında Yunanistan’daki Atos yarımadasındaki 23 manastırdan bir tanesi olan Yuhannes manastırına hediye edilmiş.

Kutsal emanetlerin yanı sıra ikonaları ile de meşhur olan kilise, mezhep tartışmaları ile farklı kiliselerdeki ikonaların tahrip edildiği İkonoklazm döneminde (8. Yüzyıl) ayrı bir değer kazanmıştır. Şehrin ve kilisenin koruyucusu olan Meryem Ana, ikonasında tam boy olarak cepheden görünür, ellerini iki yana açılmıştır, göğsünde bir madalyon ve madalyonun içinde de çocuk İsa bulunmaktadır. Bu tür Meryem Ana tasvirlerinin hepsine ikonografide bu kiliseye ithafen “Blakherna Meryem”i denilmektedir.

Meryem Ana ikonasının şehrin koruyucusu haline gelmesinin nedeni,  626 senesinde İmparator doğuda Persler ile savaşırken, başkent Avarlar tarafından kuşatılır ve bir cuma günü Meryem Ana ikonasının şehir surlarında dolaştırılması sonrası şehrin kurtulduğuna inanılır. “Cuma gecesi ayinleri” olarak da bilinen geleneksel “7 Ağustos ayinleri” bu olayın hatırasına her sene düzenlenmektedir.

1453’e kadar ki tüm kuşatmalarda Meryem Ana’nın mucizesine inanılmış ve ikona surlarının koruyucusu adına şehirde dolaştırılmıştır (1453 senesinin kutsal emanetlerin de zarar gördüğü büyük yangından kısa süre sonraya denk gelmesi Ortodoks inancına göre büyük bir talihsizliktir)

Kilisenin bu kadar önem kazanmasının bir nedeni de imparatorluğun son sarayı olan Blakherna Sarayı’na (Tekfur Sarayı)’na yakınlığıdır. İmparatorun cuma günleri buradaki ayazmada banyo yaptığı ve Saray ile kilise arasındaki gizli tünellerden geçtiği söylenir.

Klasik Rum mimarisinden farklı olarak kilisenin girişi ve narteksi Naos bölümünün dışında kalan yan tarafta. Kiliseyi gezdiren ve tanıtan zangoç bey bizi “Naos” bölümünde misafir ediyor. Kilisenin “Dünyevi bölüm”ü olan “Naos” cemaat alanı olarak da adlandırılıyor. Naos alanının karşısında da perde ile yarım ay şeklinde ayrılmış “Uhrevi bölüm” bulunuyor. Papaz ayini burada başlatıyor ve bitiriyor. Özellikle dinin yayıldığı ilk yıllarda vaftiz olmamış Hıristiyanlar ayine Nardeks bölümünden katılırlarmış.

Naos bölümündeki Ayazma çeşmesinde şu palindrom (iki yönden okunduğunda da harfler aynı sırada yer alan yazı) bulunuyor: Sadece yüzünü değil, günahlarını da yıka.

Sokaklar bizi Balat’a götürüyor.

* Kaynak olarak İstanbul Gezgini Mehmet’in araştırıp düzenlediği notlardan yararlandım. Kendisine tekrar teşekkür ederim (Notların hazırlanmasında Ahmet Faik Özbilge’nin ‘Fener – Balat – Ayvansaray’; Haldun Hürel’in ‘İstanbul’u Geziyorum Gözlerim Açık’ isimli kitapları ile Tarih Vakfı’nın İstanbul Ansiklopedisi’nden faydalanılmıştır).

23.12.2012