Soğuk ve aydınlık bir sonbahar gününde, İstanbul Gezginleri ile beraber İstanbul kokan, tarih kokan, Osmanlı kokan, güzel bir güzergâhta yaklaşık 9 km yürüyoruz.

On sene “İstanbul”da yaşayıp Anadolu yakasını iskeleler dışında bilemezken, kısa süre önce ani bir karar ile yerleşik olarak kıta değiştirmiş bünyemde, bu gezi ayrıca yer ediniyor ki söyleyecek çok sözüm var.

İstanbul’un işgal altında olduğu zamanlarda, Anadolu’daki yerleşimlerden alınan vergiler Üsküdar tepelerinde saklanırmış ve o günlerden bu yana her gün batımında, yüzünü İstanbul’dan Üsküdar’a dönenler altın gibi parlayan tepeleri seyredermiş. Hani, Türk sinemasının klasikleri arasına girmiş “Salak Milyoner” filminde Adile Naşit bir repliğinde “boşuna buraya Altunizade dememişler ya” der, işte o hesap.

Geçmiş zamanlarda, tayinleri karşı kıyılara çıkarılan az biraz kabahatli memurlar kara kara düşündüren, sürgün yeri olarak görülen Üsküdar’ın tarihi, milattan önce yedinci yüzyıla kadar uzanır. Şehrin isminin de Grekçe “tabaklanmış deri” anlamına gelen “Skitos” kelimesinden türediği düşünülmekte. Zira, tabaklanmış deriler o dönemlerde askerlerin kalkanlarını kaplamakta kullanılıyormuş ve imparatorluğun kalkanlı askerleri de bu bölgede konuşlanmaktalarmış.

Üsküdar, askerler için olduğu kadar İstanbullular için de bir uğrak yeri olmuş. İstanbul’dan Anadolu’ya giden tüm seferler, hacılar, surre alayları için ilk durak hep Üsküdar imiş. İkinci durak ise bugün hala “Ayrılık Çeşmesi” diye bildiğimiz durak, Kadıköy.

Bizans topraklarında ilerleyen Orhan Gazi’nin (eşi Nilufer Hatun -Bizanslı Teodora- vesilesi ile de Osmanlı-Bizans ilişkilerinin geliştiği dönemler),  Venediklere yenilen Galatalı Cenevizlilerin kendinden yardım istemesi üzerine destek amacıyla Üsküdar ve Kadıköy boyunca asker bulundurmaya başlaması ile bölgedeki Osmanlı hâkimiyeti de resmiyet kazanır (1352).

Bölgenin Türkleşmesi Orhan Gazi zamanına dayanır iken özellikle Bağlarbaşı civarı, günümüzde de Rum ve Ermeni nüfusun yoğun olarak ikamet ettiği bir semttir. Sokağından geçtiğimiz, İstanbul’un en eski Ermeni kiliselerinden olan Surp Garabed kilisesi, inşa tarihi net olmamakla birlikte 16. yüzyıl ortalarında ayakta olduğu bilinen bir ibadethane. Mihrimah Sultan Camii gibi birçok cami ve kamu binasının inşaatında çalışmak üzere, çoğunlukla Muş’dan ve Van’dan göç etmiş Ermeni işçiler için padişah fermanıyla ahşap, küçük bir mabet olarak yapılmış, defaten atlattığı yangınlar ve tadilatlardan sonra, 1888 yangınının ardından 2. Abdülhamid’in fermanı ile kâgir olarak inşa edilmiş kilise bugün de faal durumda.

18-19. yüzyıllarda Ermeni kültür merkezi olarak değerlenen bölgede İstanbul’un ilk Ermeni mektebi de yer alıyor ve manastırın yanındaki bağ ile Bağlarbaşı Ermeni mezarlığı arasında uzanan bölge Osmanlı döneminde “manastırın bağı” olarak bilinirmiş.

Osmanlı sanatında da önemli bir yeri olan, pek çok kamu binasının ve Dolmabahçe Sarayı gibi önemli eserlerin baş mimarlığını yapmış Balyan ailesi de Bağlarbaşı eşrafından ve aile kabristanı da bölgede yer alıyor.

