Şehirlerin de insanlar gibi bir enerjiye sahip olduğuna inanıyorum ve bazılarını daha ilk görüşte çok sevip tüm sokaklarını arşınlamak isterken bazılarını sadece bir durak olarak görüyorum. Kimisini de eve döndükten sonra çok özlüyor, oralara tekrar gitmek istiyorum…Eski Yugoslavya topraklarındaki 12 günlük seyahatimi rakamlar ile özetlersem; iki kez uçağa, üç kez trene, üç kez katamarana ve üç kez otobüse bindim, 3 ülke sınırından geçtim ve 10 şehir gördüm.

İçimde yeni bir yolculuğun heyecanı hissettiğim dakikada haritayı açıyor ve mevsimi de göz önüne alarak gitmek istediğim bölgeyi seçiyorum. Uçuş takvimi ve bütçesi için civar şehirlerden İstanbul’a gidiş ve dönüş araştırıyorum. Optimal biletleri yakaladıktan sonra, sıra uçacağım iki şehir arasındaki rotayı elime kalan gün sayısına göre çizmeye geliyor. Şehirler arası ulaşım imkanlarını da araştırdıktan sonra duraklayacağım tüm şehirleri belirliyorum. Şehirler arası yolculuklarda, mümkün olduğunca ışığın fotoğraf için elverişsiz olacağı gece ve gün ortası saatlerini tercih ediyorum.

Seçtiğim şehirlerdeki konaklama alternatiflerini ve yapılacaklar listelerini de gözden geçirdikten sonra rotam ve bütçem nihayetleniyor. 

Dalmaçya kıyılarını görmek üzere çıktığım bu yolculuğun da ilk fikri ile ilk günü arasında geçen on günde planlarım günden güne değişti, şekillendi. Ortaya çıkan istikamet ise şöyle: Saraybosna, Mostar, Dubrovnik, Korçula, Hvar ( ve Stari Grad), Split (ve Trogir), Zagreb ve Ljubljana!

Genç ve Avrupalı ülkeler ziyaret ettim. Sayılı gün de olsa, bağımsızlıklarını henüz 90’lı yıllarda, tüm “modern” dünyanın canlı yayında televizyon izleyicisi olduğu savaşlar sonrası kazanmış yüreği genç insanların arasına karıştım. Yaralı şehirler gördüm; sabah uyandıklarında evlerinin önünde arkadaşlarının, ailelerinin mezarları ile yüzleşen, o günleri ne konuşmak ne de unutmak isteyen insanlar ile tanıştım. 1960’lardan günümüze uzanan kayıtlar izledim, fotoğraflara baktım. Eskici pazarlarında gezdim. Gazetelerden bazı manşetler ve fotoğraflar hatırlıyorum; küçük bir kız çocuğunun günlüğü gazetede yayınlanıyordu mesela. Küçük kız belki o sırada halen devam eden savaşta tek bir kurşun ile hayata veda etmişti ama biz günlüğünden bir sayfa okuyorduk…Dünya’da savaşlar hala devam ediyor ve ben dün hatırladığım savaşın başkentinde, bugün gül serpiştirilmiş barış içindeki sokaklarında; savaşın bir köşede kaderine terkedilmiş bir kara kitap sayfası olmadığını belgeleyen, renkli resimli videoları izlerken “umut tüneli”nde 25 metre yürüdüm!

Pazarlar ve çarşılar gezdim. Taze taze Akdeniz meyveleri yedim, kivanoyu sevmedim.

Balkanlar'ın leziz menüsü!

Balkanlar’ın leziz menüsü!

Bit pazarında, zamanında sahaflarda eski Özbek kitaplarını Kiril alfabesinden Latin alfabesine tercüme etmiş Hırvat bir amca ile tanıştım.

Üç toplumun damak tadının da kelimelerinin de bize ne kadar yakın olduğunu farkettim.İster börek deyin ister “bürek”; yanında da “çay” isteyin; üç ülkede de hatta İstanbul’da da menü değişmiyor!

Dantel örtülü tepsilerde ikram edilen kahve içtim; saatimi yatağımın başucundaki dantel örtüsünün üzerine bıraktım. Yıkadığım çamaşırlarımı taş evlerin pencerelerini dolaşan makaralı iplere astım.

Balkanlar'da çay keyfi!

Balkanlar’da çay ve kahve keyfi!

Adriyatik kıyılarının dibi görünen tertemiz denizlerinde serinledim ve Hırvatistan güneşinin keyfini çıkardım. Doğan güneş ile aydınlanmış adalara ulaştım, gün batımının kızıllığında sahilde yürüdüm.

Lavanta kokusuna bulanmış Unesco şehirlerini arşınladım. Dalmaçyalıların korsan tarihine ve küçücük bir kasabanın taş evlerinin bile nasıl hem korunup hem de ev sahipliğine devam edebildiğine şahit oldum. İtalyan gezgin Marco Polo’nun kovalamaca oynadığı sokaklarda dolaştım. MÖ 3. asırda Yunanlılar tarafından kurulmuş ve bugün Avrupa’nın en eski kasabalarından birisi olan Faros ile Rum İmparatorluğu’na iki yüzyıl ev sahipliği yapmış Trabzon Faroz sahili arasındaki isim benzerliğine şaşırdım.

Üç farklı para birimi kullandım. İlk günlerde TL’ye göre daha değerli (BAM veya KM: Bosna Hersek para birimi) ve sonrasında daha değersiz (Kuna: Hırvatistan para birimi) arasında sürekli hesap yapmaya çalışıp biraz bocalasam da en güvenli ve kayıpsız nakit erişiminin bankamotlardan kredi kartı ile çekim olduğunu öğrendim. Bankomattan nakit çekim yaparak yanımda fazla nakit taşıman gerekmedi, komisyonculara kur farkı ödemedim (banka hesabıma günlük merkez bankası kuru üzerinden yansıdı; her bankada veya kartta farklı özellikler olabilir) ve de ihtiyacın kadar çekim yaptığım için dönüşte elinde fazla para kalmadı. Her üç ülkede de, Türkiye’deki kadar yaygın değil ve özellikle konuk evlerinde ve bakkallarda, yerel restoranlarda nakit ödemeniz gerekiyor.

para_visa_para

Sağlık sigortası önemli; ufak tefek şikayetleri basit ilaçlarla geçiştirebilmiş olsam da gün gelir hastaneyi de ziyaret etmek gerekebilir; yolculuk hali!

Sıcacık bir Akdeniz akşamında trene bindim ve ertesi sabah güneş doğarken sonbaharı çoktan karşılamış, sararmış yapraklarını yağmura bırakmış bir başkente uyandım. Üşüdüm.

Trene bindim; yarısı ormanlarla kaplı bir ülkeden geçip yeşilin her tonunu saklayan dağlar arasından minyatür bir başkente ulaştım. Islandım.

Balkanlar'da sonbahar!

Balkanlar’da sonbahar!

Sayılı gün çok çabuk geçti ve oldukça sınırlı bir bütçe ile çıktığım bu son dakika seyahatin toplam maliyeti yaklaşık iki bin TL oldu (son dakika uçak biletleri ve sınırlı konaklama alternatifi dahil).

yolculuğa eşlik etmek için >>> instagram.com

hatırımda kalanlar için >>> facebook.com

Ağustos – Eylül .2014