Son birkaç ay içinde, yılın en uzun günü için üçüncü alternatif rotayı çizince, pilavdan dönmek olmaz deyip yola çıktık.

Yurt dışında, arkadaşlarımın planına dahil olduğum orta Portekizdeki 750 km’lik rotadan sonra, ikinci kez yalnız seyahat etmiyorum ve güneşli bir hafta sonu tatili için Akdeniz insanı bir arkadaşımla Selanik’e gidiyoruz.

Yunanistan hem yakınlığı hem de tertemiz sahilleri ve fiyat-memnuniyet performansı ile günlük hayatımda da sıklıkla duyduğum bir güzergâh ve Çarşamba günü karar verdiğimiz seyahat için ofis arkadaşlarımdan gelen tavsiyelerle Cuma akşamı yola çıkıyoruz.

Yalnız veya arabasız seyahat ediyorsanız, Yunanistan’a otobüs ile gitmek hem ekonomik hem de zamanı iyi değerlendirebilmek için doğru bir tercih. İstanbul-Selanik arası giden birkaç firma var ve biz hem aldığım tavsiyeler hem de ekonomik fiyatı nedeni ile Alpar Turizm ile seyahat ettik.

İstanbul-Selanik gidiş-dönüş ücreti 55 euro. Telefon ile rezervasyon yapıyor ve otobüs hareket etmeden önce Esenler otogarında, TL veya Euro olarak ödüyorsunuz. Saat 21’de Esenler otogarından hareket edecek otobüs için saat 19’da Taksim’den (Cervantes Kültür Merkezi önü) servise biniyoruz. Şoför Demir Bey, doğma büyüme İstanbullu bir Boşnak ve kendisinin neşeli sohbeti sayesinde Cuma akşamı trafiğinde, Taksim’den otogara kadar bir buçuk saat süren servis yolculuğumuz sırasında çoktan Trakya üzerinden Balkanlara kadar uzanıyoruz.

Alpar Turizm bir Yunan firması ile gidiş-dönüş ortak sefer düzenliyor ve Esenler’den kalkan otobüs de Yunan plakalı. Türkçe bilen muavin ile Türkçe iletişim kurabiliyoruz. Otobüs dolu ve bizim gibi sadece tatil için giden birkaç yolcu daha var. Henüz otobüse valiz verirken yabancılaşmak böyle olsa gerek. Gerçi başka insanların arasına bu kadar hızlı karışınca dönüşte de aslında hiç uzaklaşmamış gibi de hissedebiliyorsunuz. Değişik!

Otobüs rahat ancak tüm gün masa başında oturduktan ve sonra da uzun servis yolculuğu derken ayaklarım ağrımaya ve şişmeye başlıyor, uyuyamıyorum. İstanbul trafiğinden çıkabilmemiz gece yarısını, Yunan şoförlerimizin biraz sarsıntılı ve hızlı sürüş teknikleri sayesinde sınıra varmamız da birkaç saat sonrasını buluyor. Yurt dışı çıkış harç pulunu bankadan aldığımız için yolun sonundaki vezneye kadar yürümeden hemen gümrük sırasına giriyor ve çıkış kaşemizi alıyoruz. Tekrar otobüse biniyor ilk yarısı kırmızı-beyaz, devamı mavi-beyaz boyalı korkulukları olan köprüden komşuya geçiyoruz. Gidiş-dönüş için birer şeriti olan köprünün gidiş yönünde tırlar sırada bekliyor ama biz aradan dereden sıyrılıyor ve Yunan gümrüğüne varıyoruz. Uyuyan çocuklar dahil otobüsten inerken, pasaportlarımızı bir yüzümüze bir fotoğrafımıza bakan gümrük memuruna teslim ediyoruz. Pasaportlarımızı alan memur gişeye geçiyor ve incelemeye başlıyor. Bu sırada özel araçlar ve tırlar da sınırdan geçiyor ve onların da işlemlerini aynı memur yapıyor. Otobüsteki klima hiç kapanmadığı için montumuzu çıkaramamışken, gecenin bir yarısı sokakta kalınca üşümüyoruz ama uykulu gözlerle ayakta beklemek de pek eğlenceli değil. Esenler’den kalkan diğer firmaların otobüsleri de peşimiz sıra gümrüğe geliyor. Yarım saat kadar sonra, polis memurlarının otobüsü araması da tamamlanıyor ve koltuklarımıza geri dönüyoruz, komşudayız.