Osmanlı döneminde, Müslüman halk için de önemli bir merkez olmuş olan Üsküdar, İstanbul (sur içi) dışındaki üç merkez kadılıktan da birisine ev sahipliği yapmış (Eyüp-Haslar kadılığı, Galata ve Üsküdar).

Çinili Camii

Çinili Camii

Bugünkü gezimizin ilk durağı, bölgeye de ismini vermiş Çinili Camii ve Külliyesi. Paralel dar sokaklarda gezerken Külliye’nin camisini, medresesini, sibyan mektebini, sebilini, hamamını ve çeşmesini de halen ayakta görebiliyoruz. Sultan İbrahim döneminde, validesi Kösem Sultan’ın banisi olduğu ve mimar Kasım Ağa’nın yaptığı 1640 tarihli külliyenin iç duvarlarındaki çinileri ve minberin çini külahı alışılmamış örnekler olarak dikkat çekiyor.

Anadolu yakasının en büyük külliyesi olan Valide-i Atik Camii ve Külliyesi, gezi sırasında itiraf eden arkadaşlarımız dâhil çoğu Üsküdarlının dahi bilmediği gizli bir hazine gibi. 1570-79 yıllarında 2. Selim’in eşi ve 3. Murat’ın annesi Nurbanu Sultan tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış Külliye; cami, medrese, tekke, aşevi, tabhane (evsizlerin, yoksulluların bedelsiz barındığı yer), darüşşifa (hastane), kervansaray (ticaret ve konaklama için yapılmış külliye giderlerini karşılamak üzere gelir getirici vakıf), darülkurra (Kur’an okuma yöntemlerini (tecvidi) öğreten medrese bölümü), darülhadis (Osmanlı medrese eğitim sisteminin en üst kademesi, hadis ve sünnetlerin yorumlaması üzerine çalışan, din bilimleri akademisi), sıbyan mektebi (ilkokul) ve hamamdan oluşan oldukça geniş bir yapı. Külliye avlularında ve etrafında gezerken dikkatinden kaçmayacağı üzere Mimar Sinan, sokak nizamını bozmamaya özellikle dikkat etmiş ve örneğin caminin kuzey tarafından kalan medreseyi hem eğime hem de sokağa göre tasarlamıştır. İç avlu tam bir dörtgen olmasa da duvarın dışına çıkıldığında sokak kesintisiz devam ediyor.

Ayazma Camii ve kuş evleri

Ayazma Camii ve kuş evleri

Cami, Mimar Sinan’ın tamamladığı şekilde kalmaz ve sonradan üç kez tadilat geçirir. Yıllar içinde Mimar Sinan’ın denetim görevini kalfalarına devrettiği dönemde, cami vakfının mütevelli başkanı Pir Ali tarafından mimar Davut ağa veya Kurban Nasuh’a camiyi genişletecek ve minareleri de içeri alacak iki kubbenin daha eklettirilmesi ile cami bugünkü halini alır. Hatta rivayet şöyle ki, Kurban Nasuh’un inşaattan çalarak kendi adına cami yaptığı anlaşılır ve idam edilir. Cenazesi Çinili Camii haziresine defnedilir.

2. Mahmut döneminde camiye hünkâr kasrı ve hünkâr mahfili de eklenmiştir.

Külliyenin diğer yapıları yüzyıllar boyunca kışla, hapishane, akıl hastanesi veya tütün atölyesi gibi farklı amaçlarla da kullanılmış. Cumhuriyet tarihine “Toptaşı cezaevi” olarak geçmiş darülhadis, darülkurra ve tabhane binalarının restorasyonu bugün devam ediyor. “Karılar Koğuşu” da burada çekilmiş önemli sinema eserlerinden.

Külliyenin tekkesi ise Cumhuriyetin ilanı ile tekke ve zaviyeler kapanana kadar Halveti tekkesi olarak aktif durumda imiş.

