Karlı bir Pazar sabahına İstanbul Gezginleri ile birlikte, göğün grisini yansıtan denizin hemen kenarında, Dolmabahçe iskelesindeki kafede başlıyoruz. İlk durağımız Dolmabahçe Sarayı. Görevli rehberler eşliğinde yarım saatte bir düzenlenen turlar ile gezilebilen görkemli Saray beni bir kez daha büyülüyor.

Dolmabahçe Sarayı’nı gezerken salonları, odaları, banyoları görüyor ve rehberin anlattıklarına göre hayaller kurabilirsiniz. Bu salonda hanım sultanlar yemek yemiş, bu salonda Padişahlar ziyaretçilerini ağırlamışlar diye düşünebilirsiniz ama gerçekten o devirlere dokunmak, yaşanmışlıkları bir parça algılayabilmek için bence günlük kullanım eşyalarını da görmek gerekiyor.

Dolmabahçe Sarayı

Dolmabahçe Sarayı

Dolmabahçe Sarayı’nın ihtişamını arkamızda bırakıp Beşiktaş meydana doğru yürürken bir yandan trafik karmaşası bir yandan korna sesleri derken bir an önce günlük hayata geri dönmek istemezsiniz Saray Koleksiyonları Müzesi’ni de gezmenizi öneririm! 

Saray kompleksi içinde esasen saray mutfakları olarak kullanılmış bu bina (Matbah-ı Âmire) 2006 yılında restore edilerek başta Dolmabahçe sarayı olmak üzere 19. yüzyıl Osmanlı saraylarında gündelik hayatta kullanılmış, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yetmiş yılına tanıklık etmiş ancak saraylarda sergilenemeyecek eşyaların gün ışığına çıkarılması ve bir arada toplanması ve gün ışığına çıkarılarak modern bir depo-müzede sergilenmesi fikri ile müzeye dönüştürülmüş.

Dolmabahçe Sarayı girişinde aldığınız bilet aynı gün içinde bu müzede de geçerli. Ancak indirimli bilet almışsanız 2 TL fark ödemeniz gerekiyor.

Müzenin temasına konu olan son yetmiş yıl Sultan Abdülmecid döneminden başlayarak müteakip altı padişahın (Abdülaziz, 5. Murat, 2. Abdülhamid, 5. Mehmet Reşat, Vahideddin ve Halife Abdülmecid Efendi) dönemlerini kapsıyor. Cumhuriyet döneminden de Dolmabahçe Sarayında konaklamış M. Kemal Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye ait birkaç eşya sergileniyor. Daimi müzede sergilenen yaklaşık 5 bin eşya yaklaşık 43 bin eşya arasından ancak sembolik olarak seçilebilenler. Depo bölümünde kalan çoğunluk eşyalar ise modern tekniklerle korunmakla birlikte ancak özel izin ile uzmanların ve araştırmacıların incelemesine açık tutuluyor.

Üzerlerine sultanların, padişahların kokusu sinmiş ve müzede sergilenen gündelik eşyalar arasında, saraylı küçük hanım ve beylerin bebeklik kundaklarından başlayarak yaş yaş kıyafetleri, el işi oyalar, yazmalar, kırlent takımları, yemek örtüleri, porselen kahve takımları, padişah adına mühürlenmiş kristal sürahiler, bardaklar, tabaklar, gümüş ve altın kaplama yemek takımları, tencereler, çocukların boya kalemleri, resim defterleri, tuvaller, fırçalar, nota defterleri, müzik enstrümanları, padişahlar tarafından kullanılmış yazı takımları, mühürler, daktilolar, telefonlar, kitabet gereçleri, Meclis-i Mebusan ve ilk TBMM’de kullanılmış yazı takımı örnekleri, ilaç sandığı ve ilaçlar, romatizma şok cihazı, dişçi ünitesi, padişahlara ait gümüş tıraş takımları, valide sultanlara ait temizlik ve bakım gereçleri, el yazması Kur’ân-ı Kerim’ler, feraşet çantaları, işlemeli seccade ve örtüler, mutfak araç ve gereçleri, Hereke halıları, Yıldız porselen ürünleri, saatler, çini sobalar ve şamdanlar sayılabilir.