Aristotelous Meydanı

Aristotelous Meydanı

Sabah 7’de Selanik’deyiz. Alpar Turizm otobüsleri, tren istasyonunun yanındaki sokakta, belediye otobüslerinin de durduğu küçük otogarda duruyor (Selanik merkez otogarı başka bir yerde).

Dönüş biletlerimiz için ödemeyi peşin yapmış ve açık bilet almış olmamıza rağmen otogardan ayrılmadan önce Pazar akşamı dönüş rezervasyonumuzu da yaptırmak gerek. Gişe 7:30’da açılıncaya kadar, gardaki pastane kokusu bizi kendine çağırıyor ve yılın en uzun gününe Yunanistan’da yaygın bir pastane zinciri olan ve özellikle Paskalya çörekleri ile ünlü Terkenlis (1948)’de güzel bir kahvaltı ile başlıyoruz.

Gardan, tek gece kalacağımız otele (Antigonidon Caddesi üzerinde) yürümek yaklaşık yirmi dakika sürüyor. Sabah mahmurluğundaki şehir yavaş yavaş uyanırken ana caddelerden biri olan Egnatia Caddesi bana Aksaray-Laleli sokaklarında dolaşıyormuşum gibi hissettiriyor. Gel gör ki diğer önemli Roma yolları gibi 6 metre genişliğinde planlanmış Via Egnatia MÖ 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu tarafından inşa edilmiş ve Roma’nın iki başkentini birbirine bağlarmış. İstanbul Sultanahmet’den başlar önce Balkanları geçer, Adriyatik’den ötede de Roma’ya erişirmiş. Yunanlılar pek temiz insanlar değiller anlaşılan. Kaldırımlarda çöpler, kırık cam şişeleri veya izmaritler görmek beni biraz şaşırtıyor, yaya geçidine adım attığımda hızla gelen otomobilin durmak değil yavaşlamaya bile tenezzül etmemesi gümrükten geçip geçmediğim noktasında kaygılanmamı sağlıyor. Ukrayna’da Kiril alfabesine alışmam birkaç günümü almıştı ama Yunanistan’da Latin alfabesine, İngilizce tabelalara hasret kalmayı hiç beklemiyordum açıkçası. Arkadaş, burası bildiğin İstanbul! “Avrupa Birliği” standartlarına ne oldu!

Selanik merkezi denize paralel birkaç caddesi ve dik kesen birkaç caddesi ile yürüme mesafesinde düşünülebilir. Belediye otobüsü dışında toplu taşıma aracı bulunmuyor ve bu otobüsler için günlük kart alarak paralel caddeler boyunca şehir dışına doğru da keşifler yapabilirsiniz (24 saat geçerli kart 4€, tek yön 0,80€ ve doksan dakika içinde tek aktarma 0,90€; kültür turu rotası yapan N50 otobüs hattı için bilet 2€ imiş. Bu turistik mavi otobüs, sokaklarda gezerken benim dikkatimi çekmedi ama Selaniklilerin de gün içinde tercih ettiği bu uzun hattın rotasını buradan görebilirsiniz.

Eptapirgiou Caddesi ve belediye otobüsü

Eptapirgiou Caddesi ve belediye otobüsü

İlk planımızda Cumartesi gününü merkezde geçirmeyi, Pazar günü ise güneyde, plajları ile ünlü Halkidiki yarımadalarına gidip denize girmeyi veya öğle sıcağında otobüs ile doğuya, Kavala’ya gitmeyi ve İstanbul’a da oradan dönmeyi düşünüyoruz.