Bugün, caminin içinde ve dışında tüm güvenlik sistemleri otomatize edilmiş, 24 saat uzaktan gözleniyor olsa da bir kaç sene önce yakalanan bir hırsızlık girişiminde, turistik amaçla çekilmiş fotoğraflar ile kameraların kör noktalarını dahi ortaya çıkaracak kadar detaylı bir kroki hazırlandığı tespit edilmiş. Bu nedenle, caydırıcı önlem olarak cami içinde fotoğraf çekimine izin verilmiyor. Cami cemaatinden olan öğretim üyesi bir profesörün beyanına göre, İspanya’da caminin adını taşıyan ve sadece bu külliyeden çalınan el yazmaları, altın varaklı şamdanlar, çiniler, halılar gibi sanat eserlerinin sergilendiği bir sergi/müze varmış. Bugün dış revaktaki son pano hariç tüm çiniler orijinal İznik çinisi ve özellikle kalem işleri, ahşap doğrama, kündekâri tekniği ile yapılmış duvar süslemeleri, sedef kakma işleri ve bugün bile üretilmesi nerede ise imkânsız olan kırmızı-mavi boyalı çini lale desenleri görülmeye değer.

Osmanlı mali sisteminde, savaş ganimetleri vergi kabul ediliyor ve bu pay ile inşa edilmiş Üsküdar bölgesindeki iki caminin, Valide-i Atik ve Kuşkonmaz camilerinin mihrabında sembolik olarak yeşil sancaklar asılı. Sancaklardaki yeşil renk İslamiyet’i, sarı renk fethedilen Mısır eyaletini sembolize ederken ortadaki siyah parça da orijinal Kâbe örtüsü.

Süleymaniye Camii için de anlatılan benzer rivayete göre, inşaat sırasında İtalyanlar şamdanları biz hediye edelim diyor ve Padişah da kabul ediyor. Mermer şamdanlar İtalya’dan gemilere yüklenip geliyor ancak Mimar Sinan bu hediyeyi kabul etmiyor. Sultan, Mimar’ın bir bildiği olmalı deyip camiye geliyor ve nedenini soruyor. Mermer samdanlar caminin önünde kırılıyor ve içlerinden müslümanların önünde secde edeceği düşünülerek yerleştirilmiş Katolik haçları çıkıyor. Bu olay üzerine sacdanlar balina yağından imal ediliyor.

Camideki diğer bir detay da çift müezzin mahfili olması.. Sultan namaza geldiğinde üst kattaki hünkar mahfili de kullanılıyor.

Şakirin Camii

Şakirin Camii

Hızır AS’ın göründüğü rivayet edilen camilerden de birisi olan Valide-i Atik Camisinin dış avlusundaki çay ocağında oturup biraz soluklandıktan sonra günümüz mimarisine uzanıyor ve bir sonraki durağımızda Şakirin Camii’ni ziyaret ediyoruz.

Modern bir tasarıma sahip mabet, geçiş dönemi, klasik dönem veya Barok dönemi camilerden farklı olarak oldukça aydınlık ve ferah bir iklime sahip.

Daha önce, hayır faaliyetleri haberlerinde adını duyduğum Semiha Şakir Vakfı’na ismini vermiş olan Semiha Hanım, İstanbullu bir ailenin kızı olarak 1905’de doğmuş. Babası Çanakkale’de şehit düştükten sonra 18 yaşında Suudi asıllı Lübnanlı bir işadamı ile nişanlanır ve yeni kurulan Cumhuriyet henüz iki yaşında iken evlenerek Lübnan’a taşınır. Osmanlının “hasta adam” olarak nitelendirildiği dönemde çocukluğunu, işgal altındaki imparatorluk bir başkentte gençliğini geçirmiş hanımefendi, memleketini unutmaz ve yıllar içinde ülke genelindeki yoksullara yardımlar göndermeye başlar. Zaman içinde kurulan 57 hayır kurumu vakıf çatısı altında toplanır. Semiha Şakir 93 yaşında İstanbul’da vefat eder ve Karacaahmet mezarlığına gömülür. Cenaze merasimleri sırasında merhumenin varisleri, Karacaahmet Camii’nin yetersiz olduğunu görüp yeni bir cami yaptırmak üzere belediyeden arsa talep ederler ve modern mimari eseri olarak dört senede inşa edilen Şakirin Camii 2009’da ibadete açılır.

Caminin mimarı Hüsrev Tayla, aynı zamanda modern mimari eseri diğer iki önemli caminin, Ankara Kocatepe ve Maltepe camilerinin de mimarı.

