Lizbon, tekrar gitmek istediğim güzel bir şehir. Akdenizli olup da ne on günde gördüğüm İtalya’ya ne de üç günde iki şehrini gezdiğim Katalonya bölgesine benziyor. Kendi halinde, yüzünü Okyanusa dönmüş bir denizci yurdu. Portekiz nüfusu yaklaşık on milyon iken, halkın büyük bölümü, yaklaşık bir milyonu başkentte yaşıyor. Diğer yandan, Avrupa Birliği’nin ekonomik yaptırımları neticesinde artan işsizlik ve ekonomik koşullara direnmeye çalışan genç Lizbonlular aileleri ile yaşamaya devam ediyor. Yeni evli çiftler de ya ailelerinin yanında yaşamayı ya da şehir merkezinden daha uzaktaki bölgelere taşınmayı tercih ediyor.

Pazar sabahı başkentteyiz ve ortalık sakin. Öğleden sonrasına kadar sokaklarda çok az insan görüyoruz ki çoğu da bizim gibi turist. Öğrendiğimize göre Lizbonlular böyle günlük güneşlik Pazar günlerini plajda geçirmeyi tercih edermiş.

Lizbon, Roma ve İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulmuş dik yokuşları ile ünlü bir şehir ve biz sınırlı süremizde yürümek yerine kiraladığımız araç ile geziyoruz. Hızlı bir şehir turunun ardından akşam yemeğini yerel bir restoranda, sokaktan gelen şampiyonluk nidaları ve korna sesleri eşliğinde yiyoruz. Menüde, yörede yaygın olarak, beş yüz farklı tarif ile tüketilen, bir tür Kuzey denizi balığı olan codfish (mezgitgillerden, morinave) ve patates ile hazırlanmış bir çeşit kavurma var.

Okyanusa açılan balıkçıların karada bıraktıkları gözü yaşlı eşlerini, ailelerini özlediklerinde okyanusa, dalgalara söyledikleri şarkıları bugün sokaklarda, evlerin açık pencerelerinde yankı buluyor. Lizbon’da konakladığımız tek gecemizde, yemekten sonra Alfama bölgesinde Clube de Fado’ya gidiyoruz. Birkaç gün önceden mailleşmiş ve rezervasyon yapmış olmamıza karşın ufak bir yanlış anlaşma oluyor ve bir süre üst katta bekliyor ve gecikmeli de olsa yemek salonunda bir masaya yerleşiyoruz.

Müziğe özgü gitarın tınısı, özellikle kadın vokalin ses tonu ve sözlerini anlamadığımız şarkılar oldukça etkileyici. Giriş ve ilk içecekler için 15 euro ödüyoruz.

Beş günde 750 km’ye sığdıracağımız orta Portekiz bölgesi rotamıza kahvaltının ardından gecikmeden çıkıyoruz.

Kırmızı boyalı, 25 Nisan Köprüsü’nden karşıya geçiyoruz. Yaklaşık 40 km mesafedeki Setubal ilk durağımız.

Setubal sokakları

Setubal sokakları

Hiç bilmediğiniz bir şehre gidiyor ve kısa zamanda çok şey görmek istiyorsanız tavsiyem, gezmeye hediyelik/anı eşyaları satan dükkânlardan başlayın! Şehri anlatan kartpostallar güzel ipuçları verebilir ve gitmek istediğiniz yeri, aynı dili konuşmasanız da buradaki kartpostalları veya eşyaları göstererek sorabilirsiniz.

Sado nehrinin okyanusa açıldığı geniş liman, yirminci yüzyıl başlarına kadar balıkçıların adresi iken bugün ticari ve turistik gemilerin kullanımında. Sahil şeridine paralel uzanan şehir merkezinden geçen ana caddede, cadde ile tren istasyonu arasında kalan eski mahallenin daracık sokaklarında ve sokaklara taşmış sessiz hayatlar arasında dolaşıyorum. Ana caddedeki trafiğe karşın sokaklarda ya çok az insan var ve şehir o kadar sessiz ki sanki ağır bir huzur sinmiş. Öğle saatlerinde kalabalıklaşan çarşı ve kafelerde öyle bir sükûnet var ki, iki gün öncesinin İstanbul karmaşası sonrası bocalamamak elde değil!