Otel görevlisinden öğrendiğimiz kadarı ile otogardan Halkidiki’ye giden otobüsler varmış ve yolculuk (tek yön) yaklaşık 1,5 saat sürermiş. Kavala için de yolculuk yaklaşık 2 saat. Selanik’e en yakın seçenek ise, sahilden doğuya doğru devam ederek havaalanı geçtikten sonra, şehir merkezine yaklaşık 20 km mesafedeki Perea kasabası.

İlk günün sonunda, ikimizin de üstüne tembellik siniyor ve yeni yol planlarımızı öteleyerek deniz tatili için başka bir hafta sonu gelmeye karar veriyoruz. Deniz-güneş-kum tatili sevenlerden iseniz arkadaşımın tavsiyesi Nokta Turizm’in Halkidiki ve Thassos rotaları.

Beyaz Kule

Beyaz Kule

Odaya yerleştikten sonra fazla oyalanmadan sokaklardayız ve Agiou Dimitriou Caddesinden dosdoğru yürüyerek Türkiye Konsolosluğu’na varıyoruz. Atatürk’ün müzeye çevrilmiş evi de aynı bahçede yer alıyor. Anlaşılan Türkiye’den gelen tur otobüslerinin de ilk durağı burası ve sabah saatlerinde kapıda sıra var. Müze Pazartesi günü hariç saat 10-17 arasında ücretsiz olarak gezilebiliyor. İçerisi küçük olduğu için görevli bayan sokakta bekleyenleri küçük gruplar halinde içeri alıyor. Bir süre bekledikten sonra biz de içeriyi, üç katlı küçücük evi geziyoruz. Odalardaki eşyalar tadilat sırasında kaldırılmış ve hali hazırda sadece duvarlarda birkaç fotoğraf, Atatürk’ün hayatı ve yaşadığı şehirler ile ilgili kısa notlar asılı. Ailesi ile günlerdir Balkan yollarında olan ve İstanbul’a dönmeden önceki son durakta Selanik’e gelmiş bir kadın, Bitola (Makedonya-Manastır)’da gezerken bir o kadar yoğunlaşan duygularının bu evde karşılık bulamadığını üzülerek anlatıyor ve ben de aynı fikirdeyim. Hani okul sıralarında öğrendiğimiz ilk bilgidir: “M. Kemal Atatürk, 1881’de Selanik’de pembe boyalı bir evde doğmuştur”. Siz şimdi bu evdesinizdir ve Dünya tarihine mal olmuş, bir liderin evi olarak lanse edilen müze, sadece dört duvarlı üç kat ve Google araması ile de ulaşılabilen klişe bilgiler sunmaktadır. Bence, bu hali ile görülmesi gerekenler listesinde öncelikli değil.

Atatürk'ün Evi Müzesi'nde bir duvar panosu

Atatürk’ün Evi Müzesi’nde bir duvar panosu

Atatürk’ün evinden sonra surlara doğru, dar ve renkli sokaklarda bir sağa bir sola dolanarak tırmanmaya başlıyoruz. Kale kapısına kadar çıktığınızda göreceğiniz, beyaz binalarla sıralı sahil şeridinin ve masmavi denizin manzarası etkileyici. Güneşin iyice yükseldiği öğle saatinde daha fazla dolaşmıyor ve hemen kale girişindeki kafede mola veriyoruz. Balkondan denize karşı birer Yunan kahvesi içerek dinleniyoruz. Tabi ki bildik bir lezzet!

Selanik’de oturduğumuz tüm kafelerde ve restoranlarda masaya menüden önce soğuk su ve kurabiye geldi. Ne güzel bir ikram!

