İstanbul Gezginleri’nin dernek çatısı altında düzenlediği ilk etkinliğinde, Türkiye’nin en eski ve en düzenli müzelerinden birisi olan Askeri Müze’yi geziyoruz.

İstanbul Harbiye semtine de adını vermiş olan  Mekteb-i Harbiye (Kara Harp Akademisi – 1834-1936) binasında yer alan Askeri Müze (ilk adı ile Darü’l-Esliha), Orta Asya Türk devlerinin doğuşundan günümüze uzanan geniş bir perspektif sunuyor.t

Askeri Müze

Askeri Müze

İstanbul’un fethi sonrası inşa edilen Topkapı Sarayı`na komşu kalan Aya Irini Kilisesi de silah deposu olarak kullanılmaya başlanır ve zaman içinde değerini yitirse de 3. Ahmet döneminde restore edilerek kapısına da müze olduğunu gösterir bir kitabe asılır (bu kitabe, bugün Askeri Müzede orijinal kapı olarak sergileniyor).

3. Selim’in tahtan indirilmesi (1807) sonrasında Aya İrini yağmalanır ve 2. Mahmut’un 1826’da yeniçeri ocağını lağv etmesi ile de asıl darbeyi alır. Bu dönemde, yeniçerilere dair mezar taşlarına kadar her şey yok edilmeye çalışılır. Günümüzde yeniçeriler ile ilgili herhangi bir anı veya mezar taşı görmek çok zor. İstanbul’da birkaç eski mezarlıkta görülmüş taşların da kaybolması ile ancak bu müzenin bahçesindeki dip bir köşeye terkedilmiş üzerlerinde fazla detay yazmayan birkaç taş görmek mümkün.

Yeniçerilere dair her şey uğursuz sayılırken Darü’l-Esliha koleksiyonu da değerini yitirir ve Aya Irini kilisesi de “Harbiye ambarı” haline getirilir.

1846’da Yalova’dan dönen Sultan Abdülmecid gördüğü Bizans yazıtlarını da beraberinde getirir ve sergilenmesini teminen Ahmet Fethi Paşa’yı görevlendirir (Üsküdar sırtlarındaki korunun da isim babası, köşkün sahibi olan Paşa). Ahmet Fethi Paşa o dönemde silah deposu olarak kullanılan ve genellikle de artık kullanılmayan ve hatta tarihi eser sayılabilecek silahların depolandığı Aya İrini Kilisesi’nin avlusunu iki bölüme ayırarak bir bölümünde eski askeri malzemeleri (mehteran bölüğünün müzik aletleri de dahil olacak şekilde), diğer bölümünde Yalova’dan getirilen Bizans yazıtlarını sergilemeye başlar. Zamanla, ilk bölüm Mecma-i Esliha-i Atika (Eski Silah Koleksiyonu), ikinci bölüm de Mecma-i Asar-ı Atika (Eski Eserler Koleksiyonu) adını alacak ve bu bölümler sırası ile bugünkü Askeri Müze’nin ve Arkeoloji Müzeleri`nin temellerini oluşturacaktır.

Müze, 2. Abdülhamit döneminde, Ahmet Muhtar Paşa’nın önerisi ve iki Alman mühendisin danışmanlığı ile Yıldız Sarayı’ndaki bir köşkte kurulur ama 2. Abdülhamit olası bir cephaneliğinin kendi sarayına yakınlığı nedeni ile bu konumlandırmayı uygun bulmaz ve eserler Maçka Silahhanesi’ne taşınırken müze de kapatılır.

