İstanbul, güzel ama kaprisli bir kadın gibi!

Birlikte yaşamadan anlaması, uzaklaşmadan özlenmesi, birlikteyken sevilmesi pek mümkün değil. Öyle uzaktan bakmalı, sokaklarında hayran hayran dolaşılmalı ama sihrine kapılıp çıkmazlarında sürüklenmeden uzaklaşmalı. Ha olur da kalıcı iseniz derinlerine, binlerce yıl gerisine gitmenizi ve günün modalarına inat bu şehrin topraktan sevmenizi öneririm.

İstanbul Gezginleri’nin fikir sahipleri, tetikleyicileri güzel insanlarla tanışmak ve “İstanbul”u paylaşmak için günün birinde siz de buyurun gelin!

Bildiğim, yeni öğrendiğim ve unutmak istemediğim; her İstanbul severin, soluyanın aklında, fikrinde bir duymuşluğu, okumuşluğu olması gerektiğini düşündüğüm dipnotları aklıma düştükçe ve fırsat buldukça eklemek istiyorum.

Turistlerin de yerlilerin de en çok şaşırdığı gerçek ile girizgah yapmak gerekir ki İstanbul denen efsane sur içinde başlar. Yedi tepede geçen tüm masallar sadece sur içindeki tepeler üzerindedir ve her birinin üstünde de önemli bir cami veya saray yer alır: Koca Mustafa Paşa tepesi, Edirnekapı tepesi, Yavuz Selim tepesi, Fatih tepesi, Beyazıt tepesi, Çemberlitaş tepesi ve hanedan saraylarına da ev sahipliği yapmış Sultanahmet tepesi. Velhasıl, Topkapı Sarayı da Topkapı semtinde değil Sultanahmet’dedir.

İstanbul’un suları ve su yolları: 

İstanbul’un tek su kaynağı Bayrampaşa deresinin ince suyu ve yeterli değil. Ancak Kuzey ormanlarından, tarihi su yolları üzerinden taşınan sular ile İstanbul değirmenini döndürmeye çalışan Bizanslılar döneminde üç tip sarnıç inşa edilmiş.

  1. Suyu biriktirmek/dinlendirme/güneşlendirme/temizlenme/havalandırmak için Açıkhava havuzları/sarnıçları yüzyıllarca su havzası olarak kullanılınca Osmanlı tarafında bereketli topraklar olmuş ve Çukurbostan olarak anılmış. Burada biriken su, kemerler ile yer altı sarnıçlarına aktarılmış.
  2. Yeraltı sarnıçlarına su ya kemerlerden ya da yağmur suyunun damlayarak içerde birikmesine imkan tanıyan malzeme ile inşa edilmiş tavandan ulaşmış: Yerebatan Sarnıcı
  3. Yer üstü sarnıçları: Zeyrek sarnıcı

İstanbul’a akan tek akarsu kaynağı Bayrampaşa Deresi olunca şehir merkezi de bu kaynak etrafına kurulmuş. Dönemin egemeni Ortodoks Kilisesi de bu bölgeye yerleşmiş ve bugün gördüğümüz pek çok kilisede hala aktif akan ayazma çeşmelerini (kutsal su) sahiplenmiş. Çeşitli mucizeler göstermiş ve kutsal emanetlere ev sahipliği yapmış kiliselerde akan, Ayvansaray’daki BlakhernaGülhane’deki Hodegetra Ayazması gibi  ve İstanbul’daki en önemli üç ayazma arasında sayılan Balıklı Ayazmasının hikayesi 5. yüzyıla dayanıyor. Henüz bir Bizans askeri olan 1. Leo, dolaşırken çok susar, yolda rastladığı yaşlı ve kör bir amcaya yakınlarda su bulup bulamayacağını sorar. Gaipten duyduğu bir sese uyup, topraktan çıkan suyu yaşlı amcanın gözlerine sürdüğünde amcanın gözleri açılır. Suyun kutsallığına kanaat getiren asker İmparator olunca buraya bir ayazma inşa ettirir. Yıllar sonra 1. Justinianos, Ayasofya inşasından artan malzemelerle ayazmayı onarır ve çevresini iyileştirir. Kilise Meryem Ana’ya adanmış ayazma ve kilisesi zaman içinde tahrip olmuş ve defaten inşa edilmiş. 1830’lu yıllardaki yeniden yaptırılacak iken civardaki iki mezarlığın cemaati Rumlar ve Ermeniler arasında bir çekişme olmuş ve kimin yaptıracağını hükme bağlamak için horoz dövüşü yapılmasına karar verilmiş. Bugün kilise girişindeki dövüşen horoz simgesi de dövüşü kazanan Rum cemaatini simgeliyor.

Ayazmaya “Balıklı” isminin verilmesinin hikayesi ise 1453’e dair. Kuşatma altındaki şehirde, ayazma kenarına mangalını kurmuş balık kızartan rahibe fetih haberi gelir. Rahip ise habere inanmadığını göstermek için bir misal verir ancak “tavadaki balıklar canlanmadıkça şehrin düştüğüne inanmam” demesi ile balıkların canlanıp ayazmanın soğuk suyuna atlaması bir olur. Bu hafta ayazma tamirata alındığı için biz içeriyi göremiyoruz ve Kilisenin sorumlusu Abdullah bey ile sohbet edip ayrılıyoruz (Kasım 2014).

