Güneşli ve güzel bir Pazar sabahında İstanbul Gezginleri ile beraber, hemen hemen 450 sene Osmanlı İmparatorluğu’na ve hanedana ev sahipliği yapmış Topkapı Sarayındayız.

Saray girişinde, ikinci kapı (Bab-u Selam) önündeki gişelerden bilet veya Müzekart alabilirsiniz  (Topkapı Sarayı idari binalar ve sergiler için giriş bileti: 25 TL, bir yıl boyunca aynı müzeye iki kez giriş izni veren Müzekart 30 TL ve sınırsız giriş hakkı gibi ilave avantajlar da sunan Müzekart+ ise 50 TL.

Ayrıca, Müzekart ve Maximum özellikli kredi kartı arasında bir anlabşma var ve bir ay süre ile kartınızı müze girişlerinde kullanabilirsiniz (Ocak itibari ile hakkınız yeniden başlıyor). Kredi kartı ile girişlerde kimlik kontrolü yapılıyor.Harem Dairesi’nde ve Aya İrini Kilisesi’nde Müzekart geçerli değil. Bilet fiyatları, Harem Dairesi için 15 TL ve Aya İrini Kilisesi için 20 TL. Salı günleri ziyarete kapalı olan müze, kış saatine göre 09:00-16:30 arası kapılarını açıyor. Sergi salonları hariç avlularda ve köşklerde fotoğraf çekimine izin veriliyor.

3. Ahmet çeşmesi ve Ayasofya

3. Ahmet çeşmesi ve Ayasofya

Bizans döneminden kalmış deniz tarafındaki surları ve kara tarafına da Fatih zamanında eklenerek tamamlanmış, yaklaşık dört bin metre boyunca tüm sarayı çevreleyen Sur-u Sultaniye surlarında 8-9 kapı varmış ve bu kapılar ihtiyaca göre zaman zaman açılıp kapatılmış.

Şimdiki Sirkeci Gar’ının olduğu noktada zamanında bir Sahil Sarayı varmış. Ahşap yapı yangınlarda yanmış. Haliç’e açılan en önemli kapı olan “Top Kapısı” ve ardındaki toplar ile gerek Haliç’in korunması maksadı ile gerek ise gemiler veya Sultan kayığı ile Haliç’den geçerken selamlamak üzere atış yapılırmış. Top Kapısı, Dolmabahçe Sarayı’nın resmi saray olarak inşası sonrasında, 19. yüzyıl itibari ile Saray’a da ismini veriyor (ilk ismi, Yeni Saray anlamına gelen; Saray-ı Cedid-i Amire).

Bugünkü Topkapı Sarayı’nın ilk ismi de “Yeni Saray” olduğuna göre, idari işlerin ve ailenin Edirne Sarayı’ndan yeni başkentte taşındığı ve Fatih’in İstanbul’da inşa ettirdiği başka bir ilk ikametgâh olmalı!

İstanbul’dan önceki başkent Edirne’de inşa edilen ilk saray, bugün Selimiye Camii’nin yer aldığı meydana yakın bir bölgede, ikinci saray ise Kırkpınar meydanında, daha sonra cephanelik olarak kullanılan bölgede imiş. Tunca nehri kenarındaki bu saray, İstanbul’un fethi sonrasında önce idari hizmetlerin sonra da harem düzeninin yeni başkente taşınması nedeni ile fazla kullanılmamış. Balkan Savaşları sırasında cephanelik olarak kullanılmış ve Bulgar ordularının ilerlemesini durdurmak ve cephaneyi kaptırmamak için havaya uçurulmuş. Günümüzde, Hıdırellez Kakava şenliklerinin de yapıldığı meydanda,  halen ayakta olan adalet kulesini görmek mümkün. Mutfak bölümü de restore edilerek turizm amaçlı kullanılmaya başlanmış saraydan günümüze ancak minyatürler ulaşmış.