Meşrutiyetin ilanından sonra (1908) Harbiye Nazırı nezaretinde, Ferik Ahmet Muhtar Paşa  (ferik: bugün kullanılmayan askeri bir rütbe) başkanlığında bir müze tesis komisyonu kurulur ve müze yeniden Aya Irini’de açılır. Müdür olarak atanan Ferik Ahmet Muhtar Paşa, müzeyi modern bir anlayışla yönetir aylık ödeneğin yetersizliği nedeni ile ek kaynaklar ile takviye sağlar. Ziyareti ücretlendirir (Resmi tatil olan Cuma günü giriş, 2,5 kuruş (100 para); diğer günler 4 kuruş), 40 paraya atış talimi yaptırılır veya 1 kuruşa çalışan bir org ile ziyaretçilerin müzik kutusu çalıştırır gibi marş dinlemesi temin edilir. Ayrıca bu dönemde, Yeniçeri ocağı ile birlikte kaldırılmış (1826) Mehteran Ocağı yeniden kurularak ziyaretçilere konser vermesi sağlanır (1908).

1940 senesinde 2. Dünya Savaşı başlayınca, Aya Irini’deki eserlerin güvenliğinin sağlanabilmesi için Anadolu’nun ortasında korunaklı bir bölgede olan Niğde eyaletine taşınması söz konusu olur. Savaşın bitmesinden sonra 1949’da İstanbul’a geri getirilen eserler Maçka Silahhanesi’ne yerleştirilir.

1860’larda Üsküdar Bağlarbaşılı mimar aile Balyanlar tarafından yapılmış binanın restorasyonu 1993’de tamamlanarak müze ziyarete açılana kadar farklı binalarda sergilenir.

Müze sorumlusu Binbaşı’nın karşılaması ardından, gezi boyunca sivil görevli bir rehber bize eşlik ediyor ve bizi salonlar ile ilgili detaylı olarak bilgilendiriyor. Oldukça geniş binada gezmek için kısa, orta ve uzun olarak üç farklı rota sunuluyor. Uzun rotada yaklaşık dört saat geziyoruz.

Müzeye, çanta gibi büyük eşyalar ile girişe izin verilmiyor. Eşyalarınızı, emanet bölümüne ücretsiz olarak bırakabilirsiniz.

Bugün müzede, koleksiyondaki 20 bin eserden ancak 9 bin tanesi sergilenmekte. Gün içinde en çok dikkatimizi çeken eserler;  Orhan Bey’in (1362) miğferi, 1. Kosova Savaşı’ndaki (1389) sancak, Mohaç Meydan Savaşı’nda kullanılan tos (davul), Haliç’e gerilen zincirin büyük kısmı (bir bölümü de Arkeoloji müzesinde) ve orijinal padişah çadırları (Otağ-ı Hümayun) oluyor.

Müzenin ilk salonunda Orta Asya’ya uzanıyor ve ilk Türk devletlerinin tarihinden kısaca bahsediyoruz. Hun imparatoru Metehan’ın MÖ 2. yüzyılda kurduğu onluk ordu sisteminin bugünkü modern orduların da temelini oluşturuyor olmasını, askeri dehasını takdir etmemek elde değil. O günlerden bugünlere taşınan savaş taktikleri de şemalar ile duvarlardaki panolarda gösteriliyor.

“Selçuklu Salonu”ndaki tablolar da tarihin mihenk taşları olan önemli savaşlardan sahnelere (Dandanakan: Selçuklular-Gazneliler, Malazgirt: Anadolu’nın kapısını açan savaş ve Haçlı seferlerine karşı kazanılan Miryokefalon Muharebesi) yer verilmiş.

Müze genelindeki üç boyutlu savaş sahneleri ve Selçuklu salonundaki tablolar için Anıtkabir’i yapan ekip çalışmış ve Rus ressamlarına sipariş verilmiş.

“Osmanlı Devleti Kuruluş Dönemi Salonu”ndaki tabloda Türklerin Rumeli’ye geçişi konu alınıyor. Çağdaş Türk resim sanatının gelişmesinde asker ressamların rolü büyük ve müzenin koleksiyonunda bir kısmı oldukça değerli 300’den fazla tablo bulunuyor. Farklı salonları gezerken farklı yüzyıllarda koleksiyona eklenmiş (hediye alınmış veya yabancı ressamlara yaptırılmış) farklı tablolar görmek de mümkün.