Kale surlarından Selanik manzarası

Kale surlarından Selanik manzarası

Sokaklarında gezdiğimiz evlerden ve yoldaki arabalardan sesler geliyor ama dükkânlar genelde kapalı ve sokaklarda pek kimse yok. Sabah tembelliğine verip kaale almıyorum ama eğer ki bir şehri tanımak için çarşı-pazar gezmeyi sevenlerdenseniz Yunanistan için hafta sonu sizi tatmin etmeyebilir.  Bu kadar hareketli, neşeli bir millet doğa harikası bir ülkede nasıl ekonomik kriz yaşar derseniz, buyurun yanıtı: Cumartesi tek tük açık olan dükkânlar Pazar günü tamamen kapalı. Öğle sıcağında, Ano Poli sokaklarında gezerken tek gördüğümüz kalabalık ahşap sandalyeli kahvelerde karşılıklı birer kadeh Uzo yudumlayıp tavla atan amcalar oluyor. İstanbul’da alışveriş merkezlerinden aşina olduğumuz, her gün kasa önlerinde kuyruklar oluşan markaların mağazaları bile kapalı! Hafta sonunda sadece pastaneler ve restoranlar çalışıyor, genellemesi Selanik merkezi için pek de yanlış olmaz. 

eski mahalle Ano Poli'nin renkli sokakları

eski mahalle Ano Poli’nin renkli sokakları

Bugün yılın en uzun günü ve sahil şeridinde volta atmak, şemsiyeler heykelini fotoğraflamak için güneşin yatışmasını bekliyoruz. Bir çok metal şemsiyenin havada asılı kaldığı bu heykel, Selanik’in 1997’de Avrupa Kültür Başkenti olması anısına tasarlanmış.

Eski mahalle, Ano Poli sokaklarında daha fazla vakit geçirmek isterdim ama henüz şehir merkezini görmemiş olmak beni meraklandırıyor. Sokaklarda dolana dolana Rotunda’ya iniyoruz. Rotunda, kelime anlamı ile silindir şeklindeki kubbeli yapı anlamına geliyor ve günlük dilde ana binası, yanındaki minare kalıntısı ve bahçesindeki şadırvanı ile farklı dinlere ev sahipliği yapmış, yaşlı bir mabedi tarif etmek için de kullanılıyor.

MS 311’de Roma İmparatoru’nun kendi kabri olarak veya pagan inancın tanrısı Zeus’a adanmış bir mabed olarak yaptırdığı bu Roma yapısı, 5. yüzyılda eklenen apsis ile kilise halini alır (Agios Georgios Kilisesi). Selanik’in Osmanlı yönetimine geçmesinden (2. Murat-1430) yüzyıllar sonra 16. yüzyılda Selanik’in bir köyünden kalkıp gelen bir hoca burada bir zaviye kurar ve minare eklenerek camiye çevrilir. 19. yüzyılda tadilat gören yapı Balkan Savaşı sonrasında tekrar kilise olarak kullanılsa da arkeolojik çalışmalar sonrasında müzeye çevrilmiş. Bugün ise tekrar tadilata alınmış ve terkedilmiş durumda.

Rotunda

Rotunda

Rotunda’nın bahçesinden çıkıp önündeki meydanda, iki kesişen caddenin ortasında bir geçit kalıntısı duruyor. Mermer üzerinde oldukça detaylı işlemelerin olduğu “Arch of Galerius” da 4. asrın ilk yıllarına tarihleniyor.

Eski siyah-beyaz Selanik fotoğraflarında bu anıtın altından tramvay geçtiği görülüyor. Bugün ise çevresindeki yüksek blok binalar ve işlek caddeler arasında unutulmuş ve sadece zamana direnen bir görüntüsü var.

fly away!

fly away!