Bu saray fazla kullanılmamış, Fetih sorasında Bizans’ın eski sarayı harabe durumunda ve İstanbul ele geçirilince tahminen ilk önce Tekfur Sarayı kullanılmış ve kısa süre içinde Beyazıt bölgesindeki ilk saray inşa edilmiş. Eski saray genel olarak ahşap bir saray ve günümüze minyatürler dışında hiçbir şey kalmamış.

Fatih, 1472’de Boğaza ve Haliç’e hâkim bir yerde, fethin sembolü olan Ayasofya’ya en yakın konumda Çinili Köşk yaptırıyor. Paralelinde, bir zamanlar Bizans Akropolisi’nin de yer aldığı aynı tepede, Yeni Saray’ın inşası başlatılıyor. Temel yerleşke 1478’de tamamlanmış olsa da Abdülmecid dönemine kadar tadilata ve revizyona devam ediliyor.

Örneğin, Harem bölümü Fatih döneminde sadece bir oda şeklinde iken Kanuni’nin son döneminde tamamen buraya taşınıyor ve teşkilatlı Harem organizasyonu kuruluyor, torunu 3. Murat döneminde ise nihai halini alıyor. Bizans’ın surları ile de örtüştüğü düşünülen Sur-u Sultaniye surlarının, bugün Topkapı Sarayı’nın bahçelerine açılan tek kapısı olan Bab-ı Hümayun (Saltanat kapısı) önünde buluşuyoruz.

Bu kapının ismi ile ilgili çeşitli rivayetler var. Kuvvetli ihtimal, halkı himaye eden devlet ve padişah ile ilgili çoğu tabirde olduğu gibi “himaye” kelimesi kökünden türemiş olması.

Diğer bir rivayete göre ise saltanatın da sembolü olan bu ana giriş kapısına ismini veren, hiç yere inmeyen (hatta yere inmediği için ayakları da olmadığı rivayet edilen) cennet kuşudur.  Efsaneye göre, eski Türklerde ismi “Hümay” olan bu kuşun gölgesi kimin üzerine düşerse kendisine saltanat verilirmiş.

Sözlüğe bakarsak ise Hümayun kelimesi “kutlu” anlamına geliyor.

Bu kapı ilk yapıldığında üzerinde ahşap bir köşk varmış. Uzun dönem, İstanbul’da ölen kimsesizlerin malları, mirasları burada yedi sene bekletilir ve bu sürede bir varis gelip de almaz ise Hazineye devredilirmiş. Muhtemelen Abdülaziz dönemindeki bir yangında tamamen yok olduktan sonra tekrar inşa edilmemiş.

Kapının üzerinde sağdaki yazı “Sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir” ifadesi ile Müslüman ve özellikle İranlı elçilere verilen bir mesaj. Hristiyan elçiler pek de rakip olarak görülmezken Osmanlı Devleti ile İran Devleti arasında İslam bayrağını taşımak konusunda büyük bir rekabet söz konusu.

Tüm insanlara açık bir davet niteliğinde olan soldaki yazıda ise “Sultan, bütün mazlumların koruyucusudur” deniyor. Zira, kapının açıldığı cennet bahçesi tüm halkın ziyaretine açık.

Kapının hemen üstünde, Hiciv suresinden ayetler aynalı yazı (müsenna – sağ-sol ekseninde simetrik) şeklinde yazılmış. Bu ayetlerde cennet bahçeleri tasvir ediliyor ve halk bu kapıdan içeri girmeye teşvik ediliyor. Alttaki kitabede ise 2. Mehmet’e övgüler, sıfatlar sıralanıyor ve inşa süreci anlatılıyor.

Kapsamlı bir girizgâhın ardından cennet bahçesine giriyoruz.

Cennet bahçesinin kapısında silah taşımak uygunsuz olacağı için bu kapıda bekleyen Yeniçeriler silahsız nöbet tutarlarmış. Askerlerin silahları, kalkanları kapının içine dışına asılarak gösterilirmiş. Geçirdiği pek çok yangından sonra kapı üzerindeki süsleri, işlemeleri kaybetmiş ve bugünkü şeklini almış. Kapıdaki tuğra 2. Mahmut’a ait.

