Bugüne kadar Türkiye’de bir kez seneler önce Cumhuriyet Ekspresi ile İstanbul-Eskişehir yolculuğu yapmışlığım var ama nedendir bilmem, yurt dışında eğer bir güzergahta tren seferi var ise otobüs seferi bile araştırmadan soluğu garda alıyorum. Aynı güzergahta, aynı sürede daha uygun fiyata ve daha farklı saatlerde otobüs ile seyahat etmek de mümkün! 

Dalmaçya kıyılarını dolaşarak ulaştığım Zagreb’den Ljubljana’ya giden gün içinde dört tren seferi var: Sabahtan 6:15 ve 12:35’de, öğleden sonra ise 18 ve 21 sularında. 12:35 seferi zamanında hareket ediyor ve yemyeşil  bir ülkenin kalbindeki başkente doğru yolculuğumuz yaklaşık 3 saat sürüyor.

Hareketten yarım saat sonra Dobova istasyonunda sınır geçişi için duruyoruz ve yarım saat kadar bekliyoruz. Bulunduğum vagonda yalnızım ve trende de fazla kimse yok. Önce Hırvat polisler ardından da Sloven gümrük polisleri vagonları gezerek pasaport ve vize kontrolü yapıyor. Hoşbuldum Slovenya!

Raylar genellikle nehir kenarındaki düzlüklerden geçiyor; tünellerden geçiyor; çiftliklerden ve köy evlerinin önünden geçiyor; mısır tarlaları var. İnce ince yağan yağmur tüm yolculuk boyunca eşlik ediyor.

15:15’de Ljubljana Garı’ndayım. Merkez yazan kapıdan dışarı çıkıyorum ve parmaklıkları geçince otobüs duraklarını görüyorum. Yola çıkmadan googlemaps’den baktığıma göre otel gara 1 km mesafede ve yürümeye karar veriyorum. Alternatif olarak, gar çıkışındaki caddeden geçen 2 numaralı otobüs de şehir merkezine gidiyor.

Zmajski most (Ejderha Köprüsü)

Zmajski most (Ejderha Köprüsü)

Bina korkuluklarının altından sağıma soluma bakarak hızlı hızlı yürüyor ve sokaklara karışıyorum. Otele varmadan ilk gördüğüm bankomattan para çekiyorum. Slovenya 2004’den bu yana Avrupa Birliği üyesi ve euro kullanıyor. 1991’de bir Cumhuriyet olarak kurulmuş ülkenin tarihi mitolojik döneme kadar dayanıyor ve İkinci Dünya Savaşı, Tito yönetimindeki Sosyalist dönem ve Yugoslavya’nın dağılması ile şekilleniyor.

Efsaneye göre göldeki ejderhayı yenen bir kahramanın kurduğu başkentte ulaşım çok rahat. Dört başını ejderhaların beklediği Zmasjski Köprüsü’nden geçerek eski şehir merkezine ulaşmam 15 dakika bile sürmüyor. Bir gece konaklayacağım b&b konuk evi, esasen bir öğrenci yurdu imiş. Alt kattaki restoran bölümünde kayıt işlemlerini tamamlıyor ve dersliklerin bulunduğu iki katı çıkıp çatı katındaki odama yerleşiyorum. Kale manzaralı üst kat çok sade ve fonksiyonel eşyalarla döşenmiş. Ev sahipliği yapan gençlerin anlattığına göre emeklilik sonrası üniversiteye geri dönmüş erişkin öğrenciler grubu Eylül ayında bir seyahatte olduğundan odaların çoğunda turistler var ve koridorlar sessiz.

Ljubljana küçücük bir başkent ve bu güzel ülkede birkaç gün kalacak iseniz alternatif rotalar arasında güneyde Postojna Mağarası ve Predjama Kalesi, batıda göller yer alıyor.

Mağaraya gitmek için belirli saatlerdeki otobüsü veya treni tercih ederseniz, yaklaşık bir saat sonra ulaşacağınız Postonjna durağından ücretsiz shuttle ile mağaraya ve gene orada alacağınız ortak bilet sayesinde mağara çıkışında da ücretsiz olarak Postojna kalesine bir buçuk saat süren bir yolculuk yapabilirsiniz. Turizm ofisinden aldığım broşüre göre; Ljubljana garından Postojna’ya doğru tren saatleri 9:36, 10:40 ve 13:12, otobüs saatleri 10:10, 11:00, 11:30, 12:00 ve 13:30. Mağaradan Kale’ye ücretsiz shuttle saatleri ise 13-17 arası her saat başı olarak listelenmiş.