Karşıya geçiyor ve denize doğru yürümeye devam ediyoruz.  Rotondo’dan Tsimiski caddesine doğru inerken bir tarafında tarihi eser kalıntıları olan cadde üzerindeki orijinal dükkan (i love thessaloniki), hediyelik eşya alışverişi için önerebileceğim tek adres. Magnet, bloknot gibi klasik anı eşyaları için meydanda ve caddelerde görebileceğiniz seyyar büfe kenarlarında zencilerin işlettiği tezgahlar da var ama hem kalite düşük hem de fiyatlar fahiş.

Yeme- içme odaklı bir şehirden dönüşte zeytin, peynir, zeytin yağı ve sabun, sakız ürünleri de alınabilir ancak gördüğümüz tüm dükkanlar ve tezgahlar kapalı olduğu için hevesimizi sınır kapısındaki duty-free mağazasına saklıyoruz.

Aristotelous Meydanı, sıcak saatlerin de etkisi ile olmalı ki beklediğimden hareketsiz buluyorum. Meydanda fazla oyalanmadan geri Tsimiski caddesine çıkıyorken arada kalmış küçük bir meydanda biraz mola veriyor, midemizden önce gözümüzü doyuran büyük porsiyonlu dondurmamızı yalarken sokak orkestrasının şarkılarına da ritm tutuyoruz. Tsimiski caddesi boyunca sıralanmış popüler markaların vitrinlerine baka baka otele doğru yürüyoruz. Neoklasik mimari binaların uzandığı şık alışveriş caddesi üzerinde Osmanlı döneminden kalmış hanlar da bulunuyormuş.

Uykusuzluk ve güneş yorgunluğunu otelde bir iki saat dinlenerek üzerimizden atıyor ve gün batımını fotoğraflamak için Şemsiyeler heykeline kadar taksi ile gidiyoruz. Otelden sahili takip ederek yaklaşık 3,5 km süren mesafe için taksi ücreti 3.70 euro tutuyor ve taksiyi otel görevlisinden istediğimiz için 2 euro daha ödüyoruz. Genelde cadde köşelerinde taksilerin arka arkaya sıralandığı duraklar var ve oradan binerseniz ekstra taksi çağırma ücretini ödemiyorsunuz. Otele yakın, Egnatia Caddesi’nin köşesindeki aynı duraktan iki kez taksiye bindik ve iki şoför de yer-yön anlaşacak kadar İngilizce biliyor idi.

Selanik'in şemsiyeleri

Selanik’in şemsiyeleri

Sahilde pek şanslı değiliz ve nemli bir günün sonunda güneş bulutların arkasından çıkıp da göğü kızarmıyor. Yemekten önce sokağa çıkmış Selaniklilerin arasından meydana doğru yürümeye devam ediyoruz. Akşam yemeğimizi kafe ve tavernaları ile ünlü Lapadika bölgesinde yiyeceğiz.

Sahil yolu, Nikis cadddesi yükünü almaya başlamış, kafeler ve restoranlarda boş masa arayan kalabalık kaldırımlara taşmış. Sağdan soldan yürümeye çalışırken önce davul seslerini duyuyoruz, sonra da rengarenk bir insan seli ters yönden bize doğru geliyor. Müzik ile danseden, davul ile ritm tutan gökkuşağı renkli kıyafetler giymiş insanlar o kadar eğlenceli ve neşeli görünüyor ki kalabalıkta sürüklenmemek için kaldırımın kenarına geçiyor, diğer turistler gibi beklemeye başlıyoruz. Birbirinden farklı cinsel tercihleri olan çok sayıda insanın katıldığı Selanik Onur Yürüyüşü bu sene 3. kez düzenlenmiş ve her sene İstanbul’da büyük polis grupları nezaretinde, nerelere gitmenin yasak olduğu haberleri ile duymaya alıştığımız etkinliğe bizim gibi seyirci kalan polisleri görünce şaşıp kalıyoruz. Şehrin ve “Cumartesi akşamı”nın ana caddesi resmen “işgal” altında ve ortada ne bir hengâme, ne bir taşkınlık, ne de bir güç gösterisi var. Sonrasında, internette Selanik Belediye Başkanı’nın bir röportajına rastlıyorum. 1942 doğumlu başkan Yiannis Boutaris, “hem sekste, hem de dinde çeşitliliği ve seçme özgürlüğünü destekliyoruz” diyerek yürüyüşteki yerini almış.

