Şimdilerde anılarımızda kalmış bir oyunda “aç kapıyı bezirgân başı” diye seslenen sekiz-on çocuk, sıra ile ebe seçilmiş iki “bezirgân başı”nın köprü gibi tuttuğu kolları altından geçiyorlar.

Oyunun talepkarı Bezirganbaşı, Harem‘i yöneten Kızlar Ağası’na (Dârüssaade Ağası) bağlı ve Hanedan hareminde kullanılan tekstil ürünlerini, kumaşları satın almak ve korumak ile görevli kişi imiş.

Sıraya girmiş bu küçük “bezirgân”lar ise esasen eski zamanlarda uzak bölgelerden gelen tüccarlar imiş ve bu tüccarlar dinlenmek, hayvanlarını dinlendirmek, konaklamak, mallarını saklamak ve satmak için hanlarda duraklarlarmış. Gece olunca soyguna karşı kapanan kalın ve yüksek kapılar ancak gün ışırken açılırmış. 

Bu hanları, Selçuklulardan günümüze, ıssız güzergâhlar üzerinde veya ulaşılan kentin sosyo-ekonomik yapısına da uygun şekilde kent içinde inşa edilmiş olarak, Anadolu’da ve Trakya’da ticaretin geliştiği Bursa, Edirne, Mardin ve Tire gibi pek çok yörede görmek mümkündür.

Klasik Selçuklu mimarisinde tek avlulu ve avluya bitişik bir ahırdan oluşan han mimarisi İstanbul’un fetihten sonra yapılan hanlarda ikinci bir avlu, ahırlar için bodrum katı ve bir mescit ile zenginleşir. 17. yüzyıl yapılarında çoğu zaman bir 3. avlu eklenmişken 18. yüzyılda artan talebi karşılayacak şekilde 3 katlı mimariler dikkat çeker. Bunlar daha çok misafir hanlarıdır. 19. yüzyılda ise değişen sosyal ve ticari hayatın taleplerini karşılayacak şekilde, özellikle Beyoğlu ve Galata bölgesinde rastladığımız pasajlar inşa edilmeye başlanır.

İstanbul’da Sur içinde, Galata’da, Beyoğlu’nda saysak belki yüz belki beş yüz han varsa bunların yarısı Eminönü’nde Tahtakale – Mahmutpaşa – Mercan semtleri arasında kalan, halen atölye tipi üretimin ve toptan ticaretin yaşadığı bir iş merkezi olan “hanlar bölgesi”nde yer alır. Sıcak bir Cumartesi ikindisinde, aynı bölgede yabancı turistlerin de gözde duraklarından olan iki büyük hanı fotoğraflamak için buluşuyoruz.

İki revaklı avlusu ve eğimli zemininden kaynaklı kot farkını da dikkate alarak inşa edilmiş üç katlı yapısı ile oldukça büyük olan Büyük Yeni Han 3. Mustafa tarafından 18. yüzyılda yaptırılmış. Çakmakçılar yokuşundaki ana kapısından içeri giriyoruz. Yatışmış ikindi güneşinin de etkisi ile içerisi sarı tonlarda renklenen geniş ve uzun koridorlar, bana Bologna‘nın galerili sokaklarını hatırlatıyor.

Büyük Yeni Han

Büyük Yeni Han

Büyük Yeni Han, ilk yapıldığı yıllarda sarraf dükkânlarına ev sahipliği yapar. Galata yakasında Bankalar Caddesi’ndeki hanların yapılmasından sonra sarraflar buradan ayrılırlar. 1. Dünya Savaşından sonraki işgal yıllarında ise bir müddet işgal kuvvetlerinin karargâhı olarak da kullanılır.

Günümüzde, handa çok sayıda el işi atölyesi bulunuyor. Üç taraftan yuvarlak kemerli revaklarla çevrili zeminde ve iki katında toplam 115 odası, sokağa dönük etrafında ise 40 adet dükkânı bulunuyor. Çoğunluğu gümüş işçiliği üzerine çalışan bu ustalar ile sohbet etmek ve onları fotoğraflayarak yeni hayatlarla, farklı bir İstanbul ile tanışmak için veya farklı ışık uygulamaları için model ile veya mimari çekimler için burası uygun bir mekân olabilir.

Büyük Yeni Han

Büyük Yeni Han

İkinci durağımız Büyük Valide Han oluyor. Kösem Mahpeyker Valide Sultan (1. Ahmet’in eşi, 4. Murat ve Sultan İbrahim’in anneleri) tarafından Üsküdar’daki Çinili Camiinin vakfiyesi olarak inşa ettirilmiş bu şehir hanı, iki avlusunda kimi zaman mesken, iş yerleri, atölyeler ve ahırlar olarak kullanılmış, toplam 153, üçüncü avlusunda 57 odası ile üç avlulu inşa edilmiş ilk handır.

Büyük Yeni Han gibi revaklı değil, kapalı ve biz gezerken ancak gün ışığı ile zar zor aydınlanan karanlık, izbe bir görüntüsü var. Hanın koridorlarında gezerken rastlayacağınız Mehdi amca hanın bekçisidir ve sizi kapalı bir kapıdan yukarı çıkardığında göreceğiniz manzaraya hayran kalacaksınız. Daha önceki gelişimde çatıdaki büyük kafeste güvercin besleyen kuşçularla da sohbet etmiş ve gün batımında yuvalarına dönen taklacı güvercinlerin gösterisine de şahit olmuştuk ama bu sefer ancak manzara ile yetiniyoruz. Daha önce çatıdan düşmüşlere eklenmek istemezseniz, Mehdi amcanın uyarılarını dikkate almak ve özellikle kubbelerin üstünde ve kenarlarda dikkatli olmak şart!