Kapının arkasındaki kilit taşının üzerinde ise Sultan Abdülaziz’in tuğrası var. Kapının dışındaki müsenna yazı iç tarafta da, 400 sene sonra yazılmış olması farkı ile aynen görülebilir.

Kapının iç tarafında yazılı dua aynı zamanda mehteranın da okuduğu Gülbank duası ve diyor ki “müminlere müjdele yardım Allah’dandır ve fetih de yakındır, ya Muhammed!”. Sultan sefere giderken çıktığı bu kapıdan dualarla uğurlanıyor.

Piskoposluk Sarayı kalıntıları ve Aya İrini

Piskoposluk Sarayı kalıntıları ve Aya İrini

Bahçede sol tarafta gördüğümüz ilk yapı Aya İrini Kilisesi. Burası Ayasofya’dan bile eski, Pagan dönemine dayanan tarihi, Ekümenik Konsüle (381) ev sahipliği yapmış olması ve Osmanlı döneminde camiye çevrilmemiş tek kilise olması ile ayrı bir öneme sahip. Zamanında da Fatih’in annesi de bu kilisede ibadet ediyormuş. Akustik mimarisi nedeni ile özellikle klasik müzik konserleri için tercih edilen kiliseyi 1973’den bu yana ancak çeşitli organizasyonlar vesilesi ile görmek mümkün iken, 15 Ocak 2014 itibari ile müze olarak da ziyaret edebilirsiniz.

Kilisenin içini değil ama etrafındaki kalıntıları görmek için arka tarafına geçiyoruz. Önceleri, Ayasofya’nın Patrikhane kilisesi olduğu dönemde, hemen yakınındaki Aya İrini’nin yanındaki kalıntıların da  din adamlarının konakladığı binanın (müştemilat) veya Sampson Hastanesi’nin (1) kalıntıları olduğu düşünülüyormuş. Güncel çalışmalar sonrasında, Osmanlı döneminde aslan hane veya odun ambarı olarak da kullanılmış bölümün Piskoposluk Sarayı olduğu anlaşılmış. Zamandan ve hanedanlardan, yönetim şekillerinden bağımsız bir dünya şehrinde yaşamanın değerini anlayabilmek için yakın tarih haberlerine tekrar göz atmak faydalı olabilir.

Aya İrini yapımına Ayasofya ile aynı dönemde başlanmış ancak çok daha önce bitmiş bir ibadethane ve Sur-i Sultaniye’nin örülmesi sonrasında Saray bahçesi içinde kaldığı Osmanlı döneminde Cebehane olarak kullanılıyor (Cebe: silah). Buradaki silahların zaman içinde depolanması ve eski silahların da saklanmış olması ile bugünkü Askeri Müze’nin ve Arkeoloji Müzesi’nin temelleri de atılmış oluyor.

Cennet bahçesi yani Alay meydanı’ndayız. Osmanlı döneminde de bugün de herkes bu bahçede rahatça gezebiliyor.

Ahşap olarak inşa edilmiş ve günümüze ulaşamamış, çoğunu bugün göremediğimiz, Saray’ın bütün idari hizmetini veren tesisler, saray halkına hizmet veren hastane, hasır atölyeleri, kumaş atölyeleri, odun depoları, mescitler esasen sur içinde kalan ve Gülhane Parkı’ndan Alay Köşkü’ne ve Çinili Köşk’e kadar genişleyen bu meydanda imiş.

Bugün bilet gişelerinin yanındaki, çay bahçesi olan alanda Deavi Kasrı varmış. Kâğıt Emini kulesi olarak da bilinen yapıda, Divan toplantısı sonrasında buraya gelen bir divan üyesi (Kubbealtı veziri) halk ile görüşür, şikâyetlerini dinler ve dilekçelerini toplarmış. Yani, ülkenin her yerinden gelen halk doğrudan Divan’a sunulmak üzere dilekçe verebiliyormuş.

Sur boyunca yürümeye devam ettiğimizde çeşitli dönemlere ait çeşme başlarını görüyoruz.

