Harem dairelerinde yaklaşık bir saatte hızlı bir tur atıyor, yüksek yüksek kapıların altından geçiyor ve Topkapı Sarayı’nın avlularında gezmeye devam ediyoruz.

Tarihi İstanbul’un en yüksek tepesinde, Bizans Akropolü’nün (1) mermer kalıntılarının da karıştığı harç ile döşenmiş taş yoldan ilerliyor ve Bab-üs Saade kapısının (3. kapı) önüne geliyoruz. Bu kapı sarayın idari merkezine yani Enderun avlusuna açılıyor. Cülus (tahta çıkma) töreni, bayramlaşma gibi merasimler sırasında padişah tahtı bu kapının önüne, revakın altına çıkarılıyor ve mevki makama göre etrafına sıralanan devlet görevlileri sıra ile padişah ile bayramlaşıyor yani elbisesinin eteğini öpüyorlar.

Cülus törenleri, monarşik düzende ayrı bir önem taşıyor. Otoritenin tek bir gün bile boş bırakılamayacağı böyle bir yönetim tarzında, büyük ihtimalle yeni Sultanın babası, amcası veya abisi ölüm gününde tahta çıkması gerekiyor. Vefat haberinin gelmesi üzerine Has Odada vezir ve şeyhülislam yeni Sultan’a biat ederler (iç biat). Bunun üzerine yeni sultan iki rekât namaz kılar ve Divan meydanında önceki padişahın cenaze namazı kılınır. Defin işlemi sonrasında da tüm devlet erkânının katıldığı bir tören ile yeni sultan tahta çıkar. Aynı gün hem defin hem de kutlamalar yapılır. Eski Sultan’ın ailesi eski saraya gönderilirken yeni Sultan’ın ailesi valide alayı ile eski Saray’dan buraya getirilir ve Harem’e alınır. Yani bu revakın altı bir Padişah için hem göreve başladığı hem de noktaladığı yer!

Bab-us Saade kapısı

Bab-us Saade kapısı

Bir anlamda, gündelik hayat ile memleket meselelerinin yönetildiği idari bölümü birbirinden ayıran Bab-üs Saade kapısından girdiğimiz Saray’ın en korunaklı avlusunda bizi Arz Odası karşılıyor. Arz odasının önünde, etrafı kırmızı şerit ile çevrili bir taş dikkatimizi çekiyor. Cülus töreninde, sefere çıkılacağı veya hararetin yüksek olduğu isyan dönemlerinde Sancak-ı Şerif (Hz Muhammed zamanında kullanıldığına inanılan siyah renkli sancak; 16. yüzyıldan bu yana İstanbul’da muhafaza edilmekte ve bugün Saray’da “Kutsal Emanetler” arasında saklanmakta) tüm halkın tek sancak altında toplanmasını simgeler şekilde buraya dikilirmiş. Sancak kaldırıldığı zamanlarda da dikildiği deliğe hürmeten üstü bu taş ile örtülürmüş.  İlk yapı depremde yıkılınca günümüze Kanuni dönemin yaptırılmış şekilde ulaşan odada divan toplantısı kararların sultana sunuluyor ve elçiler kabul ediliyormuş. Özellikle yabancı elçilerin misafir edildiği odada duvar süslemelerine de oldukça önem verilmişken, saray resmi olarak terkedildikten sonra geçirdiği yangında zarar gören oda estetik kaygıdan görece uzak şekilde restore edilmiş. Padişahın kararlarını onaylamak için oturduğu duvarın karşısında kalan hatta “hikmetin başı Allah korkusudur” yazıyor!

