Yağmurlu ve karanlık bir Boğaziçi sabahında İstanbul Gezginleri ile Deniz Müzesi’ni geziyoruz.

Bodrum katı ile birlikte üç katlı ve her metrekaresi farklı dönemlere ait eserlerle dolu dolu olan müzeyi halen askerlik görevini yapmakta olan bir tarih öğretmenin rehberliğinde keşfediyoruz. Tarih müfredatına ilaveten sanat tarihi eğitimi de almış ve Kayseri’de bir devlet lisesinde tarih öğretmenliği yapan rehberimiz özellikle saltanat kayıkları ve kadırgalar ile ilgili pek çok görsel detayı yorumlayarak açıklıyor. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı yönetilen müzede amatörce veya ücreti karşılığında profesyonel çekim yapmak mümkün. Kalabalık arasında fotoğraf çekememiş olmak ile birlikte Osmanlı estetiği ve donanması ile ilgili pek çok enteresan bilgi öğreniyorum.

Türk devlet adamlarının sıcak denizlere ulaşması ile başlayan müze tarihçesinde Osmanlı Devleti’nin enginlerle imtihanı, savaşları, fetihleri, zaferleri ve yenilgileri farklı boyutları ile incelenebilir. Ayrıca üst katta Atatürk’ün AOÇ’de çektiği sandallar da fotoğrafları eşliğinde sergilenmekte.

Geçtiğimiz senelerde restorasyona alınmış ve ilk bölümü 2013’de tamamlanmış İstanbul Deniz Müzesi’nin koleksiyonunda 20 bin eser olmakla birlikte müzede sadece 400 parça sergi yeri bulabiliyor; geri kalan eserler ise depoda tutuluyor. Tüm binanın hizmete açılması sonrası çoğu eserin depodan çıkarılacağını umuyorum. Toplum olarak, her fırsatta üç tarafı denizler ile çevrili topraklara evimiz der ve Akdeniz’i Osmanlı gölü ilan etmiş bir İmparatorluğu’nun mirasçısı olmakla övünürken deniz tarihi ve medeniyeti hakkındaki bilgisizliğimiz ne kadar da fena!

Müzenin giriş katındaki ilk basamaklarında Türk denizcilik tarihinde iz bırakmış komutanların büstlerine yer verilmiş. Gezimize hayatlarından çeşitli anektotlar ile başlıyoruz. Kendi adıma buradaki en önemli isimler Malazgirt zaferi sonrası İzmir kıyılarına ilerleyen, Karaburun ve Urla yarımadalarını fetheden, bugün ismi halen Özbek Köyü ile anılan Çaka bey ve Ödemiş’e bağlı Birgi Köyü‘nün kurucusu olan Aydınoğlu Beyliği’nin lideri Umur bey.

Müzede bizi ilk karşılayan ihtişamlı gemi esasında bir savaş kadırgası değil  Sultan’ın Boğaziçi ve Marmara kıyılarında gezinti sırasında kullandığı saltanat kayığı. Dokuz farklı ağaç türü ile imal edilmiş bu eserin heybeti kadar üzerindeki sedef kakmaları ve desenler de etkileyici. Bugün halen çeşitli tez çalışmalarında da araştırma konusu olan bu dev “kayığın” 4. Mehmet döneminde (1648-86) kullanıldığı biliniyor. 

Ceviz, ıhlamur, meşe, karaağaç, dişbudak, çam, maun, tik ve kayın ağaçlarının kullanım yerleri teknenin bölümlerine göre farklılık gösteriyor ki ahşap malzemenin bu inceliklerini Urla iskelesinde tanıdığım Akdeniz’i boydan boya geçmiş binlerce yıllık gemileri araştırırken farketmiştim.