16. yüzyılda kullanılmış Cellat Çeşmesi de (uygulamanın sona erdirilmesinden sonra) 2. Abdülhamit döneminde meydanın bu kenarına taşınmış. Cellatlar birinin kellesini aldıktan sonra ellerini bu çeşmede yıkarlarmış. Alınan kelle de ibreti âlem olsun diye önündeki taşın üzerinde sergilenirmiş (bugün yerleri değiştirilerek duvar dibine getirilmiş).

Anlatılara göre, kellesi alınan kişi Müslüman ve devlet görevinde olan biri ise kellesi bedeni ile sergilenir ve koltuğunun altına konurmuş yani bir vakitler, devlet görevinde olmak “kelle koltukta” bir yaşam düzeni imiş.

Topkapı Sarayı’nın simgesi haline gelmiş, iki kule arasında açılan “Bab-u Selam” kapısının önündeyiz. Bu kapıdan ikinci avluya ancak padişah at üzerinde geçebilir. Devlet görevinde olan divan üyelerinin bile at ile kapıya ne kadar mesafeye kadar at ile gelebileceği bellidir.

1. Mahmut’un orduyu karşılamak için Davutpaşa’daki karargaha şahsen gittiği Belgrad zaferi (1718) dönüşünde huzura çıkan Sadrazam İvaz Mehmet Paşa Bab-u Selam kapısından at üzerinde geçmiş tek istisnadır.

Kapıcıbaşlarının konutları kapının sağında ve solunda yükselen kulelerde yer alıyor. Üst katlar nezarathane olarak veya Padişah ile görüşmek için gelen yabancı elçiler için bekleme odası olarak da kullanılmış. Bu kapıda bekleyen yeniçeriler kılıç kuşanmış olarak nöbet tutuyor. Kapıdan içeri geçtikten itibaren konuşmak ve gürültü yapmak yasaklanıyor.

Kapının altından geçerken tavanda ve duvarlarda çok güzel işlemeler var. Çarkıfelek olarak da bilinen bu işlemeler sonsuzluğu simgeliyor.

Divan meydanı, Adalet Kulesi ve Kubbealtı

Divan meydanı, Adalet Kulesi ve Kubbealtı

Bizans döneminde şehrin Akropol anıtı ikinci avluda, karşımıza ilk çıkan arz odasının yerinde yükselirmiş ve rivayet o ki, arz odasından üçüncü kapıya kadar, sarayın idari merkezine, Enderun Avlusu`na, Bab-üs Saade (3. kapı) kapısına giden taş yollardaki mermerler de bu yapının kalıntıları imiş.

Divan meydanından geçen bu paralel taş yollardan her birinden geçecek için unvanlar ve kaideler belirli.  Örneğin, ortadaki yoldan ancak padişah geçiyor.

Divan meydanı, resmi törenlere de ev sahipliği yapan yönetim meydanı ve merasim boyunca binlerce yeniçeriler ve sipahi burada sıralanıyor.

Cülus törenlerinde veya bayramlaşma törenlerinde Padişah’ın tahtı Bab-üs Saade kapısının önüne çıkarılır,  avlunun etrafındaki tüm binalardaki revaklar arasına halılar, perdeler gerilerek meydan süslenir; aslanlar, kaplanlar aslan tasmalarla bahçede gezdirilirmiş.

Meydana genel olarak baktığımızda, bir yanımızda Saray Mutfakları ve diğer yanımızda Adalet Kulesi kalıyor.

Saray Mutfakları restorasyon çalışmaları nedeni ile kapalı. Yıllar önce gezdiğim kadarı ile burada çeşitli mutfak araç gerecini, yabancı elçiliklerden hediye edilmiş porselen yemek takımlarını görebilirsiniz. Özellikle Çin porselenleri ve ejderha desenleri ilk hatırladıklarım.