Nuh Kuyusu caddesinde, kuyuların yanlarından keşfe devam! Osmanlı dönemindeki kanalizasyon sisteminin önemli bir öğesi olan bu kuyulara “su terazisi” deniyor ve şehre gelen suyun miktarını ölçmek ve şehre su dağıtmak için kullanılıyor.

Bana kalırsa, Valide-i Atik camisindeki sohbetimizde bize eşlik eden ve gelen ziyaretçilerle sohbetlerinde öğrendiği bilgileri bizimle de paylaşan güvenlik görevlisinin anlattığı, Üsküdar’ın dehlizleri hikâyesi o kadar da yanlış değil. Sultanahmet meydanının altındaki sarnıçlar gibi, bir zamanlar buralarda da, bugün üzerinde yürüdüğümüz caddelerin altında da su kanalları olabilir! İstanbul’a beni ziyarete gelen bir arkadaşımın dediği gibi, “insan burada yolunu hiç kaybetmez; tüm yokuşlar denize iner!”

Türkiye’deki en eski Türk Mezarlığı olarak bilinen en büyük mezarlığın etrafından dolanıp isim sahibi Karaca Ahmet’in türbesine ve dergâhına varıyoruz. 14. yüzyıl başı itibari ile bölgeye Müslüman Türklerin yerleşmesi ile bu alan da mezarlık niteliği kazanır.

Karacaahmet mezarlığının büyük kısmı bugün dolmuş ve defne kapatılmış olsa da halen aktif durumda kullanılan bir mezarlık. Çoğu mezar taşı ise kaybolmuş, kırılmış veya çalınmış olmak ile birlikte Bektaşi ağırlıklı bir geçmişi olan mezarlıktaki bilinen en eski taş 1521 tarihli ve Hattat Şeyh Hamdullah’ın kabri başındadır. Mevcut tarihi taşlar genelde 18-19 yüzyıla ait.

Hacı Bektaş tarafından İslam dinini anlatmak ve yaymak üzere, Anadolu’dan Marmara kıyılarına gönderilen Karaca Ahmet, halk arasında çok sevilir ve vefatından sonra defnedildiği mezarlığa da ismi verilir (bu noktada, Üsküdar’a yerleşen ilk grubun askerler olduğu ve Osmanlı Yeniçerilerinin ağırlıklı olarak Bektaşi tarikatına mensup olduğunu hatırlamak gerek!)

Türbesi, Sultan Süleyman’ın Bektaşi eşi Gülfem hatun tarafından ihya edilen Karaca Ahmet’in atı için de bir mezar ve kabrin başındaki sütunlara taş sürterek dilek tutmak gibi bir de adet var. Eğer taş sütuna yapışır kalırsa, tutulan dilekler gerçek oluyormuş!

Karaca Ahmet türbesinin olduğu dergâh binasının alt katında bir aşevi ve kurban kesimhanesi, üst katında da cem evi ve küçük bir sağlık ocağı bulunuyor. Her Pazar günü saat 13-15 arasında düzenlenen “cem”e herkes davetli.

Selimiye Camii

Selimiye Camii

3. Selim tarafından, baş mimar Ahmet Nureddin döneminde yaptırılmış Selimiye Camii’nin (1805) minareleri kalın bulunarak inşasından kısa bir süre sonra inceltilmiş. Lakin yaklaşık yirmi sonra sene çıkan şiddetli bir lodos fırtınasında bu minarelerden biri tamamen diğeri kısmen yıkılınca, tekrar ilk hallerindeki kalınlıklarında inşa edilirler.

Geç Osmanlı dönemine tarihlenen Barok tarzı bu camiye yuvarlak kenarlı merdivenlerle çıkılması ilk göze çarpan detaylardan. Öğle ezanı sonrası başlayan mevlitten şekerlerimizi de alıyor ve Selimiye Camii’nden ayrılıyoruz.

Selimiye Camii

Selimiye Camii

Doğancılar mahallesi, zamanında av yapılan bir bölge imiş. Padişahlar sefere gitmeden önce otağları burada kurulur ve mola verilirmiş. Padişahların doğancıbaşları, doğanları burada uçurup avlanmalarını sağlarlarmış. Bugün yeşil kalmış tek alan olan parkın ise Hazerfan Çelebi’nin Galata Kulesinden uçup Üsküdar’da konduğu nokta olduğu anlatılır.