İstanbul'un fetih hazırlıkları sırasında Osmanlı ordusu Haliç'e karadan ulaşır (1453)

İstanbul’un fetih hazırlıkları sırasında Osmanlı ordusu Haliç’e karadan ulaşır (1453)

2. Mehmet’in İstanbul’u fethi hazırlıkları sırasında 70 kadar donanma gemisini bir gecede Kasımpaşa’dan yağlı kazıklar üzerinden yürütülerek Ceneviz bölgesinin etrafından Haliç’e indirmesi de müzede sahnelenen diğer bir sahne.

“İstanbul’un Fethi Salonu”nda pek çok unsur tek bir duvara sığdırılmaya çalışıldığı için oldukça dolu bir canlandırma sahnesi görüyoruz. 

İstanbul'un fethi: Çift başlı kartallı Bizans sancağı düşerken surların arkasından yeni bir güneş doğuyor.

İstanbul’un fethi: Çift başlı kartallı Bizans sancağı düşerken surların arkasından yeni bir güneş doğuyor.

Osmanlı ordusunda üç renk sancak taşınır. Askeri müzenin kaynaklarına göre; sırası ile al sancak devleti, ak sancak bağımsızlığı ve yeşil sancak İslamiyet’i temsil eder. Orijinal sancakların da görülebildiği salonda, dünya tarihine de en kısa sürede en ağır yenilgiyle sonuçlanan savaş olarak geçmiş Kanuni dönemindeki Mohaç Meydan Muharebesi (1526) canlandırılıyor.

Mohaç Meydan Muharebesi: Al sancak devleti, ak sancak bağımsızlığı ve yeşil sancak da İslamiyet’i temsil eder.

Mohaç Meydan Muharebesi: Al sancak devleti, ak sancak bağımsızlığı ve yeşil sancak da İslamiyet’i temsil eder.

“Savunma silahları Salonu”nda Avrupalılara ait zırhlar ve parçalarını görüyoruz. Eski tarihli miğferler yekpare ve tamamen yüzü örtecek kadar geniş ve ağır yapıldığı için hareket kabiliyetini engellemişken yıllar içinde daha küçük modeller tasarlanmaya başlanmış.

Avrupalı askerlerin miğferindeki tüyler at kılından yapılıyor ve rütbe işareti olarak anlam taşıyor.

Diğer bir salonda, özel törenlerde veya yeni fethedilen bir şehre girerken üst rütbeli askerlerin giydiği tombak zırhları, at ve deve süslemelerini görüyoruz.  Tombak, Osmanlı’nın geliştirip kullandığı ve bakır gibi madenleri altın ile kaplamak için kullanılan bir yöntem.  Bu yöntem ile kaplanmış zırhlı askerleri gören şehir ahalisi altın zırhlara bürünmüş bir ordu geliyor sanarak daha da etkileniyor. Alaşımı elde etmek için civa kullanılıyor ve civa buharı soluyan ustalar genç yaşta hayatlarını kaybediyorlar. İlk dönem tombak eserler oldukça süslemeli iken zaman içinde süs kullanımı azalıyor.

Surre alaylarında da tombak zırhlar kullanılıyor ve bu alayın başına geçen kişi servetinin büyük çoğunu bu altın kaplama üslere harcamak durumunda kalıyor.

Osmanlı’da silah kayıtları çok dikkatli tutuluyor ve ister düşmandan ele geçirilmiş olsun ister Osmanlı yapımı olsun tüm silahlara iki ok ve bir yay şeklindeki “kayı boyu damgası” vuruluyor. Müze içinde sergilenen ve bahçedeki tüm savaş araçlarında bu damgayı görmek mümkün.

Başka bir salonda, kolçakları (kollar için koruyucu zırh), dizçekleri (dizler için koruyucu sırh) ve arka planda da yapım tekniklerini görüyoruz. Aynı salonda, Otlukbeli savaşında 2. Mehmet ile karşılaşan ve yenilen Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’a ait zırh gömlek de sergilenmekte.