Gittikçe artan kalabalığın arkamızda bırakıp Lapadika’ya vardığımızda, ışıl ışıl iki küçük meydanda yayılmış sofralardan gelen kalabalık sofra sesleri, yemek kokuları ve aşina olduğumuz melodilerin Yunanca sözleri arasından geçiyor ve Palati’de oturuyoruz. Güzel bir yemek öncesi iştahı açmak için yunan salatası başarılı, kılıç balığı doyurucu, kalamarın birkaç dilimini değil de tamamını getirmeleri ve lezzeti farklı; önerilir.

Selanik yemekleri: Greek salad | Kılıç balığı | Mikel'de kahve keyfi

Selanik yemekleri: Greek salad | Kılıç balığı | Mikel’de kahve keyfi

Yemekten sonra biraz yürüyüş iyi gelir diyerek sahile geri dönüyor ve Aristoteleous Meydanı’na yürüyorum. Meydandaki kafelerde oturan insanlar ve meydanda koşuşturan çocuklar var. Beyaz Kule tarafı beklediğim gibi ışıklandırılmış görünmediği için fazla oyalanmadan otele doğru yürüyorum. Denize paralel caddelerdeki otobüs durakları gece yarısı itibari ile oldukça kalabalık. Son sefer saati yaklaşmış olmalı.

Sabah kahvaltısının ardından Pazar ayinini izlemek için Hagios Demetrios Kilisesi’ne gidiyoruz. Selanik’in koruyucu azizine adanmış kilise, Bizans döneminin önemi bir mirası olarak 1988’den bu yana Unesco Dünya Mirası listesinde imiş. Kilisenin ilk inşası 4. yüzyıl başında Roma hamamı kalıntıları üzerine başlamış ve bugün merdivenle alt katlarına inildiğinde zamanında zindan olarak da kullanılmış odalarda bu kalıntılar da görülebilirmiş. Kalabalıkta kapıyı bulamadığımız için göremedim. Mozaikleri ile ünlü kilise, Osmanlı’nın bölgeye hakim olduğu 400 yıl boyunca cami olarak kullanılmış ve 1917’deki büyük yangında oldukça zarar görmüş.

Hagios Demetrios Kilisesi

Hagios Demetrios Kilisesi: ayin sonrasında cemaate kutsal ekmek dağıtılıyor

Ayini izledikten sonra cemaatle birlikte kiliseyi terkediyoruz.  Ortodoks cemaat genellikle orta yaş üstü, şık giyimli kadınlı erkekli insanlar. Pazar sabahı Lviv sokaklarını boşaltacak kadar kalabalık ve her yaştan kesimin katılımı ile olmasa da ruhani bir ortamın korunduğu ortada. Ne kadar uzun bir ayin olduğunu bilemiyorum ama son izlediğimiz son onbeş-yirmi dakikalık bölümünde rahipler iç tarafta idi. Cemaat dağılmaya başladığında üst kat merdivenlerinin açık olduğunu farkettim ve yüksekten bakınca Moda da tanıştığımız Pastör’ün anlattıklarını da izleyebildim. Ortodoks Kiliseleri, eski usul mabet mimarisine sahip ve bu mezhepte ruhbanlık en üst düzeyde, yani halktan ayrı bir sınıf. Bu nedenle ayin sırasında daha üst basamakta ve etrafı perde ile kapalı bir alanda dua ediyorlar. 