Dolmabahçe Sarayı Hazine Kapısı

Dolmabahçe Sarayı Hazine Kapısı

Bu kadar kişisel eşya arasında özellikle oyuncaklar ilgimi çekiyor. Müzedeki en geniş vitrinlerden birisi “eğitim ve oyun gereçleri koleksiyonu” olarak ayrılmış. Sunay Akın’ın kurduğu oyuncak müzesini henüz gezmedim ama televizyonda dinlediğim sohbetlerinde anlattığı gibi bizler oyuncaklarımız ile büyüyoruz. El becerilerimizi ve hayal gücümüzü yani geleceğimizi henüz derdimizi bile anlatıp kimseyi ikna edemezken elimize tutuşturuluveren oyuncaklarımıza borçluyuz. Nerede ise akla gelen her olay, eşya için bir müze açmış Hollandalıların Amsterdam `daki ulusal sanat galerisi Rijksmuseumda gezerken kocaman bir salonda en çok ilgiyi toplayan oyuncak bir ev olunca annelerimizin, ananelerimizin oyun arkadaşları daha da ilgimi çekmeye başladı.

Saray Koleksiyonları Müzesi’nde çoğunlukla son Halife Abdülmecid Efendi’nin kızı Dürrüşehvar Sultan’ın 10 yaşına kadar (ailesi ile sürgüne gönderilmeden önce) oynadığı oyuncakları, kitaplarını ve el işi ürünleri sergileniyor. Oyuncaklar arasında bebek, araba, bebek elbiseleri, oyuncak fil, mutfak gereçleri, dama, domino ve puzzle aklımda kalanlar. Günümüzün logolarına benzer üzerinde “Anker taş yapı seti” yazan bir oyuncağın açıklamasında “geometrik şekilerin çocuk zihin gelişimi için önemli anlaşılınca ilk 1840 da üretilmiş, 1880’de Alman Friesrich Richter Richter Anker Yapı Seti firması adı ile üretime başlamıştır” yazıyor.

Devrin tüm Avrupalı ve Rus saraylarında “ Türk halısı” olarak büyük bir değer görmüş. Örneğin, Siena’da Palio yarışlarından birkaç gün önce yapılan provalarda Piaza del Campo meydanına bakan pencerelerden sarkıtılmış tanıdık desenli halıları gördüğümde şaşırmıştım. Sonrasında televizyonda izlediğim bir programda konuk konuşmacı Sanat tarihi profesörü Nurhan Atasoy’u dinlerken öğrendim ki özellikle İtalyanlar için özel ve önemli günlerde, düğünlerde, resmi törenlerde pencerelere, balkonlara halı asmak zenginlik göstergesi anlamına gelen eski ve önemli bir gelenek imiş ve bu halılar genellikle Türk halısı olurmuş. Profesörün “Osmanlı Kültürünün Avrupa’daki Yansımaları:1453-1699″ kitabında farklı saraylardan fotoğraflara yer verilmiş. Bahsettiğim program videosunun özellikle 1:40. dakikadan sonrasını izlemenizi öneririm.

Hereke halısı dokumacılığı ve Sultan 2. Abdülhamid döneminde Yıldız Sarayı dış bahçesinde kurulmuş fabrikada zirveye ulaşmış porselen üretimi ayrıca incelenmesi gereken alanlar.

Abdülmecid döneminde kurulan “Hereke Fabrika-i Hümayunu” 1845’de saraylara döşemelik ve perdelik kumaş üreterek faaliyete başlar. 1850’de Fransa’dan getirilen tezgâhlarda ipek kumaş üretimi başlar. 1891’de yüz adet yeni tezgâh getirtilir ve halı dokumacılığına başlanır. Fabrika 1938’de Sümerbank’a bağlanır. Günümüzde Milli Saraylar çatısı altında müzelerin ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde üretim de yapan fabrika müze statüsü kazanır. Gezimiz sırasında sohbet ettiğimiz görevli, fabrikanın valiliğe bağlanmasının gündemde olduğunu ve restorasyon nedeni ile ziyarete kapalı olduğundan bahsediyor.

