Arkadaşlarla fotoğraf çekmek için İzmir’in etrafında, köylerinde dolaştığım olmuştu ama şehir merkezine hiç gitmemiştim. En güzel bayram gününde bu güzel kentte olacağım için heyecanla yola çıktım.

Uzun bir sabah kahvaltısının ardından Urla meydanından ilk geçen “ekspres” minibüste bir yer kaptım. Urla-İzmir arası yaklaşık 45 dakika sürüyor ve dolmuş ücreti 4 TL.

Biraz sahilden biraz da otobandan gittikten sonra binalar yükselmeye cadde genişlemeye başlıyor. Son durak Üç Kuyular Aktarma merkezi. Buradan başka bir dolmuşa binerek şehir merkezine gidebilirmişim.

Saatime bakıp az kaldı diye düşünürken arka koltuktan bir hanım “metroda inecek var!” diye sesleniyor. İzmir’de metro olduğunu bilmiyordum; hatta İzmir hakkında hiçbir şey bilmiyordum.

Dün gece telefon üzerindeki Google maps uygulamasında bir kaç aşina yeri işaretlemiştim ki gün içinde gezerken (internete bağlanmadan) harita üzerinden takip edebileyim. Kordon boyunca; Alsancak İskelesi ve Urla’nın her yerinde asılı Cumhuriyet Bayramı kutlama afişlerinden gördüğüm Gündoğdu meydanı), Pasaport, Konak iskelesi ve şehrin sembolü Saat Kulesi, Kemeraltı Çarşısı ve Tarihi Asansör.

Yolcuların çoğu gibi ben de bu durakta indim (Fayrettin Altay). İstasyona inince tekli, ikili, üçlü veya doldurarak kullanmak için İzmir Kart (6 TL) alabilirsiniz. Şehir merkezine gidişte ve akşam otogara gidişte kullanmak üzere ikili kart aldım (6,5 TL). Aktarma yapacak veya farklı araçlara binecek iseniz İzmir Kent Kart almak daha avantajlı olabilir. Bu durumda aktarma da yapabileceğiniz bilet ücreti 2 TL oluyor. Farklı toplu taşıma alternatifleri için buraya bakabilirsiniz.

İsmet İnönü Sokağı ve tarihi İzmir konakları

İsmet İnönü Sokağı ve tarihi İzmir konakları

Hava bugün ne bayram ne de deniz havası; hem kapalı hem de serin. Metrodan Çankaya Durağı’nda iniyorum. Sanki Eminönü meydanına gelmişim; eski binalar, kalabalık, karmaşa. Nerede bu güzel İzmirliler?

İzmir’de olduğumu, belediyenin kırmızılı simitçi arabasının üzerinde “Gevrekçi” yazdığını görünce anlıyorum! Bu “gevrekçi” arabalarında satılan domatesli-biberli sandviçlere “kumru” denir imiş ama öğleden sonraya ya bitmiş ya da taze kalmamış olurmuş. İzmir ayak-üstü mutfağında bir de “bayoz” var ki, sabah fırından taze taze alınır ve haşlanmış yumurta ile yenirmiş. Alacaklıyım.

Deniz kenarına doğru yürüyorum; Kordon boyundan Konak meydanı’na kadar yürümek niyetindeyim. Sağa doğru dönünce Pasaport İskelesi önündeki askeri geçiş ile karşılaşıyorum. İşte bayram coşkusu! Pasaport İskelesi ile Cumhuriyet meydanı arasındaki cadde boyunca birikmiş kalabalığın arasına karışıp önce marş söyleyerek geçen askerleri sonra bando takımını izliyorum. Meydan hayli kalabalık; alt caddeden motorcular geçerken paralelindeki ana caddeden renk renk eski model arabalar geçiş yapıyor.