Enderun Avlusu idari yönetim merkezi olduğu gibi öğrencilerin de eğitim gördüğü yer. Küçük yaşta devşirilen çocuklar önce Türke çıkarılıyor yani Türk ailesi yanına veriliyor ve Türkçe öğrenmesi, geleneksel aile eğitimi görmesi isteniyor. Saraya geldiklerinde ise, Acemi Oğlanlar Koğuşuna alınıyor ve Edirne Sarayı’na gönderiliyorlar. İstanbul’a dönüşte, Bab-ü Saadet kapısı yanındaki sınıflarda katıldıkları 1. ve 2. Sınıf eğitimlerinde başarılı olanlar Seferler Koğuşuna kabul ediliyor. 4. Murat zamanında gelenekler dışına çıkılarak, bu öğrenciler sefere çıkarılıyor. Padişahın kıyafetlerinin düzenlenmesi, yıkanması gibi işlerden sorumlular. Bugün Padişah kıyafetleri bu yapıda sergileniyor. Enderun mektebinden mezun olan Ağalar genellikle Harem’deki bir cariye evlendirilip valiliklere ve devlet memurluklarına atanıyor. Böylece saray kültürü ve görgüsü de tüm memlekete yayılıyor.

Padişah köşkü yani İç Hazine, Fatih döneminden kalmış bir yapı. Defaten tadilat görmüş, Topkapı hançeri, altın taht ve devletin hazinesi burada saklanırmış. Hazine buraya sığmadığı zamanlarda ise Yedikule zindanları kullanılırmış. Bir vakitte, Yavuz Sultan Selim demiş ki, “kim ki hazineyi benden fazla doldurur, o vakte kadar benim mührüm ile mühürlensin!” . Bu nedenle de Saray, müzeye çevrilene kadar devlet hazinesi 2. Selim’in mührü ile mühürlenmiş. Bugün bu bölümde, hazine sergisinde yer alan Kaşıkçı Elması, Topkapı Hançeri gibi önemli eserleri görebiliyoruz.   Bugün, Müze Yönetim Ofisi olarak kullanılan koğuşun üst katı zamanında, şeker, baharat, mum gibi döneme göre pahalı olduğu için itina ile saklanan gündelik ürünleri depolamak için kullanılan Kilerli Koğuşu imiş. Alt katında ise, padişah sofrasının hazırlanması, kaldırılması gibi işlerden sorumlu Enderun talebeleri (ağaları) kalırmış.

Silahtar ağa, Padişah’a yakın bir isim ve Padişah’ın silahları, günlük kullanımı için ayrılan para Silahtar Ağa Koğuşunda saklanırmış. Enderun öğrencileri ve Padişah ile birlikte kırk kişi bu avluda konaklarmış ve bu nedenle bu avludaki camiye de Ağalar Cami ismi verilmiş.

Harem (Has Oda)'dan Mermer Sofa'ya açılan pencere ve "hayat"ın başlangıcını sembolize eden çeşme

Harem (Has Oda)’dan Mermer Sofa’ya açılan pencere ve “hayat”ın başlangıcını sembolize eden çeşme

Harem Saray’a taşınmadan önce Padişah Harem`deki Has Oda Dairesinde yaşarmış ve cülus töreni öncesinde, iç biat da burada yapılırmış. Has odalılar olarak bilinen Hanedan üyelerinin konakladığı koğuşlarda bugün Kutsal Emanetler ve Padişah Kıyafetleri sergileri var. Has odanın iki kapısı var; Padişah avluya açılan kapıdan girmeden önce vefat ettiğinde yatırılacağı taşı, arka kapıdan çıktığında ise cenazesinin yıkanacağı yeri görüyor. Böylece, ölümlü bir hayat sürdüğünü aklından çıkar(a)maması gerektiği simgeleniyor.

Kapının önündeki etrafı şerit ile çevrilmiş taş yatağın yanında pirinç ile kapalı bir dibek taşı (kuyu) var. Has oda (Kutsal Emanetler Dairesi) Ramazan ayının 15. gününde temizleniyor ve zemzem suyu ile yıkanıyor. Çıkan tozlar da Kutsal Emanetlerden çıktığı için atılmayıp bu kuyuda biriktirilmesi süregelmiş bir gelenek. Kuyunun hemen arkasında da Saray’ın banisi Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılmış bir güneş saati var. Kutsal emanetler sergisini ve saat sergisini geziyoruz.