İstanbul’da çinicilik 18. yy basından Galata’da, Balat’da ve Beykoz’da çalışan küçük atölyelerde başlamış olsa da batı tekniği ile İstanbul’da ilk porselen fabrikası 1845’de Beykoz’da kurulur. Sultan 2. Abdülhamit döneminde, Türk çini sanatını canlandırmak, yeni bir yön ve hız vermek amacıyla 1891 yılında Yıldız Sarayı bahçesinde Saray himayesinde Yıldız Çini Fabrika-i Hümâyûnu kurulur. Burada, saray dekorasyonunda kullanılmış ve armağan olarak yabancı hanedanlara sunulan çiniler, porselenler üretilir.

Yıldız Çini Fabrika-i Hümâyûnu’ndaki üretim, 1909 yılında, Sultanın tahtan indirilmesiyle durdurularak ve fabrika Müze-i Hümâyûn Müdürlüğü’ne bağlanır. Fabrikanın yeniden üretime geçmesi için müze müdürü olan Osman Hamdi Bey girişimlerde bulunmuş olsa da üretim ancak 1911’de yeniden başlar.

Özellikle, 1. Dünya Savaşı’nda ülkenin gereksinim duyduğu ve örnekleri müzede de sergilenen telefon ve telgraf izolatörleri için porselen fincanların üretimi önemlidir.

Günümüzde Milli Saraylar’a bağlı olan müze-fabrika bir yandan modern yöntemlerle porselen eşya üretirken öte yandan geçmişi günümüze taşıyan projeler için replikalar üretmektedir.

Dolmabahçe Sarayı Hazine Kapısı

Dolmabahçe Sarayı Hazine Kapısı

Kaynağını hatırlayamıyorum ama aklımda kaldığı kadarı ile Osmanlı sultanları içinde sadece Sultan 2. Abdülhamid (1876-1909) döneminde kullanılmış mutfak servis eşyalarının yaldız süslemelerine Osmanlı arması ve 2. Abdülhamit’i simgeleyen Latince baş harfleri A.H. harfleri işlenmiş. British Museum’da gezerken de çağdaşı İngiliz Kraliçe Victoria adına işlenmiş kadehler dikkatimi çekmişti.

Öte yandan, 2. Mahmut’un eşi, Abdülaziz’in annesi olan Pertevniyal Valide Sultan adına işlenmiş olan ayaklı şamdanları ve fenerleri de müzede görmek mümkün.

İçeride fotoğraf çekimine izin verilmiyor ama Milli Saraylar koleksiyonunda bulunan bazı eserler ile ilgili detaylı bilgilere internet sayfasından ulaşabilirsiniz.

Vitrinlerin altındaki numaralandırılmış açıklamalardan aldığım kısa notlar ise şöyle:

– Tanzimattan 2. Meşrutiyet dönemine kadar 4 sarayda eczane (eczane-i hümayun) kuruluyor (Topkapı, Dolmabahçe, Beylerbeyi ve Yıldız sarayları). İslam geleneğinde güzel kokmak ve güzel kokular sürmek sünnet olduğu için 1840 sonrasında Avrupa’dan saraya alkol içerikli parfüm ve kolonyalar da getirtilmiş.

– Dolmabahçe Sarayı’nın harem bölümünde doktorun çalışması için bir oda ve dişçi koltuğu tahsis edilmiş. Doktor, belirli günlerde odaya gelerek saray ahalisinin tedavilerini yapıyor.

– Alaturka şekilde yerde oturarak sinide yemek yerine Avrupa usulü masada oturarak yemek yiyen ilk padişah 2. Mahmut. 1856’da saray inşası bitimi ve Kırım zaferi şerefine sarayda verilen yemekte hem alaturka hem de alafranga sofralar kurulmuş.

– 2. Abdülhamid tarafından siparişi verilen ve Dolmabahçe sarayı için Karlsbad (Karlovy Vary)’da üretilen “krallara özel” Moser camlarından özel bir sofra takımı da müzede görülebilir. Royal 9000 serisi bu parçalar üzerinde Osmanlı arması ve padişahın amblemi bulunuyor.

Ocak 2013