Kalabalık dağılmaya başlayınca meydanda oturacak bir yer buluyor ve İstanbul dönüşümü planlıyorum. Otobüs ile döneceğim ama servise nereden bineceğimi ve yolun kaç saat süreceğini henüz bilemiyorum. İstanbul’un nerede ise her semtinde otobüs yazıhanesi var iken İzmir’de öyle görünmüyor. Bir servis güzergahlarında yazan semt isimlerine bir haritaya bakayım derken Basmane meydanından servis geçtiğini ve oraya da metro ile gidebileceğimi buluyorum. Puslu ve serin havayı, yarın sabah işe gideceğimi düşünerek akşam 18 otobüsüne biletimi alıyorum. 17:40’da Basmane’deki yazıhanede olmalıyım!

İzmir’e günü birlik gelmişseniz, bir sonraki şehre otobüs veya tren ile gidecekseniz ve gün içinde eşya taşımak istemiyorsanız Basmane durağına sabahtan uğramakta fayda var, maalesef ben akşam gidince fark ediyorum. Metro durağı garın içinde ve çıktığınızda göreceğiniz emanet dolaplarına eşyalarınızı kilitleyebilir ve böylece hafif bir gün geçirebilirsiniz. Ben ise, akılsız başın derdini ayaklar çekermiş hesabı, tüm gün, fotoğraf makinamın sırtımdaki çantasına ilaveten çek çek valizimi de beraberimde gezdirdim. Bebekleri ile seyahat edenlerin tüm gün hem eşyaları hem de bebek arabalarını taşıdıklarını düşününce, hiç de kolay değilmiş!

Basmane Garı, 2. Abdülhamit dönemi tren yolu inşaatlarının bir durağı olarak, 1876’da Fransız mimar tarafından klasist tarzda tasarlanmış. Aynı dönem inşa edilmiş Lyon Gar binası ile ikiz plana sahipmiş.

Basmane Garı

Basmane Garı

Cumhuriyet Meydanı’ndan caddeyi takip ederek ismini meydandaki Hükümet Konağı (1872)’ndan almış “Konak Meydanı”na çıkıyorum. Oldukça kalabalık.

Sultan 2. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yılında saat kulesi dikilmesi fermanı verilen illerden birisi de İzmir olmuş. 1901’de Fransız mimar tarafından yapılan 25 metre yüksekliğindeki kulenin dört tarafında da çeşme var. Kulenin üzerindeki saat Sultanın yakın ahbabı Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in hediyesidir.

Saatin 1901’deki orijinal halinde dört tarafında padişahın da tuğrası yer alırmış. 1927’de çıkarılmış, imparatorluktan cumhuriyete geçiş sürecinde resmi kurumlar ve yapılar üzerindeki saltanat izlerini silmeye yönelik hazırlanmış bir yasaya istinaden padişah tuğraları silinmiş ve bugün gördüğümüz ay-yıldız işlenmiş.

28.05.1927 tarihli ve 1057 sayılı Türkiye Cumhûriyeti Dâhilinde Bulunan bi’l-Umûm Mebâni-i Resmiye ve Milliye Üzerindeki Tuğrâ ve Medhiyelerin Kaldırılması” hakkında kanun metni, 15 Haziran 1927 tarihli ve 608 sayılı Resmi Gazete’de şöyle yayınlanmış (sayfa 2629): Madde 1: İçinde devlete mütehattim bir vazife icra, yahut hükümetin veya belediyelerin efrat ile zarurî ve kanunî olan münasebetlerini temine tahsis edilen binalarla alelumum mektep binalarında vaktiyle Osmanlı saltanatını temsil için konulmuş olan, yahut vaziyetlerine göre halen temsile delâlet eden tuğra veya armalar ve bunlarla beraber olarak sultanların medihlerini ihtiva eden kitabeler hakkında ikinci madde hükmü tatbik olunur. Bu kabil tuğra ve arma ve kitabe bulunan hususî binalar, bunlar kaldırılmadıkça veya örtülmedikçe yukarıda zikrolunan faaliyetler ve münasebetlere tahsis olunamaz.

Günümüzde bu kanunun amacını aşar şekilde uygulandığı, insanların ülke tarihinden bihaber bırakıldığı itirazı ile tamamen yürürlükten kaldırılması yönünde yasa teklifi meclise verilmiş bulunuyor.