Kutsal emanetler sergisinde dört halifenin kılıçlarını, Hz. Davut’un kılıcını, Hz. Musa’nın asasını, Hz. İbrahim’in yemek tenceresini ve Hz. Yahya’nın kemiklerini görebilirsiniz. Dini değeri olan bu eşyaların gerçekten söylenen kişi tarafından kullandığına dair tabi ki bir kanıt bulunmuyor ama yüzyıllardır öyle inanıla gelindiği için bugün halen kutsal addediliyor. Hz. Osman döneminde tekrar yapılmış ve Halifelik alameti olarak Yavuz Sultan Selim tarafından saraya getirilmiş Hz. Muhammed’in mührü de bu sergide görülebilir.

Sofa-i Humayun (Mermer Sofa)'a çıkan merdivenler

Sofa-i Humayun (Mermer Sofa)’a çıkan merdivenler

Merdivenlerden iniyoruz ve 4. avluya geçiyoruz. Mermer sofa (Sofa-ı Humayun), sarayın terası gibi düşünülebilir. Harem eşrafının da etrafına perdeler çekerek ve yerlere minderler sererek özellikle yaz eğlencelerinde tercih ettiği bu avlu Saray da ortak kullanılan nadir mekanlardan. Esasen harem eşrafının kullanımında olan bir avlu olmak ile birlikte 19. yüzyılda açılan geçitler ile bugün Enderun avlusu ile iç içe gezebiliyoruz.

Has odanın arka kapısı bu avluya açılıyor ve hemen önünde de bir çeşme akıyor. Padişah vefat ettiğinde bu çeşmenin etrafı bir perde çekilerek kapatılıyor ve ahşap bir teneşir kurularak cenaze gasl edilerek kefenleniyor. Çeşmeden avlunun ortasındaki havuza giden ince bir kanal var. Mardin’de gezdiğim Zinciriye Medresesi’ni hatırlıyorum. Hikaye aşikar. Musluktan çeşme haznesine düşün su damlası, ana rahmine düşen bebeği temsil ediyor. Kanal boyunca akan su, hayatı ve suyun kanalın sonunda havuza dökülmesi de ölümü simgeliyor. Havuza ulaşan damlalar ebedi hayata kavuşmuş oluyorlar.

Mermer Sofa, havuz ve Bağdat Köşkü

Mermer Sofa, havuz ve Bağdat Köşkü

Avluda üç tane de güzel köşk var. Revan köşkü, Erivan’ın (Ermenistan’ın başkenti) fethinden sonra yapılıyor, aynı Bağdat Köşkü’nün de Bağdat’ın fethinden sonra yapılmış olması gibi.  İki köşkü de 4. Murat yaptırmış. Sünnet Köşkü, şehzadelerin sünnet düğünleri bu köşkte yapılıyormuş. Bir şehzade için sünnet düğünü hayatındaki tek merasim olabileceği için ayrıca önem taşıyor. Hanedan erkekleri için ikinci merasim ihtimali de eğer ki tahta çıkış (cülus) merasimi olabilir. Diğer yandan, Osmanlı hanedanlığında Padişahların eşlerine nikâh kıyması ve düğün yapması yaygın bir gelenek değil. Özellikle siyasi evlilikler dönemi ve Timur’un Ankara Savaşı’nda (1402) esir düşen 1. Beyazıt ve eşine yaptığı kötü muameleden sonra Kanuni-Hürrem çiftine kadar (1531) nikâh kıyılmamış olduğu biliniyor. Sünnet Köşkü’ne isim veren diğer bir uygulama ise, Peygamber zamanından kalma geleneği sürdüren Padişahların vakit namazlarının sünnet rekâtlarını burada kılıp farzı için Ağalar Camii’ne cemaatin yanına gitmeleri imiş. Sünnet köşkü ziyarete kapalı ve iç duvarlarını boydan boya kaplayan Tebriz geleneğine dayanan çinileri ancak kapıdan görebiliyoruz.