Setubal Manastırı (Monastery of Jesus of Setubal)

Setubal Manastırı (Monastery of Jesus of Setubal)

Günün ikinci keşfi Evora şehri. Karamel rengi evleri ile beni ilk görüşte kendine hayran bırakan bir dünya mirası! Roma İmparatorluğu döneminden günümüze ulaşmış bir antik kent.

São Francisco Kilisesi’ni buluşma noktası olarak kararlaştırıyor ve bu güzel şehrin su içi sokaklarında kayboluyoruz.

Ara sokaklardan duyduğum fayton tıkırtısını takip ediyor ve Katedral’in önüne çıkıyorum.

Evora Katedrali (Se de Evora)

Evora Katedrali (Se de Evora)

12. yüzyıl başına kadar İber yarımadasını etkisi altına almış Arap akını döneminde İslami figürler ile inşa edilmiş şehir, Hristiyanlığın tekrar egemen olması ile yeniden şekillenmiş. Meryem Ana’ya adanmış, Portekiz’in en büyük Ortaçağ dönemi Katedrali, erken Gotik mimarisinin güzel bir eseri olup ilerleyen yüzyıllarda geçirdiği tadilatlarda Barok akımdan da etkilenmiş.

Katedralin sadece içini (nave) görmek isterseniz ücretsiz ancak kulesine ve revaklı avluda ve iç bahçesinde (cloister) dolaşmak isterseniz, bilet ücreti 3,5 euro.

Evora Katedrali kulesinden manzara (Se de Evora)

Evora Katedrali kulesinden manzara (Se de Evora)

Katedralin yan tarafında kalan Roma tapınağı kalıntısı “Diana Tapınağı” olarak da biliniyor.

Şehrin dar sokakları beni güzel bir meydana çıkarıyor. Meydanda alışveriş yapabilir veya sokakta yayılmış masalarda bir şeyler yiyip içerken güzel havanın keyfini çıkarabilirsiniz.

Yağmur bulutları gökyüzünü kaplamışken gün batmadan Evora’dan ayrılıyoruz.

Evora - Giraldo Meydanı (Praca do Giraldo)

Evora – Giraldo Meydanı (Praca do Giraldo)

Portekiz her ne kadar turizme önem veren bir ülke olsa da her köşe başında seri üretim Çin malı hediyelik eşyalar satan dükkânlarının kalabalığı yok. En popüler hediyeler, insanların uğuruna inandıkları horoz maketleri ve figürleri ile boyanmış mutfak eşyaları, örtüler. Portekiz’in İspanya sınırına yaklaştıkça renklenen seramikler ve Okyanus kıyılarına yaklaştıkça çeşitlenen el emeği göz nuru örgü işleri görebilirsiniz. Yerel ve biraz da kıymetli bir anı arayışınız varsa “cork” denen bir tür mantarın işlenmesi ile yapılmış çantalar, ayakkabılar, şapkalar alabilirsiniz. Her ne kadar malzemenin deri değil “cork” olduğunu tezgahtara sorduğumda öğrenmiş olsam da yol kenarında kısa bir fotoğraf molası verdiğimizde, yere düşmüş bir parça ağaç kabuğunu elime alana kadar aklımın erdiğini söylemem zor.

Soyulan ağaçlar 6-7 senede bir yenileniyor ve bu periyodu takip edebilmek için çıplak gövdeleri numaralandırılmış.

Portekiz yolları ve yol boyunca kabukları soyulmuş cork ağaçları

Portekiz yolları ve yol boyunca kabukları soyulmuş cork ağaçları

Portekiz’deki trafik kuralları gereği aracın gün içinde kesintisiz hareket süresi sıkı sıkıya takip ediliyor ve rotamızı şoförümüzü de zor duruma bırakmayacak şekilde belirliyoruz. Bu akşam, Monsaraz yakınlarında, üzüm bağlarının arasındaki bir butik otelde, tüm eşyaları ahşaptan olan prefabrik bir evde konaklıyoruz.

19 Mayıs 2014