Konak Saat Kulesi

Konak Saat Kulesi

Daha önce fotoğraflarını gördüğüm, şehrin sembolü Saat Kulesi tahminimden daha alçak (İstanbul’da Taksim Anıtı’nı ilk gördüğümde de aynı şeyi düşünmüştüm; nerede çocukluğumun Ulus Heykel meydanı…)

Kule önünde selfie çekenler, birbirleri ile şakalaşanlar derken güzel bir meydan fotoğrafı çekmek için uzun süre bekliyor ama istediğim sonucu alamıyorum. Belki aydınlık bir günde, İzmir’e tekrar gelir ve ışıl ışık bir gece çekimi yapabilirim.

Saatin hemen arkasında tek kubbeli, sekizgen bir plana oturtulmuş Konak Camisi yer alıyor. 1755’e tarihlenen caminin pencerelerindeki Kütahya çinileri dikkatimi çekiyor. Öğle namazı saati olduğu için içerisi kalabalık ama dışarıdan göründüğü kadarı ile duvarlar badana ile örtülmüş. AVM saçaklarında ve belli ki zengin ailelerin restore ettirdiği müstakil evlerde sıklıkla gördüğümüz dikenli telleri bir caminin kubbe eteklerinde görmek beni hem şaşırtıyor hem de üzüyor, güvercinlerin konmasını bu şekilde engellemek bana sadece adi bir kolaycılık olarak görünüyor. Muhakkak ki eski bir yapıdır ve özenle korunması gerekir veya kapıdan geçenin, eşikte oturanın üstüne başına piyango vurmamalıdır ancak günümüzün ilmi irfanı güvercin gübresine karşı koruyucu kimyasallar üretmekte de muktedirdir sanıyorum. Tanrı’nın mabedini, Tanrı’nın yarattığı candan korumaya kalkışmak nasıl bir adaptır, anlayamıyorum.

İzmir Devlet Opera ve Balesi binası

İzmir Devlet Opera ve Balesi binası

Bana Ankara Ulus meydanındaki Cumhuriyet dönemi mimarisini hatırlatan İzmir DOB ve Milli Kütüphane binasının önünden Arkeoloji ve Etnografya Müzesi tabelasını takip etmeye başlıyorum.

Bugün, İzmir Devlet Opera ve Balesi binası olarak kullanılan yapı 1926’da hemen yanındaki Milli Kütüphane’ye fon sağlaması için sinema salonu olarak inşa edilmiş. Neo-Klasik Türk mimari akımını benimsemiş Mimar Tahsin Sermet’in eseri tarihte dünyanın ilk sesli filminin İzmir’deki ilk gösterimine de ev sahipliği yapmış (The Jazz Singer). 1980 de Bakanlık tarafından kiralıp restore edilerek kamusallaştırılmış.

Bir köşede yol ikey ayrılıyor ve tabelayı kaybediyorum. Sorduğum kişiler de yoldan emin olmayınca eşyalarımla yokuş yukarı yürümekten vazgeçip sola sapıyorum. Müzenin resmi Bayram günü açık olup olmadığından da emin olamıyorum ama internet sayfasına baktığımda keşke bir kişiye daha yol sorsaymışım diye düşündüm. Arkeolojiye özel bir ilgim yok ama Etnografya Müzesini görmek isterdim. Alacaklıyım!

Konak Meydanı’na ve sahile oldukça yakın olmak ile birlikte, hafif bir eğim ile içeriye doğru yürüdükçe sokaklar ıssızlaşmaya başlıyor. Öte yandan binalar da güzelleşmekte! Urla’da restore edilmekte olan mimari bu sokaklarda da kendini gösteriyor. Betonarme bloklar arasında kalmış ahşap 2-3 katlı müstakil, metal çerçeveli cundalı evler. Aralarda tek tük restore edilmiş olanı da var ama çoğu terkedilmiş ve virane görünüyor.