Şehirdeki ikinci günümde turistik olarak daha bilinir Bled Gölü’ne ve yolun devamında da daha çok yerli halkın tercih ettiği Bohinj Gölü’ne gitmeyi düşünüyorum. Otele kayıt işlemleri sırasında bu göllere nasıl gidebileceğimi de soruyorum. Garın yanındaki otobüs durağından 6 veya 7 numaralı otobüs ile yaklaşık bir saatte gidiliyormuş. Ev sahibem, “otobüslerin önünde “Bohinj” yazar seni yanıltmasın, ikinci durakta ineceksin; ilk durak Bled Gölü’nün üst tarafında, ikinci durak ise şehir merkezinde” dedi. Aynı otobüs sonrasında da Bohinj Gölü’ne devam ediyor. “Bled Gölü çok küçük zaten, ne yapacaksın ki orada” diye de fikrini aktarmayı ihmal etmedi. Gel gör ki, ilk gün ikindi saatinde vardığım şehirde yağmur beni esir ediyor ve akşamüstü yaptığım kısa ve ıslak gezinti dışında şehirde hiçbir yer göremiyor, tek bir fotoğraf çekemiyorum. Bu durumda, buz devrinden miras Bled Gölü’ne gitmek de bir sonraki seyahate ev ödevi kalıyor. İş dünyasının da dinlenme ve kamp amacı ile tercih ettiği doğal bölgede pek çok aktiviteye ilaveten iki notum daha var. Gölün ortasındaki kayalıkta bir kilise var ve buraya bot ile veya kıyıdan kiralayacağınız sandal ile geçebilirsiniz. Adadaki kilise inşa edilmeden önce de burada mitolojik aşk ve bereket tanrıçası Ziva’ya adanmış bir tapınak olduğu anlatılır. Adaya 99 basamak ile çıkılır ve geleneklere göre yeni evlenen adam karısını en üst basamağa kadar taşır. Bu esnada gelinin ise hiç konuşmaması gerekir. Kasabanın ünlü Kremna Rezina pastası da denenmeli!

Odanın cam tavanına vuran yağmur sesi eşliğinde şehir haritasını inceliyorum. Turistik noktalar işaretlenmiş ve ben de bunlar içinden öncelikle görmek istediklerimi işaretliyorum. Yağmur azalmasını fırsat bilip bir şeyler yemek için akşam gezmesine çıkıyorum.

tarihi Belediye Binası

tarihi Belediye Binası

Bugün 2 Eylül, henüz saat akşam sekiz ve yağmurlu havanın sıcaklığı şimdiden 14 dereceyi gösteriyor. Oteldeki kızlara göre bu yaz, alışmadıkları kadar yağmurlu geçmiş; “tüm yaz boyunca bir gün açtı bir gün yağdı” diyorlar.

Bu güzel şehirde henüz kısa bir keşif yapıyorum. Binalar eski olabilir ama altlarındaki vitrinler tasarım eseri, sanki şehirdeki her şey renkli bir biblo gibi; gel fotoğrafımı çek diye sesleniyor. Eski Belediye Binasını geziyorum ve Kırmızı Kilise’nin arkasından caddeye çıkıyorum. Kırmızı ışıkta beklerken daha bir iki dakika önce 17. yüzyıl dönemi evlerin önünde, taş sokaklarda yürürken şimdi betonarme, ışıl ışıl yüksek binaların önünde trafikte beklediğimi, bir Avrupa başkentinde olduğumu farkediyorum. Ertesi gün de aynı sokaklardan geçeceğim ve şehir mimarisi, kendi içinde bir bütün gibi korunmuş ve yaşatılıyor. En azından benim gözümü yoran, aklımı çelen bir aykırılık, çirkinlik görmüyorum. Nehir kıvrımının ortasındaki tepede yükselen ortaçağ kalesi tüm şehirden görülebiliyor. Otobüs ağı yaygın görünse de düz ayak şehir merkezindeki her yer yürüme mesafesinde.