Düne göre daha da sessiz sokaklarda sahile kadar iniyoruz. Kahve zinciri Mikel’de, deniz manzarasına karşı bir kahve molası iyi geliyor. Masalar arasında loto kuponu satan amcalar, ne kadar da aşina!

Meydandan yukarı doğru Aristoteleous Caddesi boyunca yürüyoruz. Sağlı sollu pazar tezgahlarının olduğu bu sokaklardaki tüm dükkanlar bugün kapalı. Bir tek çiçekçilerin olduğu sokakta açık bir kafe ve birkaç çiçekçi dükkanı görüyoruz.

Meydanın sol tarafında kalan, küçük dükkanların ve restoranların olduğu sokaklar (Papamarkou bölgesi) bizi Ayasofya Kilisesi’nin önüne kadar götürüyor. İstanbul Ayasofya’sını örnek alarak tasarlanan ve ilk hali 3. yüzyıla tarihlenen kilise geçirdiği yangınlar, yıkımlar ve Latin istilası, Osmanlı egemenliği dönemlerinde farklı inançlara da ev sahipliği yapmış olmak ile birlikte bugün dışardaki demir parmaklıklar kapalı olduğu için içerisini göremiyoruz.

Ladadika meydanı

Ladadika meydanı

Laladika’nın renkli sokaklarını gün ışığında da görmek gerek. Esnaf sıcakkanlı, karşı kaldırımda bile olsanız her an bir garson yanınıza gelip sizi restorana doğru davet edebilir.

Buradaki tek veya iki katlı, önlü arkalı sokaklara açılan çift taraflı, yanmaz tuğladan örülmüş küçük dükkanlar bana Eminönü’den Haliç’e bakan esnaf dükkanlarını hatırlatıyor.

Sokaklarda dolaşıp tekrar iskeleye dönerken bir panodaki siyah beyaz fotoğraflar ve okudukça da bölgenin tarihi ilgimizi çekiyor. Nasıl ki Bizans ve devamında Osmanlı dönemlerinde Haliç girişi ve gümrüğü vesilesiyle ticaretin kalbi Eminönü ve Karaköy limanlarında atıyor ise diğer bir sahil kenti olan Selanik için de bu adres Ladadika bölgesi imiş.

Bizans döneminin sonlarına doğru 4. yüzyılda inşa edilmiş sokaklar, Osmanlı döneminde “iştira” olarak adlandırılmış ve dört asır boyunca şehrin zeytin ve zeytinyağı ticaretini yaptığı toptancı limanı olarak kullanılmış. İstanbul sokakları gibi, büyük yangınlar üzerine tekrar tekrar kurulan bu sokaklar da 1856 yangınından sonra modern limanın yakın bölgesindeki depolar ve iş yerleri olarak yeniden inşa edilmiş.

1917 büyük yangınından etkilenmeyen tek bölge olan Ladadika bölgesi, 1985’de tarihi bölge statüsü kazanan bölge dönemin önemli mimarlarınca yeniden tasarlanmış ve günümüzde restoranlara ve tavernalara ev sahipliği yapıyor.

Ladadika sokakları

Ladadika sokakları

İstanbul’a dönüş için otobüs saat 21’de hareket edecek ve otelden ayrılırken emanete bıraktığımız eşyalarımızı almak için gün batmadan otele dönmeyi planlıyoruz. Hemen öncesinde de Beyaz Kule’ye tırmanıp şehri fotoğraflamak istediğimiz için günün geri kalanını kafelerde ve sahilde geçirmeyi tercih ediyoruz.

Bu hafta sonu şehirde düzenlenen bir de müzik festivali olduğu için Nikis Caddesi oldukça hareketli ve renkli.

