Balat sokaklarından sahile iniyor ve Haliç kıyısından yürüyoruz.

1930’ların başında yabancı bir mimar, Atatürk’ün onayı ile İstanbul şehircilik planını hazırlar ve bu planda Haliç bölgesini sanayi bölgesi olarak tanımlar. Günümüz şartlarının oldukça gerisinde kalmış bu vizyon, yıllar içinde Haliç’in ve çevresinin kirlenmesine ve yok olma noktasına gelmesine yol açar. Bedrettin Dalan’ın belediye başkanlığı döneminde 1980’li yıllarda Haliç’in temizlenmesi gündeme gelir ve deniz suyu arıtılırken kıyılarda da yıkım yapılır. Geçmişten günümüze sahilde kalmış iki yapıdan biri cam atölyesi diğeri ise müze olarak kullanılıyor.

Yaklaşık altı yüz yıl önce, kırmızı tuğlalı Fener Rum Lisesi’nin bugün olduğu yerde bir kale varmış. Bu kalede ve sahilde birer deniz feneri Haliç’i aydınlatırmış. 1453’de şehir düştükten sonra bile halk kaleyi korumak için savaşmaya devam etmiş ve Osmanlı fatihi 2. Mehmet kaleyi ancak bu kahraman halka can, mal, inanç ve eğitim özgürlüğü vadederek zapt etmiş.

Fener semtinin adı bu deniz fenerine ithafen Rumca “Fanarion“ kelimesinden günümüze gelirken semtin en dik yokuşlarından olan “Sancaktar yokuşu”nun adı da söz konusu mücadeleye dayanır.

Rum ahali Fatih’in fermanına istinaden semtteki yaşamını, gelenek ve göreneklerini özgürce yaşamaya devam eder ve azınlıklar arasında semtin yıldızı her geçen gün daha da parlar. Daha önce göç etmiş Rumlar da semtlerine geri döner. Eğitime önem veren Rum cemaati daha çok devlet işlerinde görev üstlenir. Cumhuriyet döneminde azınlıklara yönelik uygulanan politikalar ve en son yaşanan 6-7 Eylül olayları sonrası Fener’deki Rum nüfusu erimiştir. Buna karşın, civardaki yabancı nüfusa ve özellikle Patrikhane’yi ziyarete gelen turistlere hizmet veren esnafın dükkanlarının camekânlarında Rumca ilanlara, etiketlere rastlamak mümkün.

Fener sokaklarında geziyoruz

Fener sokaklarında geziyoruz

Sahilden içeriye doğru Fener semtinin yokuşlarında tırmanmaya başlıyoruz. İlk molamız Merdivenli Mektep Sokağı’nda oluyor. Romanya hükümetinin desteği ile 2007 senesinde küçük bir müze açılmış ancak bugün kapalı olan müzeye de ev sahipliği yapan sokak arasında kısa bir çay molası veriyor ve İstanbul Gezginlerinden Klasik Türk müziği aşığı bir arkadaşımızdan avlusunda bulunduğumuz 17. yüzyıl sonlarında inşa edilmiş Kantemir Sarayı’nda yaşananları dinliyoruz.

Türk müziği yazılı olmamasına karşın (yani notası olmadan) yüzyıllar boyunca meşk usulü ile yeni nesillere aktarılarak yaşamış büyük bir kültüre sahip. Türk müziğinin yazılı hale getiren ve ilk nazari çalışmasını yapan Dimitri Kantemir de bu yeteneği ile müzik tarihine ismi altın harflerle yazılmış bir şahsiyettir. Saz eseri, semai ve peşrev gibi eserler O’nun sayesinde bugüne ulaşabilmiştir. Tarih, coğrafya ve ilahiyat alanlarında da çeşitli kitaplar yazmıştır.

Osmanlı yönetim geleneğinde, Boğdan yöneticileri (Voyvodaları) 18.yy’a kadar Boğdan bölgesinin önde gelen ailelerden seçilir ve iktidara gelen Voyvoda’nın bir oğlu da hem eğitim hem de tedbir amaçlı olarak İstanbul’a alınır. Babasının Boğdan Volvodası olması ile 15 yaşındaki Dimitri de İstanbul’a gönderilir ve Enderun’da ve Patrikhane Akademisi’nde oldukça donanımlı bir eğitime tabi tutulur. Arapça ve Kur’an ilmini öğrenir.