Geminin önündeki altın varak süslemeli kanatlı ejder figürünün Bizans dönemine ait bir motif olması nedeni ile İstanbul’un fethi sırasında elde edilmiş bir savaş ganimeti olduğu düşünülebilir ancak yurt dışında yapılan karbon testleri neticesinde eserin imal tarihi 3. Mehmet dönemine dayanıyor (1595-1603).

İslam kültüründeki tasvir yasağı nedeni ile bitkisel unsurlar ve Türk kültüründe özellikle Alaattin Keykubat dönemi sonrası kartal ve albatros motifi yaygınlaşmış. Gemi üzerindeki kabartma motifleri ve altın varaklı rumi motifleri de görülmeye değer.

Ortadaki güneş kabartma şeklindeki yıldız Türk sanatında sevilen bir figür iken hayat ağacı figürü ise sonsuzluğu simgeliyor. Sandalın baş kısmında “kemane baş” figürü kullanılmış.

Gezinti amaçlı bu kayıklarda savaş kadırgalarından farklı olarak, savaşçıların oturma ve top atış yeri bulunmuyor.

Estetiğinin arkasındaki açıklamanın deniz aşırı seferlere çıkmamış olması olan 57 ton ağırlığında, 40 metre uzunluğunda, 61 metre derinliğindeki saltanat kayığını 144 kürekçi çekebilirmiş (24 çift kürek ve her kürekte üçer kürekçi).  Üst kata çıktığımızda görebildiğimiz üzere, gemi üzerinde başları eğik şekilde tasvir edilmiş kürekçiler babadan oğula geçen bir mesleği yürütürlermiş. Sağır ve dilsiz çocuklar olarak seçilen kürekçiler özel bir eğitimden geçirilerek görevlendirilmiş. 19. yüzyıldan itibaren önemli devlet meselelerinin Topkapı Sarayı yerine saltanat kayıklarında görüşülmeye başlanmış olması da bu tercihte belirleyici oluyor.

Bu heybetlinin üstünde seyahat eden şanslı iki kişi ise Padişah ve arkasında oturan ve günün rotasını tek bilen kişi Bostancıbaşı imiş. Rivayete göre; Sultan Genç Osman yeniçeri ocağını kaldıracağını eşine söylediği gecenin ardından gelen sabahı göremeden saldırıya uğrayarak öldürülmüş. Bundan sebep, söylenegelir ki İki kişinin bildiği sır değildir!

Saltanat kayıkları hızlı hareket ve manevra kabiliyetine sahip olacak şekilde ince ve uzun tasarlanırmış.

İstanbul Deniz Müzesi’nde gördüğümüz bu saltanat kayığı hali hazırda dünyanın en büyüğü olarak da tescillenmiş iken ikinci sıradaki 38 metrelik bir kadırga da Güney Kore’de sergilenmekte imiş.

Rehberimiz, salonda kronolojik sırada yerleştirilmiş tüm kayıklar hakkında kısaca bahsediyor. Özellikle kayıklarda kullanılmış semboller ilgimi çekiyor.

Gezintiye çıkılan kayığın köşk bölümü bulunmuyor ise; Padişah ve haremi hava şartlarından kendilerini korumak için başkentte sadece kendileri tarafından kullanılmak üzere kırmızı renkli şemsiye tercih edermiş.

Saltanat kayığı gücü simgeleyen kılıç, kalkan, mızrak, ok gibi savaş aletleri motifleri ile süslenmiş ise bizzat padişah tarafından kullanılmış; kayığın kemane baş kısmında zarafeti simgeleyen çiçek motifi, bitki desenleri var ise sultanın haremi tarafından kullanılmış anlamına geliyor. Barok mimari süslemelerinden birisi olan üzüm motifi Osmanlı sanatında bereketi ve bolluğu simgeler ve kayıklarda da sıklıkla kullanılmış.

Padişah kayık ile denize açılacağı zaman halkı haberdar etmek, balıkçı gemilerinin yol vermesini sağlamak için Kız Kulesi’nde ve kıyılarda top atışları yapılırmış. Yedi çifte küreğin çektiği kayığı gören halk Padişah’ı selamlarmış.