Beyaz Kule’nin giriş ücreti 3 euro ve audio-guide isterseniz bunu bilet alırken sormanız gerekiyor. Gişenin üzerine asılmış kağıtta “İngilizce audio-guide vardır” yazsa da ne bilet satan abla sordu ne de katlarda gezerken birisinin kulağında gördüm. Kulenin içindeki geniş rampalardan altı katı da kolayca tırmanıyor ve her katta açılmış küçük sergi salonlarını geziyoruz. Helenistik dönem, Roma dönemi ve Osmanlı dönemi gösteren bu küçük müzedeki dipnotlarda sadece Yunanca açıklamalar var ve binlerce yıl geçmişe uzanan bir tarihin resimlerine, fotoğraflarına bakıp bakıp geçiyoruz.

Beyaz Kule'den Nikis sahil yolu manzarası

Beyaz Kule’den Nikis sahil yolu manzarası

Herkesin ağız tadı farklı olsa da Selanik’de İstanbul’dan eksik bir tat görmek zor; örneğin tatlıcılarda her tür kadayıfı ve baklavayı bulabilirsiniz. Kokoreççi veya simitçi ararsanız, onlar da var. Hatta seyyar simit, pamuk şeker, kızarmış mısır ve çerez tezgâhlarının sahil boyunca yan yana sıralanmış; sanki İstanbul’dayız!

Selanik mutfağı deniz ürünleri, bol kepçe dondurmaları ve özellikle arayıp bulduğumuz tek adres olan Venizelou Caddesi, 54 numaradaki Nikiforou Pastanesi’nin efsane lezzeti “Galaktoboureko” (aşina olduğumuz benzeri “laz böreği”) ile oldukça başarılı. Oldukça küçük ve iki tezgâhın ancak sığdığı bu tarihi pastanede oturacak masa bile yok ve sadece paket servis yapıyor.

|Damak tatlarının genetik yatkınlıkla da alakalı olduğunu düşündüğümden, bu muhallebili tatlıyı yerken Bizans dönemi, Trabzon Rum yönetimi dönemi ve Kilise rahiplerinin icadı Pastel de Nata tatlısının ev sahibi Portekiz’deki reform hareketleri arasında da bir ilişki arıyorum. Fikri olan varsa yorum ekleyebilir veya ben bir ipucu yakalayabilirsem konuya tekrar dönerim.|

Yunan kahvesi ve Galaktoboureko tatlısı

Yunan kahvesi ve Galaktoboureko tatlısı

Tatlıdan da aldığımız enerji ile doğruca önce otele oradan da taksi ile garda bizi bekleyen otobüse yetişiyoruz. Pazar gecesi trafiğinde yolculuğumuz beklediğimizden uzun sürüyor. İstanbul plakalı ve Türk şoförlü bir araçla dönmüş olmamıza karşın otobüste gene iki İstanbullu sadece biz varız. Bizim ve bizi takip eden diğer Alpar yolcuları ise, dünyayı gezen Brezilyalı bir çift, Kavala’dan aramıza katılan Güney Çinli bir gezgin ve İskece’den yaz okulu için İstanbul’a gelen iki otobüs dolusu ilkokul-lise öğrencisi. Önce Yunan sonra Türk gümrüklerindeki muamelelerin tamamlanması iki saat sürüyor. Bu esnada Yunan tarafındaki duty-free dükkanında oyalansak da, Pazartesi sabahına uykusuz başlamanın sıkıntısını ancak çay yanında Kavala kurabiyeleri ile yapılan bir ofis kahvaltısı hafifletebiliyor.

Selanik’e tekrar gelirsem pazar yerlerindeki tezgahlar, dükkanlar arasında kaybolmak ve eski Ano Poli mahallesinin tüm sokaklarını gezmek isterim.

Beyaz kuleyi geçip de batıya, fuar alanına doğru çıkarken tek bilet ile gezebileceğiniz iki tane daha müze var ve bu müzelerin klimalı ortamı Pazar gününün öğle sıcağına tercih edilebilir: Bizans Kültürü Müzesi ve Selanik Arkeoloji Müzesi.

21-22 Haziran 2014