Müzik eğitimi alır. Tambur çalar. İstanbul’a gelmeden önce Yunan dili ve edebiyatı hakkında eğitim almış olan Prens 11 dil bilmektedir. Saray çevresinde de herkes tarafından takdir görür ve sosyal çevresini genişletir. 1710’da abisinden ve Eflak prenslerinden sonra  sırası geldiğinde, 37 yaşında iken Boğdan Prensi olarak ülkesine döner.

Entelektüel zenginliğinin yanı sıra başarısız bir siyasi hayatı olan Kantemir iktidarı döneminde Rus Çarı ile anlaşarak Osmanlı-Rus savaşı sırasında da Çar’a destek verir ve savaşı sonunda yenilen tarafın kaderine ortak olmaktan kurtulamaz. Çar ile yaptığı kişisel anlaşması sayesinde kalan ömrünü sürgün olduğu Ukrayna`da Doğu dünyası hakkında Rus Çarına danışmanlık yaparak geçirir.

Osmanlı devlerini anlatan kitapları Osmanlı devletini yıkma hayalleri kuran Rus Çarının ve İngiltere Kraliçesinin kütüphanelerinde yer bulur.

Saray kalıntısının önünden ayrılarak yokuşun başındaki kırmızı tuğlalı Fener Rum Lisesi’nin etrafından dolanarak Fener Rum Patrikhanesi’ne gidiyoruz.

Günümüzde öğrenci sayısı azalmış olsa da eğitime devam eden tarihi lise, MEB mevzuatına uygun olarak karma eğitim veriyor.

Dr. Sadık Ahmet Caddesi’nin sonunda bizi Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin “Kin Kapısı” olarak da bilinen ortadaki ana kapısı karşılıyor. Girişler için ise sadece soldaki kapı kullanılmakta. Avluda solda kalan yapılar vaftiz sonrası vücuda sürülen kutsal yağın (Ayio Miro) yapıldığı yapılardır. Bu kutsal yağ 4-5 senede bir törenlerle yapılarak Patrikhane tarafından dünyanın bütün Ortodoks Kiliseleri’ne birliği temsilen gönderilir. Üzerinde üç tane haç bulunan, ortadaki kapı 1821 yılından bugüne kullanılmamaktadır. Osmanlı döneminde çıkan bir isyan sonrası Patrik ve iki metropolit idam edilir ve hikâyeye göre Rumlar tekrar İstanbul’un hakimiyetini kazanana dek kapalı kalacaktır.

Fener Rum Patrikhanesi

Fener Rum Patrikhanesi

Caddeye ismi verilen aslen Gümülcineli bir tıp doktoru olan Sadık bey, hayatı boyunca Batı Trakya Türklerinin hakları için mücadele etmiş, çeşitli hapis cezalarına mahkûm edilmiş, bağımsız milletvekili olarak siyaset yapmış ve Lozan Barış Anlaşmasının yıldönümünde şüpheli bir trafik kazası ile hayatını kaybetmiş (1995).

Çeşitli siyasi ve itikadi nedenlerle 1054 senesinde Katolik (Roma – Latin) kilisesi ile Ortodoks (İstanbul – Rum) kiliseleri birbirlerini karşılıklı aforoz etmişken 1967 senesinde Papa ve Patrik arasında karşılıklı ziyaretler ve görüşmeler ile bu anlaşmazlığa son verilmiştir.

Patrikhane’deki Aya Yorgi kilisesini saat 16:30’a kadar ziyaret edebilirsiniz. Biz de Pazar ayininin son dakikalarına yetişiyoruz. Sessizce salonun yan koridoruna geçip ayinin bitmesini izliyoruz. Gün içinde gezdiğimiz diğer Ortodoks kiliselerinde de öğrendiğimiz özellikleri gözlemliyoruz. İkonaları ile diğer mezheplerin kiliselerinden farklılaşan Ortodoks kiliselerindeki ikona dizim düzeni sabit. Şöyle ki, birinci sağda Hz. İsa, onun sağında Hz. Yahya, birinci sol da Meryem Ana ve ikinci solda kilisenin adandığı kişinin ikonası yer alıyor.

* Kaynak olarak İstanbul Gezgini Mehmet’in araştırıp düzenlediği notlardan yararlandım. Kendisine tekrar teşekkür ederim (Notların hazırlanmasında Ahmet Faik Özbilge’nin ‘Fener – Balat – Ayvansaray’; Haldun Hürel’in ‘İstanbul’u Geziyorum Gözlerim Açık’ isimli kitapları ile Tarih Vakfı’nın İstanbul Ansiklopedisi’nden faydalanılmıştır).

Fener Rum Patrikhanesi

Fener Rum Patrikhanesi

23.12.2012