Saray mutfaklarında ağırlıklı olarak kuş ve küçükbaş hayvan eti pişiriliyormuş. Zira domates, biber, patates, fasulye gibi pek çok sebze o zamanlar henüz bilinmiyor. Bunlar ve bugün tükettiğimiz pek çok meyve sebze Güney ve Kuzey Amerika’nın keşfedilmesi, zehirli olduğuna inanılması, Avrupa saraylarında bazen süs ağacı bazen hayvan yemi olarak yetiştirilmeye başlaması, yokluklar, savaşlar derken bugüne kadar ulaşmış (1492: İspanyol kaptan Kristof Kolomb’un üç gemisi ile Amerika Kıtası’nı keşfi).

Saray halkı, Enderun ve Harem halkı, Sultan ve devlet görevlileri ve saraya gelen misafirler için tüm yemekler burada hazırlanarak dağıtılırmış. Saray görevlilerinin maaş ve bahşişleri (ulufeler ve cülus) dağıtıldığı meydanda, ücretten memnun kalmayan Yeniçeriler kazanlarla dağıtılan öğle yemeğini yemeyi reddederek kazan kaldırırlarmış!

Divan avlusunda ilk gözümüze çarpan ilk ayrıntı Adalet kulesi ve saray mutfağının karşılıklı olması ki esasen Orhan Gazi’nin oğlu 1. Murat’a bir nasihatine dayanıyor ve 1. Murat der ki “halkına adalet ile hükmet ve halkını doyur!”

Kubbealtı - Divan odası

Kubbealtı – Divan odası

Adalet Kasrı’nın ilk katında toplanan Divan-ı Hümayun heyeti, ilk dönemlerde Fatih kanunnamesine göre protokol kurallarına göre haftada dört gün toplanırken olgunluk döneminde Pazar ve Salı günleri toplanmaya başlamış.

Bu günlerde, Divan vezirleri Ayasofya’da sabah namazını kıldıktan sonra avluda kendilerine ayrılan yollardan Divan’a geliyorlar, oturumu yönetecek Sadrazam’a haber veriliyor ve Divan toplanıyor.

Kanuni döneminde odaya bir pencere açılmış ve Padişah kimi zaman divan toplantısını bu pencereden takip edermiş. “Allah’ın gölgesi” olarak sıfatlandırılan Padişah’ın pencerede olup olmadığı divan üyeleri için ayrı bir disiplin sağlar. Divan-ı Hümayun içinde perde ile ayrılan ve dikdörtgen salonun sol tarafında kalan kısmında da kâtipler alınan tüm kararları defterlere yazarlar. Alınan kararlar ve defterler Arz Odası`nda Padişah’a aktarılır. Padişah onaylarsa nişangah dairesinde tuğra çekiliyor ve karar resmiyet kazanıyor.

Fatih Sultan Mehmet’e kadar olan dönemde padişahlar halk ile daha içli dışlılar. Hatta Edirne’de toplanan bir Divan sırasında halktan sinirli bir kişi tüm görevlileri atlatıyor ve Adalet Kulesini basarak huzura çıkıyor. Bu tarz tehlikeleri bertaraf etmek ve güvenlik önlemlerini artırmak için Fatih kendini soyutlamaya başlamış. Hatta yemeklerini bile yalnız yermiş.

tavanlardaki zarif süslemeler rokoko mimari akımını yansıtır

tavanlardaki zarif süslemeler rokoko mimari akımını yansıtır

Saraydaki yapılar, yüzyıllar boyunca defaten tadilat ve restorasyon görmüş olmasına karşın ana rota Saray’ın ilk Padişahı, 2. Mehmet’in çizimlerine uygun şekilde korunuyor. Divan kurulunun toplandığı Kubbealtı odasının hemen üstünde Adalet Kulesi yükselir ve kule bugünkü şekline Kanuni döneminde kavuşmuş. Divan vezirlerinin toplandığı bu odada ve Enderun Avlusu‘ndaki diğer odalar yüzyıllar içinde çeşitli tadilatlar görmüş ve Saray eşrafı tamamen Dolmabahçe Sarayı‘na taşınmadan önceki son tadilata rokoko mimari tarzı hakim olmuş. Bugün gördüğümüz tavan ve duvar süslerindeki ince işçilikte Rokoko estetiğini görmek mümkün. 