“Atatürk Salonu ve Dershanesi” bölümünde, binada askeri eğitim verilen harp akademisi döneminden bir sınıf canlandırılması yapılmış. Harp okulu üniforması ile Mustafa Kemal ve sınıf arkadaşlarının fotoğraflarını, kitaplarını, Fransız not sistemine göre 45 veya 20 puan üzerinden düzenlenmiş dönem sonu karnesini bu salonda görebilirsiniz.

Harbiye mektebi dönemindeki ders kitapları

Harbiye mektebi dönemindeki ders kitapları

Koridorda sergilenen ahşap top maketi ilgimizi çekiyor. Maket, 1915’de Enver Paşa önderliğinde Beyazıt meydanına, bugünkü İstanbul Üniversitesi o günkü Harbiye Nezareti önüne yerleştirilmiş. Çanakkale savaşında şehit olan askerilerin ailelerine yardım etmek isteyenler, o güne göre yüksek bir meblağ olan 1 kuruş bağış karşılığında satın aldıkları kabaraları (iri başlı, süslü, demir çivi) maket üzerine çakabiliyorlar. İsmini yazanlar, isimlerinin ilk harflerini veya tarihi yazanlar olabiliyor.

Günümüzde daha çok yurt dışından silah alıyor olmak ile birlikte bu firmalar da müzede sergilenmek üzere silahlar gönderebiliyor. Bunları da müzede görmek mümkün.

1913’de Osmanlı Sadrazamı olarak da görev almış Mahmut Şevket Paşa görevi sırasında makam aracı içinde uğradığı bir suikast ile öldürülmesinin öncesinde 31 Mart (13 Nisan 1909)isyanını bastıran Hareket Ordusunun komutanı oluşu ve İstanbul’da aldığı tedbirler ile de tanınıyor. Silahlı saldırıya uğradı aracın sahnelendiği salondaki camekânlarda ayrıca bu esnada kan içinde kalmış kıyafetlerini de görebilirsiniz.

1915 Ermeni olaylarının farklı açılardan değerlendirildiği “Belgelerle Ermeni Sorunu Salonu”nda enteresan tarihi belgeler ve fotoğraflar görmek mümkün.

“Çanakkale Savaşı Salonu”nda Çanakkale Savaşı (1915) ile ilgili izlediğimiz on dakikalık film hem Türkçe hem de İngilizce olarak hazırlanmış. Savaşın hazırlık sürecinden başlayarak tarafların farklı taktiklerini ve uygulamada yaşananları detaylı olarak anlatan film hepimizi derinden etkiliyor.

1.Dünya Savaşı ve müteakiben Kurtuluş Savaşı cephelerinde şehit olan askerlere ait üniformalar, silahlar ve farklı özel eşyalar, farklı orduların sancakları da müzede sergilenmekte.

Cumhuriyet sonrası dönemde, Nato tarafı olarak katıldığımız Kore Savaşı’na (1950 – Nato üyeliği: 1952)  ve Kıbrıs Barış Harekâtı’na (1974) dair anıları da müzenin ilgili salonlarında ziyaret etmek mümkün.

Gezimizin sonunda, öğleden sonra saat 15’de başlayan mehter bölüğü konserine katılarak yaklaşık on farklı marşı dinleme fırsatı da buluyoruz. 

Geniş ve donanımlı müzeyi, rehberimiz eşliğinde bir güne sıkıştırıp gezerken onca yüzyıl içinde “Savaş”dan (Harbiye Nezareti)“Savunma”ya (Milli Savunma Bakanlığı) geçebilmemizde varlarını yoklarını ortaya koymuş tüm vatanseverlerimize, askerlerimize, fikir adamlarımıza, şehitlerimize ve ulu önderimize Allah rahmet eylesin…

1900 senesi Osmanlı Devleti Askeri Okulları öğrencilerinin derslerine ait sınav sonuçlarına göre belirlenen derecelerini gösterir defterden bir sayfa: Piyade 2. sınıf öğrencileri

1900 senesi Osmanlı Devleti Askeri Okulları öğrencilerinin derslerine ait sınav sonuçlarına göre belirlenen derecelerini gösterir defterden bir sayfa: Piyade 2. sınıf öğrencileri

3 Kasım 2013