Tüm gece devam eden yağmur sabaha durmuş ve kahvaltı saatinden önce uyanarak sessiz sakin sokaklarda dolaşmaya çıkıyorum. İşe giden insanlar yeni yeni sokaklara çıkmakta ve Pazar yerindeki tezgahlar henüz yeni yeni kurulmakta. Çoğunluğu ormanlar ile kaplı ülkede ağaç endüstrisi de gelişmiş tabi ve hediyelik eşyaların çoğu ahşap üzerine işlenmiş. Pazarda sepetçiler geniş bir alan tutuyor. Kışın da sert geçtiği belli olan iklimde, el işi kazaklar, patikler de oldukça rağbet görüyor.

Yolculuğumun son iki gününü iki kat tshirt üstüne yağmurluk ile geçiştirmeye çalışsam da kazaklar ve montlar çoktan tezgahlardaki yerini almış.

tarihi Gornji meydanı

tarihi Gornji meydanı

Henüz sakin olan şehrin sokaklarında, meydanlarında geziyorum. Kırmızı Kilise’nin (St Francis Kilisesi) önündeki heykel, Preseren isimli romantizm akımının taraftarı olan ulusal şaire ait. Yolculuk öncesi aldığım notlara göre şairin baktığı yöndeki bir binanın üzerinde sevgilisi Julia’nın kabartma bir büstü varmış ama ben göremedim. Köprülerden ve meydanlardan geçerek kahvaltı için otele geri döndüm. Yağışlı bir günü ormanda veya göl kenarında geçirmek için uygun kıyafetlerim olmadığından riski göze alamadım ve günü şehirde geçirmeye karar verdim.

Şehri şekillendiren su kanallarının, yaya yollarının mimarisi Romalılar dönemine kadar geriye gidiyor. Eski Belediye Binası’nın bulunduğu cadde ve buraya çıkan sokaklar, Mestni meydanı ve Gornji meydanı Sloven mimarisini ayırt edebilmek için fikir verecektir. Bol yağışlı bir iklimde, dik inen ama ön pencereye doğru da bir korkuluk yapan çatı modeli; ve yan dik çatılarda kışın yağan karın birikip birden düşmesini önlemek için basamak basamak eklenmiş kancalar benim ilk dikkatimi çeken detaylar. Nüfusun çoğunluğunun Katolik olduğu başkentte, önemli bir mabed olan St. Nicolas Katedrali bronz kapı işlemeleri ve tavan resimleri ile farklılaşıyor, görülmeli!

Yeni bir şehre ulaştığımda, turizm ofisleri ve hediyelik eşya dükkanları ve kartpostal askıları şehir için fikir aldığım duraklar. Bir şehrin nesi ünlüdür, nesi yaygındır, nasıl fotoğraflar popülerdir inceler, haritada işaretlenmiş duraklar veya alternatif rotalar için broşürlerin hepsini okur, bilgi içerenleri toplar ve eve öyle dönerim.

Kaleye çıkıyorum. Kaleye, sonbahar kokan çok güzel bir orman patikasından yürüyerek ve bisiklet ile ücretsiz olarak çıkabileceğiniz gibi meydandaki asansör ile de birkaç dakika içinde ulaşabilirsiniz. Tek yön, sadece iniş-çıkış, asansör ve müze-sergi girişleri (8 euro), ilaveten kostümlü gösteri için farklı bilet alternatifleri var.

Kalenin içi biraz labirent gibi, sergi salonları ve müze bölümleri arasında dolaşırken haritadan her kuleye tırmandım mı, her koridordan geçtim mi diye kontrol etme ihtiyacı duyuyorum.

İkinci Dünya Savaşı’nda esir düşen askerlerin zindanlarında, National Geographic ödüllü fotoğraflarının sergilendiği salonlarda geziyorum. Tarih bölümü interaktif olarak tasarlanmış. Sergilenen eserler Ulusal Müze’den getirilmiş ve ekranlar üzerinden tarihi bilgileri okuyabilir, videolu anlatıları izleyebilirsiniz.

Ljubljane Kalesi'nden şehir manzarası

Ljubljane Kalesi’nden şehir manzarası

Kale’de yaklaşık üç saat dolaştım ve kısa sürede o kadar çok bilgi yüklemesi yapınca günün devamında Ulusal Müze’ye tekrar uğramadım (Kale’de aldığım tarih notları da internette biraz araştırdıktan sonra ayrı bir özet olarak anlatmaya çalışacağım).

Öğle saatinin rehavetini Kırmızı Kilise’nin devamında nehre paralel sokaklarda çok güzel kafeler ve yerel yemekler yapan küçük restoranlar var. Öğle saati rehavetini üzerimden atmak için sokak başına gerilmiş iplerde eski ayakkabıların sallandırıldığı renkli bir sokakta ilk gördüğüm kafede duraklıyorum. Kahve yanında bir dilim Bajadera enerjimi tekrar yükseltiyor. Ev yapımı bu cevizli pastanın tarifi Hırvat asıllı imiş!