Yeniçerilere dağıtılan maaşlar ve Saray masrafları için gerekli nakit, bugün “silah koleksiyonu”nun sergilendiği Divan-ı Hümayun Hazinesi (Dış Hazine) odasında saklanıyor. Askeri Müze`de gördüğüm serginin çok daha küçük ve elit bir kısmı. Yanındaki salonda da saat koleksiyonu sergileniyor.

Divan meydanında bir de nişantaşı sergileniyor. 3. Selim’in isabet ettirdiği 1791 tarihli taş, çok sonrasında (muhtemelen müzecilik çalışmaları gündeminde) Levent Kışlası’ndan Saray bahçesine getirilmiş. İstanbul’daki bu ve sokakta gezerken dikkatinizi çeken veya fark etmediğiniz pek çok Nişantaşı ile ilgili internette rastladığım bir bloga göz atabilirsiniz.

Koğuşları Dvan meydanı’nda, hemen Harem’in girişinde yer alan “Zülüflü Baltacılar”, yeniçeri ağasına değil doğrudan Sultana bağlı tek askeri birlik ve savaşta önden giderek baltaları ile ağaçları keserek orduya yol açarlarmış. Sarayın içinde karargah birliği olarak bulunan bu askerler Harem’in korunması ve ihtiyaçlarının karşılanması için de görev alırlarmış. Misal, tören için altın tahtın hazineden meydana taşınması veya kış zamanı ısınmak için yakılan korların Harem Dairelerine taşınması sayılabilir.

Harem Daireleri’ni gezmeden önce duvar dibindeki gölgede kısa bir süre çay-kahve molası veriyoruz. Bilet gişesinin yanında hazır kahve satan küçük bir büfe var. Birkaç masanın yer aldığı duvar tarafında Osmanlı Devleti’nin armasının işlendiği biri renkli diğeri renksiz iki mermer kaide sergileniyor.

Osmanlı Devleti arması

Osmanlı Devleti arması

Bu armalarda, Padişah kendisini güneş, yıldız olarak simgeliyor. Ay ise halkı, yani tüm tebaayı temsil ediyor.

Devletin sancağı kırmızı ve İslamiyet’in sancağı yeşil renkte. Tasavvuf anlatısında lale Allah’ı, gül peygamberi temsil eder. Kalkanın etrafındaki 12 yıldız, kâinatı ve 12 burcu temsil ediyor. Osmanlı da bu durumda kâinatın merkezi olarak simgelenir.

Sorguç, Osman Gazi’yi, devletin kurucusunu yani köklere bağlılığı, Etrafındaki silahlar ordu geleneğini, ordu kökenli bir devlet olduğunu temsil ediyor. Farklı silahlar ordu birliklerini ve borazan mehter ekibini; terazi devletin adil ve adaletli olduğunu gösteriyor.

Kitaplardan birisi Kuran-ı Kerim ve diğeri de kanun metinlerini simgeliyor.

Alt sırada da devlet kademesinde verilen nişanlar gösterilmiş. Soldan sağa doğru ilki Nişan-ı Ali yani İmtiyaz nişanı, ikincisi Osmanlı Nişanı, ortadaki İftihar Nişanı, dördüncü sıradaki Mecidi Nişanı ve en sağdaki de Şevket Nişanı olarak sıralanıyor. Şefkat nişanı, devlete hizmetleri ile faydalı olmuş hanımlara verilmiş.

Hanedan’a ev sahipliği yapan Harem Dairesi`nin giriş kapısı da ikinci avluya (Divan meydanı) açılıyor ve burayı gezmek için gişeden bilet alıyoruz. Müzekart geçerli değil.

(1)   MS 6. Yüzyılda yapılmış ve kurucusunun adı ile anılan Bizans Hastanesi. Nika ayaklanması (532) sırasında çıkan yangınlarda büyük zarar görmüş. 1204’deki Latin istilası sırasında şehri talan eden, yakıp yıkan Haçlılar tarafından modern anlamda bir hastaneye dönüştürülmüş.

Kubbealtı - Divan odası

Kubbealtı – Divan odası

19.01.2014