Caddeye paralel devam ediyorum ve benim gibi İzmir’i tanımayanlar için ortam Tarlabaşı’ndan Aksaray’a gelmişim gibi! Kiril alfabesi ve Arap alfabesi ile yazılmış toptancı vitrinleri ve oradan oraya yük taşıyan hamallar…

Kestelli Sokağı ve tarihi İzmir konakları

Kestelli Sokağı ve tarihi İzmir konakları

Binalar hala çok güzel ve hava hala parçasız bulutlu; yağdım yağacak. Yürümeye devam ediyorum. Kahverengi (belli ki tarihi) Kemeraltı oklarını takip ederek İzmir’in Eminönü’ne ulaşıyorum. Daracık sokaklar numaralar ile adlandırılmış. Rastgele sokaklarda hanlar, hamamlar arasında dolaşıyorum. Abacıoğlu Hanı ve Kızlarağası Hanı en büyük hanlar.

Abacıoğlu Hanı içindeki esnaf lokantasının yemekleri de güzelmiş ama ben “büfe işi dışında ayak üstü atıştırmalık ne var?” diye sorunca; esnaf abi “Hisar Camii’nin etrafına bak” diyor.

Handan çıkıyor, sola dönüyor, iki çamaşır tezgahındaki aralıktan geçiyor, sokağın sonundaki inşaattan sağa dönüyorum. Karşımda balıkçılar ve kahveciler. 906. Sokaktaki balıkçı ve hemen yanındaki Enginar Cafe’nin fincanda pişirme Türk Kahvesi başarılı!

Fincanda kahveyi de benim gibi ilk kez duymuşsanız buyrun mutfağa! 28 yılın emektarı usta fincana önce kahve ve isteğe göre şeker koyuyor. Sıcak su ile iyice eritiyor. Fincanı ocak ateşinin kenarına yerleştiriyor ve karıştırarak pişiriyor. Bir dakika içinde mis kokulu köpüklü kahvem hazır! “Fincanlar ateşte çatlamıyor mu?” diye soruyorum. Dipleri çatlıyormuş ama anladığım kadarı ile ısıya dayanıklı sırla kaplandıklarından iç tarafta bir sıkıntı çıkmıyor.

Fincanda pişen Türk kahvesi

Fincanda pişen Türk kahvesi

Kıvamlı kahvenin sıcaklığı da salep ayarında. Birden içmeye kalkarsanız yanarsınız; önce üstündeki kaymaklaşmış köpüğü sıyırmak gerek gibi duruyor.

1592’de Aydınoğlu beyi Yakup bey tarafından inşa ettirilmiş, Kızlarağası’nın yanındaki Hisar Cami zamanında İzmir’i saran surların deniz ile buluştuğu noktada inşa edilmiş ve adını almış. Kemeraltı’nda birkaç küçük cami var ama belli ki en gösterişlisi bu cami. İçerisi loş ışıkta bile oldukça etkileyici!

Hisar Camii, Kemeraltı

Hisar Camii, Kemeraltı

Binanın girişinde asılmış 18. yüzyıl minyatürlerinden öğrendiğim üzere, Kızlarağası Hanı hemen yanındaki liman ticaretine ev sahipliği yapmak üzere deniz kenarında inşa edilmiş. Han binasının üst katı özellikle antika tutkunları, taş plak ve eski para kolleksiyonerleri tarafından gezilmeli, görülmeli!

Kızlarağası Hanı, Kemeraltı

Kızlarağası Hanı, Kemeraltı

Gün boyunca, İzmir’in tarihi semtlerinde ve Konak meydanı etrafında dolaşırken, Pasaport’daki bayram kutlamaları sırasında çok sayıda da engelli insan gördüm. Belki elimde çek çek bavulum ile ben de yürümekte zorlandığım ve algım bu yönde açıldığı için belki de İzmir engelsiz bir şehir olduğu için! Fikir vermesi için İzmir Kent Konseyi Engelli Meclisi sayfasına ve İzmir Metro’sunun engellilere yönelik hizmetlerine göz atabilirsiniz.

29.10.2014