1926’da çöken sahil tarafındaki üçüncü bölümün (“Sagir -küçük- han” olarak da adlandırılır) avlusunda Bizans döneminden kalmış bir kule (Eirene kulesi) ve hanın kalıntıları üzerine inşa edildiği Cerrah Mehmet Paşa Sarayı’nın günümüze gelmiş bir kulesi (Cihannüma kulesi) yer alır. Atölyelerden de geçiş olan veya avludan merdivenle çıkılan bu kuleden şahane bir Boğaz manzarası seyredilebilirsiniz.

Yeni Valide Han'ın çatısından Haliç ve Boğaziçi manzarası

Yeni Valide Han’ın çatısından Haliç ve Boğaziçi manzarası

Bu küçük avluda yine Sultan’ın yaptırdığı bir de cami ve 18.-19. yy’da handa konaklayan İranlı tüccarların kullandığı ve Şiiler yılda bir kez toplanıp yas tuttuğu bir mescit bulunur.

Hikayeye göre, devrinin önemli ve güçlü bir siyasi karakteri olan Kösem Sultan, torunu 4. Mehmet tahtta iken, gelini Turhan sultan (4. Murat’ın eşi, 4. Mehmet’in annesi, yeni Valide Sultan) tarafından boğdurtulur ve bu hanın bir odasında/veya Bizans yapısı Eirene Kulesinde sakladığı büyük serveti de yağmalanır.

Kösem Sultan’ın ölümünden sonra hanın büyük kısmı Osmanlı hazinesine kalır ve Cumhuriyet döneminde de bir kısım odalar Vakıflar Başmüdürlüğü’ne devredilir.

Yüzyıl başında İstanbul’a gelen İranlıların ilk ikametgâhlarından olan han, 1931’de ikametgah olarak kullanılamayacağına karar verilerek Valilik tarafından boşaltılır.

Günümüzde hanın zemin katında tekstil ürünleri satan dükkanlar ve çoğunluğu boş ve terkedilmiş olan üst katındaki odalar da ise metal, özellikle gümüş ve tekstil atölyeleri yer alıyor.

1940’lı yıllarda odaların bir kısmının satılması ve veraset yoluyla elden ele geçmesi nedeniyle bugün hanın yüzden fazla hissedarı olmuştur. Diğer yandan, 1951 itibari ile koruma kurullarının gözetimine alınan Yeni Valide Han 1982’de tarihi miras olarak kabul edilir. 

2009’da Büyük Valide Han ile ilgili olarak, Tübitak tarafından da desteklenmiş ve YTÜ’den akademisyenlerin liderliğinde yayınlanmış olan “Büyük Valide Han: Kültürel ve Toplumsal Belleği İnceleme, Dokümantasyon ve Yazılım Projesi”nin internet sayfasından çeşitli detaylara ulaşabilirsiniz. 

Şehrin en güzel yerindeki tarihi ve mimari zenginliğin bu yoksun hali beni üzüyor. Özellikle 20. yüzyılda artan gereksinimlerle, iç ve dış mekanları bölünmüş, eklemelere tabi tutulmuş ve değişime uğramış olsa da bugüne kadar bir kapsamlı bir restorasyon geçirmemiş olması da büyük bir kayıp!

Özellikle İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olduğu dönemde, bazı hanlar için restorasyon sonrası butik otel olarak hayata geri kazandırılmaları ile ilgili projeler konuşulduğunu da duymuştum ama güncel haberleri bilmiyorum.

Süleymaniye Camii avlusundan Boğaziçi manzarası

Süleymaniye Camii avlusundan Boğaziçi manzarası

Dükkanlar arasından geçerek Mercan rampalarında tırmanıyor ve çoğunluğu turistik hediyelikler satan dükkanların önünden geçip restorasyonu yakın zamanda tamamlanmış Süleymaniye Camii’nin arka avlusundan Galata manzarasını seyrederek soluklanıyoruz.  Bu sırada, bir kaç saat önce ilk dumanlarını farkettiğimiz oyuncak depolarının olduğu bir handa çıkan yangını söndürme çabaları maalesef halen devam ediyor.

Geniş bahçe ve avlu adeta gençler ve turistler için bir buluşma noktası olmuş. Sıcağın da etkisi ile her yer kalabalık. Avlunun ön kapısından Süleymaniye’nin önüne çıkıyor ve Mimar Sinan’ın kabrinin önünden geçerek tekrar sahile doğru yöneliyoruz.

Kanuni Sultan Süleyman’ın veziri Rüstem Paşa’nın adını taşıyan ve çinileri ile ünlü Rüstem Paşa Cami, 16. yüzyılda Mimar Sinan tarafından yapılmış önemli bir Osmanlı eseri.

Bu süslü caminin diğer bir özelliği de büyük ustanın deniz kenarında yaptığı ender camilerden birisi olması. Birçok yangın ve depremden sonra defalarca tadilat görmüş olması ile birlikte duvarlarında, sütun ayaklarından kubbe kasnaklarına kadar iç mekanı ve son cemaat alanını İznik çinileri ile kaplı görmek mümkün.

Fazla geniş olmayan caminin alt katında dükkanlar var ve caminin avlusuna merdiven ile çıkılıyor.

Rüstem Paşa Camii

Rüstem Paşa Camii

27.04.2012