Günün geri kalanında, nehir kenarında haritayı evirip çevirirken tanışığım İtalyan bir arkadaşla dolaştık. Enrico, karavanı ile dünyayı geziyor, sevdiği yerlerde aylarca konaklıyor ve gitar çalıyormuş. Karavanda yaşayan bir gezgin için Türkiye hakkında ilk sorduğu sorunun benzin fiyatı olması küçük bir detay olmasa gerek! Türkiye’de de yaklaşık on bin km yol kat etmiş ve iki ay kadar Sultanahmet’de kalmış. Hopa ve Erzurum ise gün içinde bahsettiğimiz diğer şehirler. Altı aydır Ljubljana’da yaşıyormuş. İtalya, Hollanda gibi diğer Euro bölgesi ülkelere göre daha ekonomik olan Slovenya’da da fiyatlar günden güne artıyormuş ama  çok daha huzurlu ve sakin bir ülke olduğu için burada kalmaya devam edeceğini anlatıyor.

Ulusal Kütüphane’nin at başı şeklindeki kapı kolu ilgimi çekiyor. İçerideki siyah mermer sütunlar ve kapı süsleri de etkileyici. Okuma salonuna ise ancak üye kimliği ile giriş yapabiliyorsunuz ve içeriye bakmaya çalıştığımızı farkeden görevli bayan bizi uyarıyor.

Tromostovje (Üçlü Köprü)

Tromostovje (Üçlü Köprü)

Sloven mimar Plecnik’in bugün müze olan evine doğru yürüyoruz. Restorasyon nedeni ile 2015 baharına kadar kapalı imiş. Enrico’nun karavanı da buralarda, nehir kenarında bir park yerinde ve şehir merkezine yürüyerek on dakika mesafedeki bu bölge bile çoktan şehrin karmaşasından uzaklaşmış farklı bir huzura sahip. Bu şehirde sadece nehir kenarında dolaşarak bile dinlenebilir, nehir kenarında rengarenk tasarlanmış bir kafede mola verebilirsiniz.

Akşam yemeği için otele de daha yakın Krekov meydanına geliyoruz. Tam da köşede şık bir restoran var ve çorbaları gayet başarılı. Ağız tadıma uygun leziz bir et suyuna şehriye çorbası içmek içimi ısıtıyor. Kışı erkenden karşılayan diğer bir ülke Ukrayna’da da çorbayı çok sevmiştim.

Caddedeki marketten uçak saatine kadar atıştırmalık bir şeyler alıyorum. Otelden çantamı alıyor ve otogara doğru bu kez farklı bir rotadan yürüyoruz. Enrico bana Atatürk’den bahsetmeye başladığında önce şaşırıyorum. Onun gibi diyor, bir lider öğretmen Metelko; Sloven dilini geleneksel alfabe yerine daha fonetik ve günlük kullanıma uygun şekilde yaygınlaştırmak için çalıştığından bahsediyor. Anladığım kadarı ile konu biraz daha karışık ama bu kısa girizgahın ardından devamını da araştırıp öğrenmek ve enteresan dekoru ile dikkat çeken bir hostela ve farklı tarzda klüplere ev sahipliği yapan Metelkova Mesto bölgesinde de daha çok vakit geçirmek gerek!

Uçağım 23:45’de ve şehir merkezinden 20 km mesafedeki havaalanına gitmek için üç alternatif bulunuyor. Taksi yaklaşık 30-35 euro tutarmış. Shuttle servisi varmış ve bunun için gün içinde telefon ederek (+386 51 321 414) rezervasyon yapmak gerekirmiş (ücreti 9 euro). Toplu taşıma olarak ise otogardan saatte bir hareket eden 28 numaralı otobüs var. Son otobüs seferi hafta içi saat 20:10’da ve ücreti 4,10 euro. Şehir merkezinden sonra birkaç kasabada duruyor ve yaklaşık 50 dakika sonra havaalanının önündeki otobüs peronuna park ediyor.

Daha fazla fotoğraf ve dipnot için >>> facebook.com

Metelkova Mesto bölgesinde bir hostel

Metelkova Mesto bölgesinde bir hostel

2-3 Eylül 2014