Sultan 3. Mustafa kısa süren saltanatı döneminde camiler yaptırır ama hiçbiri de kendi adı ile anılmaz. Bunun üzerine der ki; “bir cami yaptırdım su aldı (Üsküdar- Ayazma Camii – 1761), bir cami yaptırdım veli aldı (Aksaray- Laleli Camii – 1764), bir cami yaptırdım ceddim aldı (Fatih – Fatih Camii – depremde yıkıldığı için yeniden yaptırır – 1766)”. 1761’de yaptırdığı diğer bir cami ise resmi olarak 3. Mustafa adını taşısa da halk arasında Kadıköy – İskele Camii olarak biliniyor.

3. Mustafa, Ayazma Camii’ni annesi ve abisi adına yaptırır. Cami daha önce burada bulunan Ayazma Sarayı üzerine inşa edilir ve cami inşasından kısa süre öne bile sarayın iyi durumda olduğu hatta İran Büyükelçisi konutu olarak tahsis edildiği bilinmektedir. Caminin altında Bizanslı Ortodokslar tarafından kutsal kabul edilen su kaynağı (ayazma) bulunuyor.

Külliyeden günümüze sadece cami ayakta kalmıştır ve hem barok mimarisi hem de duvarlarındaki estetik kuş evleri ile görülmeye değerdir.

2. Mahmut döneminde yeniçeri ocağının lağvedilmesi sonrasında, şehirde yeniçerilerine ait (mezar taşlarına kadar) tüm izler silinir. Ayazma Camiinin haziresindeki bir mezar taşı ise kavuğuna bakarak yeniçeri mezarı izlenimi uyandırsa da aslında bir silahtara ait olduğu biliniyor.

Ayazma Camii ve haziresindeki silahtar kabri, mezar taşı

Ayazma Camii ve haziresindeki silahtar kabri, mezar taşı

Rotamızı Ayazma semtinden sahile doğru çeviriyoruz.

Kanuni döneminde Anadolu ve Rumeli beylerbeyliği, 2. Selim ve 3. Murat dönemlerinde vezirlik görevlerini üstlenen Şemsi Ahmet Paşa Osmanlı devlet kademelerinde rüşvet alışkanlığını kazandıran yönetici olarak bilinir ve pek de iyi anılmazmış. Mimar Sinan eseri olan camisi, Salacak sahilinin başında, Şile-Ağva minibüslerinin hareket ettiği sahil kenarında yer alan oldukça küçük bir cami. Rüzgardan dolayı kubbesine kuş konamadığı için halk arasında “Kuşkonmaz Camii” olarak biliniyor. Deniz kenarındaki bu caminin denge taşlarının halen hareket ediyor olduğunu (dönebildiğini) görünce, caminin konumu, zeminin eğimi düşünüldüğünde Mimar Sinan’ın mimari dehasına bir kez daha saygı duyuyorum.

Aslen Bizanslı olan dönme Mehmet Paşa, eğitimini sarayda almış ve Eminönü’deki Mahmutpaşa semtine adını veren Mahmut Paşa’dan sonra sadrazamlığa kadar yükselmiş ancak selefinin kaderinden kaçamamış. Sertliği ve gaddarlığı ile bilinen Paşa, Karaman’ın fethinden sonra özellikle bu halka ettiği eziyetlerin karşılığında idam edilmiş. Hikâyeye göre, seferden bedeninden ayrılmış dönen kellesi önce adını taşıyan caminin önündeki kuyuya atılmış ancak Sultan Fatih’in gördüğü rüya sonrasında kuyudan çıkarılıp cami haziresine defnedilmiş. Rum Mehmet Paşa Camii‘nin inşasında kullanılan taş ve tuğlalardan dolayı dışarıdan bakıldığında kilise gibi görünse de 1471 tarihli bu küçük cami İstanbul’un en eski camilerinden birisidir ve önceki başkentler olan Bursa’dan ve Edirne’den de izler taşır.

Ayazma Camii kubbesi

Ayazma Camii kubbesi

06.10.2013