Revan Köşkü

Revan Köşkü

Klasik dönem Osmanlı Devletinde pek mümkün olmasa da, 17. yüzyılda Devletin duraklama dönemine bir sadrazamın Saray avlusuna köşk yaptırması mümkün olmuş. Padişah, Mustafa Paşa Köşkü’nün bahçesinde düzenlenen spor müsabakalarını, cirit atma ve güreş yarışmalarını köşkün penceresinden izlermiş. 3. Ahmet zamanında helva sohbetleri ve zaman zaman devlet görüşmeleri de burada yapılmış. Bahçeye inen merdivenlerin başında hekim başının muayenesi yer alıyor. Hastane esasen ilk avluda yer alıyor. Binanın bahçeye bakan duvarının dibinde taş bir taht var. Tahtın kitabesinde,  Sultan 4. Murat’ın 120 zira (parmak ucu ile dirsek ucu arasındaki mesafe) yaklaşık 60-80 metre ahşap lobut attığını anlatıyor.

3. Selim’in ve 2. Mahmut’un öldürülmesi kararının alındığı zamanın Silahtar Ağa Koğuşu, 2.  Mahmut tahta çıktığında yıkılarak mescide çevriliyor. Sofa Mescidi, sarayın en güzel manzaraya sahip yapılarından birisi.

Gençliğinde yaşadığı bu acı olaydan dolayı, 2. Mahmut Saray’da yaşamayı pek tercih etmiyor. Daha ziyade, Beşiktaş Sahil Sarayı’nda veya diğer köşk ve kasırlarda konaklıyor. Sultan Abdülmecid zamanında da Dolmabahçe Sarayı’nın yapılması sonrasında merasimler dışında Topkapı Sarayı pek kullanılmıyor ve bazı bölümleri bakımsız kalıyor. Mecidiye Köşkü, Sultan’ın Saray’a geldiğinde kullanabilmesi ve konaklaması, misafirlerini ağırlayabilmesi için yapılmış bir köşk. Yakın dönem mimarisini yansıtan Mecidiye Köşkü bugün Konyalı Restoran olarak misafirlerini ağırlıyor.  Aya İrini yanındaki Karakol Restoran ve Müze koleksiyonları satış ofisinin yanında ve Harem Dairelerinin girişindeki seyyar kafeler dışında Saray içindeki tek yemek alternatif bu restoran. Üç tarafı deniz ve İstanbul ile çevrili güzel bir panorama eşliğinde mola vermek isteyebilirsiniz.

Terastan Saray’ın gül bahçesine, Gülhane Parkı’na doğru baktığınızda göreceğiniz sütun 3. yüzyıldan kalmış. Romalıların Gotlara karşı aldığı bir zafer sonrası dikilmiş.

Sarayburnu'ndan Boğaziçi ve Gülhane Parkı çay bahçesi

Sarayburnu’ndan Gülhane Parkı çay bahçesi ve boğaziçi manzarası

Dolu dolu bir günün sonunda, asırlarca bir Dünya İmparatorluğu’nun yönetildiği ve yöneticilerinin yaşadığı bir sarayı gezmeye ve bir parça da olsa tanımaya çalıştık. Cumhuriyet’in ilanı sonrası, 1924’de müzeye çevrilmiş olmasına karşın, avlularda veya köşklerde yer alan panolara not düşülmüş birer paragraflık açıklamaların oldukça yetersiz olduğunu düşünüyorum. İstanbul’da yaşadığım on bir sene içinde üçüncü kez dolaştığım ancak ilk kezmiş gibi görebildiğim, bahçelerde ve salonlarda yaşanmışlar hakkında bu kadar detaylı bilgiyi derleyip toplayan ve sınırlı süre içinde hikayeleştirerek anlatabilen İstanbul Gezginleri`ne tekrar çok teşekkür ederim. (1) Akropol tepesi, İstanbul’un ilk kuruluş yeri olarak biliniyor. “Akro” (yüksek), “Polis” (şehir) kelimelerinden türetilmiş akropol kelimesi, yüksek ve savunulması kolay tepeler üzerine inşa edilen kale anlamına geliyor. Bu kale içinde yönetici krallığa ait çeşitli sosyal ve dinsel yapılar yer alıyor.

19.01.2014