Avludaki mezar taşları da enteresan. Karamanlı Rumlara ait bu taşlar, mezarlık yol yapımında bozulunca taşlar avluya dizilmiş. Enteresan olan ise taşların Grek alfabesi ile yazılmış olup Türkçe okunabilmesi.

mezarlık yıkılınca, Balıklı Rum Kilisesi'nin avlusuna döşenmiş bu mermer mezar taşında "Bu mezarda sakin Niğde İloson karyesinden (bugünkü Küçükköy köyü) meyhaneci Sava, zevcesi Vitlem yatıyor; Allah rahmet eylesin. 1897, Temmuz 21.” yazıyor

mezarlık yıkılınca, Balıklı Rum Kilisesi’nin avlusuna döşenmiş bu mermer mezar taşında “Bu mezarda sakin Niğde İloson karyesinden (bugünkü Küçükköy köyü) meyhaneci Sava, zevcesi Vitlem yatıyor; Allah rahmet eylesin. 1897, Temmuz 21.” yazıyor

İstanbul’un yaşam alanları:

Hipodromun halen ayakta kalabilen arka kapısı Cankurtaran tarafında kalıyor ve kalıntılar üzerinde bir lisenin bahçesi var.

Sultanahmet Camisi’nin inşası sırasında Hipodromun kalıntıları arasında bulunan bir taş koltuk bugün halen cami bahçesinde

İstanbul’un yolları:

  • Via Egnatia: Yedikule’nin Altın Kapısı’ndan başlayıp Selanik’den geçen, Adriyatik kenarından gemilerle İtalya’ya geçen ve Roma’ya kadar giden tarihi yol. Askeri amaçla açılmış, arnavut kaldırımlı yol Doğu ve Roma İmparatorluğu’nu birbirine bağlar.
  • Mese yolu: Altın Kapı’dan sur içine giren ve dünyanın merkezi Milyon Taşı’na kadar gelen yol

İstanbul’un taşları, sütunları:

  • Milyon Taşı zamanında 4 sütunlu bir yapı imiş ancak bugüne sadece bir sütun kalmış; Roma’da da aynı amaçla kurulmuş bir taş var ama günümüze ulaşmamış.
  • Gülhane Parkı’ndaki Gotlar Sütunu, İstanbul’un en eski anıtı kabul edilmekte.
  • İstanbul’u akrebe, böceğe karşı koruduğuna inanılan Yılanlı sütun, Byzas’ı Körler ülkesinin karşısına gönderen kahinlerin manastırı, Yunanistan’daki Delfi Manastırı’nın önünden getirilmiş.

İstanbul’un insanları:

  • Teba-i Sadıka: Ermeniler (özellikle 18. yy’da Kazaz Artin Bezciyan’ın devletin en üst düzey “Tasvir-i Hümayun Nişanı” ile ödüllendirilmesi (Osmanlı tarihinde bu nişanı alabilmiş tek gayrimüslim)

İstanbul’un mezarları:

Taşınmadan önce şehri görme fırsatım olmamıştı; ve ilk kez geldikten bir hafta sonra bayram tatili için Ankara’ya dönmüştüm. Anadolu iklimine alışık her bünye için pastırma yazına denk gelmiş bir hafta, cazip bir sıcaklık ve güneş sunuyor; ilaveten her yerin inşaat alanı gibi olması (Taksim’de metro durağı, Kabataş’da tramvay inşaatı vardı) ve her yerin yeşil(!) olması (Ataköy-Etiler istikametinde E5 üstünden gittiğiniz rotayı düşünün, mevsim 2003 Kasım: Bakırköy Devlet Hastanesi, Topkapı Mezarlığı, Edirnekapı Mezarlığı, Şişli Mezarlığı ve Zincirlikuyu Mezarlığı; bu kadar çok insan için bu kadar çok mezarlık!) enteresan gelmişti.

Şehri tanıdıkça görüyorum ki, binlerce yıllık bir “başkent”den bahsederken mezarlıkları da tanıyabilmek gerekmiş. 

  • Silivrikapı’dan içeride, İç sur dışı sur arasında kalan peribolos bölümünde, bilimsel adı ile “hipoje” denilen mezarlık odasının önündeyiz, yani bir yada dört odalı girişi gizli yer altı mezarı. 

Hipojeler eski kültürlerde Mısır, Yunan, Roma ve Mezopotamya kültürlerinde görülmekte. Genel olarak, yer altında veya kayaların içine oyulmuş olarak; yer üstünde ise inşa sonrası üzeri toprakla örtülmüş tepecik şeklinde bulunabilir.

Bugün gördüğümüz Bizans Hipojesi 1989’da surlar restore edilirken keşfedilmiş ve MS. 4. yüzyıla tarihlenmiş. Bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi korumasında olan tarihi hipojedeki mezarında kral mezarı olduğu söyleniyor, değilse bile içerideki lahittin estetiğini gördüğünüzde dönemin önemli bir üst düzey yöneticiye ait olduğu aşikar. Surlar boyunca başka mezarlar da varmış ama bugüne başka ulaşan olduğu bilinmiyor (Kasım 2014).

Restorasyondan sonra açığa çıkarılmış olan mezar hırsızların da hedefi olmuş ve duvarları delinerek içeriyi kaplayan mermerler çalınmış. Satılmadan yakalan tarihi eserler İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne teslim edilmiş ve bugün içeride gördüğümüz kabartmalar aslında birer kopya.

Kalabalık sayılabilecek bir ekiple gidip ancak fener yardımı ile görebildiğim birkaç metrekarelik mezar odası, restore edilmiş duvar resimleri ve kabarmalar görülmeye değer. Gelen geçen turistlerle durumun farkına varmış ve 1600 yıl önce inşa edilmiş odayı evi kabul etmiş, içeride yaktığı ateş ile yemek pişirmeye ve ısınmaya çalışan abiyi selamlayıp surlardan içeri, sokak boyunca devam ediyoruz.