İstanbul’da henüz gün doğmamışken yola çıktım. 4,5 saat uçuş üstüne saatleri iki saat geriye ayarlayarak günlük güneşlik bir Pazar sabahında, Portekiz’in başkenti Lizbon’da azgezmiş arkadaşlarımla buluştum. Fotoğraf sever bir gezginin ışığı ve farkı kovalama derdini anlamayı çok iyi başaran yerli şoförümüz ile beş günde yaklaşık 750 km yol yaptık ve Unesco koruması altındaki tarihi şehirleri, yıllarca süren kanlı İspanyol savaşlarına karşı yapılmış sınır kaleleri içinde kalmış küçük şehirleri ve ortaçağ Avrupa tarihini sarsan şövalyelerin şehrini gezdik.

İlk gece Lisbon’da şık bir kulüpte, sonraki günlerde sokak aralarında Fado ezgileri dinledik. Daracık evlerinden sokak aralarına saçılmış, masalara kurulmuş hayatların içlerinden geçtik. Kaldırım taşları, yaya geçişleri, parktaki bankları mermerden yapılmış bir şehir gördük ve insanların gerçekleşen dileklerine adak olarak sürünerek geldikleri bir hac manastırı ziyaret ettik. Saraylar gezdik, dünya mirası su kuyularına indik.

Bir milyon nüfuslu başkent Lizbon da İstanbul sur içi gibi yedi tepe üzerine kurulmuş. İlk gün indik ve çıktık. Seramik duvarlı evleri, balkonlardan sarkan çamaşırları, duvarlardaki desen desen grafitileri fotoğrafladık. İstanbul ile Akdenizli şehirlerimiz ile pek çok benzer detaylar yakaladık. Lizbon’un kurtarıcı azizi St. Antoni’ye adanan festivalin öncesinde yeni yeni süslenmeye başlamış Alfamo sokaklarını arşınladık.

Alfamo sokakları, Lizbon

Alfamo sokakları, Lizbon

Hamur işinde iyi oldukları ortada. Nerede ise her caddede bir pastane var ve özellikle ekmekleri çok lezzetli. Her molada, ünlü pastalarından muhallebili bir çeşit olan Nata yedik.  Yerel restoranlarda menü aldığınızda yemekten sonra tatlı ve çay-kahve ikramı da menüye dâhil. Ne güzel bir benzerlik!

Benfica, Premier lig şampiyonluğunu kutlarken biz de Lizbon sokaklarında idik.

Okyanusu dolaşmış gelmiş bulutların yağmurları ile nerede ise her gün ıslandık. En çok İspanya sınırındaki kale içi köyünden ve Okyanus dalgalarına karşı balığa çıkan kadınların kasabasından ayrılırken yüzümü bulutlara dönüp ben de suratımı astım.

yağmur bulutları ve okyanusa hasret bir balıkçı kayığı, Nazare

yağmur bulutları ve okyanusa hasret bir balıkçı kayığı, Nazare

Batının da batısı varmış deyip kıta Avrupa’sının en batı ucuna ulaştık. Sertifika belgesine ismimizi 11 euro karşılığında yazmalarını ticari olarak hoş bulmayıp boy boy anı fotoğrafları çekildik.

Okyanusa da adım attım tabi, hem de Kral’ın yazlarını geçirmek üzere ev yaptırması sonrasında zenginlemiş ve bir sayfiye kasabasına dönüşmüş altın kumlu bir sahilde.

Avrupa’da daha önce tren ile az biraz gezme fırsatım oldu ve en çok Portekiz yollarını sevdim. Doğa ile iç içe yaşamak böyle bir şey olmalı, yol kenarlarında ağaçlar tane tane usulen dikilmemiş belli ki, her yer orman, tarla veya üzüm bağı.

Orman sadece doğal hayat demek de değil tabi, endüstriyel olarak da etinden sütünden faydalanıyorlar. “Cork” denen bir mantar türü var örneğin; ağaç gövdesinde yetişiyor ve ağaçlar 6-7 senede bir soyularak üretime katkıda bulunuyor. Bu nedenle numaralandırılmışlar.

Portekiz yolları ve yol boyunca kabukları soyulmuş cork ağaçları

Portekiz yolları ve yol boyunca kabukları soyulmuş cork ağaçları

Vitrinde gördüğümde deri ile farkını ayırt edemediğim bu mantardan Portekizliler anahtarlıktan, saat askısına, ayakkabıya, çantaya çok farklı ürünler imal ediyorlar. Fiyatları da deriden ucuz olmak ile birlikte hatıra bir hediye almak için biraz yüksek. Orta boydaki bir çantanın etiketinde 30 euro yazıyordu diye hatırlıyorum.

Çam sakızı üreten ağaçlar var veya.  Bir sıradan ağaçların gövdelerine kaplar asılmış ve numaralar verilmiş.

Horoz ile ilgili söylentiyi tam bilmiyorum ama Portekizliler uğuruna inanıyor: anahtarlıklar, magnetler, renk renk örtüler, seramikler hep horoz desenleri ile süslenmiş!

Turizm, seramik üretimi, ayakkabıcılık ülkenin önemli geçim kaynakları.

patatesli codfish kavurması

patatesli codfish kavurması

Yeme-içme konusunda farklı lezzetleri denerim ama pek de meraklı sayılmam. Her türlü deniz mahsulünü bol bol tüketebileceğiniz topraklara kadar gelmişken, Portekiz’deki son günümde ızgara sardalye deniyorum. Dört tanesinin bir porsiyon olacak kadar iri olduğu ve lezzetli bir balık. Sevmediğim yanı ise, balıkların ayıklanmadan denizden çıktığı gibi ızgaraya atılması.

Kuzey denizlerine özgü Codfish (mezgitgillerden, morina) dedikleri balık türünün ise beş yüz çeşit yemeğini yapabilmeleri enterasan. İlk gecemizde gittiğimiz yerel restoranda patates ile karıştırılarak omlet gibi pişirilmiş bir yemek denedik, örneğin.

Ginjinha, ünlü vişne likörü. Mağazalarda, çikolatadan tek yudumluk çikolatadan bardaklarda test de edebilirsin ve bir kaç marka var ve oylama sonucunda içinde meyve parçacıkları olan şişe çok daha başarılı bulundu.

Toplam nüfusu yaklaşık on milyon, rengârenk, samimi ve güzel bir Akdeniz ülkesi Portekiz. Avrupa’da olup da fark görebileceğiniz, az biraz Euro birliğinin mağduriyeti ile ekonomik zorluklar yaşayan, sokaklarında kedi veya fazla insan göremeyeceğiniz, sakin bir ülke; devasa dalgaları ile dövülen altın kumlu plajları ve yollar boyunca size eşlik eden ormanlarını, üzüm bağlarını, yer yer tarihin Arap etkisini de korumuş dar sokaklarında, bir-iki katlı ve beyaz sıvalı evlerde yaşayan insanların ortak kullanımında olan yel değirmenlerini ve tepelere kurulmuş rüzgâr güllerini görebileceğiniz sıcak bir ülke Portekiz.

Monzares sokakları: Renault G4 1961-92 arasında sekiz milyon üretilmiş ve Portekiz'de de montajı yapılmış Fransız otomobile sokaklarda sıklıkla rastlıyoruz. Bizdeki kuş serisi gibi demek ki!

Monzares sokakları: Renault G4
1961-92 arasında sekiz milyon üretilmiş ve Portekiz’de de montajı yapılmış Fransız otomobile sokaklarda sıklıkla rastlıyoruz. Bizdeki kuş serisi gibi demek ki!

Sayılı gün çabucacık geçiyor ve arkadaşlarımdan Lizbon havaalanında ayrılarak Barselona’ya uçuyorum.

Portekiz’in Türkiye ile 2 saat farkı varken İspanya ile bir saat farkı var ve Barselona’da saatimi bir saat daha ileri alıyorum. Katalonya özerk bölgesinin merkezi olan Barselona güzel bir şehir. Kardeşim yaklaşık bir senedir bu şehirde yaşıyor ve ben de üç gece ona misafir oluyorum.

Barselona’dan dönüşte ilk aklıma gelen çağrışımlar: mimar Gaudi, Art Nouveau mimarisi ve (maalesef bende bulunmayan) hayal gücünün mucizesi, bir fıskiyenin bu kadar eğlenceli olabilmesinin şaşkınlığı, Katalan milliyetçiliği, Portekiz’den sonra hayli kalabalık sokaklar ve şehri dört bir yandan sarmış metro ağı (Bu konuda Londra metrosu daha ünlü sanıyorum ama Londra’da daha çok yürümüş ve Barselona’da ise metro kullanmış olduğum için belki de bendeki izlenim farklı kaldı)

Üçüncü günde, rotamdaki eksik noktaları tamamlamak hevesindeyim ve ilk yarısını hızlı bir Girona keşfine ayırıyorum. 

La Sagrada Familia Katedrali, Barselona

La Sagrada Familia Katedrali, Barselona

18-26 Mayıs 2014