———- o ———

Sultan Abdülmecid’in kullandığı saltanat kayıkta dört tane sütun üzerini kubbe ile kapatılarak tasarlanmış (baldaken tarzı), taht şeklindeki çadır simgesi Türk çadır geleneğine bir gönderme yapıyor. Ayrıca altın varak süslemeleri ve gül motifleri de görülmeye değer.

———- o ———

Salonda ilerledikçe kayıkların ebatlarında, tasarımlarında, renk ve desenlerindeki değişimleri fark edebiliyoruz. Sultan Abdülmecid döneminin gizli lideri Valide Bezmialem Sultan adına yapılmış saltanat kayığının ön tarafındaki kartal-yılan-dünya üçlemesi dikkat çekici. Kartal devletin gücünü, yılan kötülükleri ve dünya ise Avrupalı devletleri sembolize ediyor. Bu estetik heykelcik ile dünyayı sarmış yılanın üstünde duran kartal yani Osmanlı tüm kötülükleri yener ve Avrupa’nın en güçlüsüdür denilmek isteniyor.

Sultan Abdülmecid dönemine gelindiğinde işin rengi değişmeye başlıyor. Genç yaşta vefat eden Sultan Abdülmecid’in Tanzimat Fermanı, Kırım savaşı ve Batılı devletlerden alınan borç paralarla yapılan görkemli saraylar, inşaatlar ile anılan iktidarı süresince kullandığı kayıkların üzerinde de bu çalkantılı dönemlerin izlerini görmek mümkün. İlk kayıkta geçmişten gelen kemanebaş modelini görmüşken bir sonraki kayıkta kancabaş modeline rastlıyoruz.Kartal ve altın varak süslemelerde usta-bani ilişkisini görmek mümkün. 

Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi ve ekonomik olarak her anlamda güçlü olduğu dönemde gezinti amacı ile kullanılan bu kayıklarda bile Batılı devletlere gönderme görmek mümkün. Kartal-yılan-dünya üçlemesinin yanı sıra başarısızlıkla sonuçlanan 2. Viyana Kuşatması (1683) sırasında ele geçirilmiş bir savaş ganimeti olan ejderha figürü de bu saltanat kayığının ön tarafında kullanılıyor.

ilerleyen yıllarda ise, (1789 Fransız devrimi sonrası) Avrupa’yı da etkisi altına alan doğaya göç, özgürlük kaygılarına paralel gelişen sanat akımının etkisi ile kayıklarda da daha natüralist bir üslup tercih edilmiş (Hatta aynı dönemde, tarihi akım ile sürüklenen şehirliler, vücut sağlığına kavuşmak, daha da önemlisi ruhlarını huzura erdirmek amacıyla taşraya akın etmeye başlamışlar; 1700’de İngiltere ve Galler’in taşra kesiminde yaşayan insanların oranı yalnızca %17 iken bu oran 1850’de %50’ye, 1900’e gelindiğindeyse %75’e çıkmış. Seyahat Sanatı; 2002; Alain de Botton; sf: 138).

Barok mimari simgesi zeytin yaprakları natüralist akımın en sık kullanılan figürü olarak dönemin saltanat kayıkları üzerinde de gözlenebilir.

Hikâyeye göre; Fransız elçisi kendi kayığına iki çift kürek daha ekletip boy ölçüşürcesine 7 çifte kürek ile Boğaz’a açılmasına Sultan Abdülmecid’in sessiz kalmasının arkasında elçiden alınan borç paranın minneti yatıyor. Saltanat kayıklarının sembollerinden olan 7 çifte küreği gören gözcülerin top atışları yapması ve halkın kıyılarda selamlama durması karşısında Sultan sessizliğini korurken dönemin Paris büyülelçisi Ahmet Vefik Paşa inisiyatif alıyor ve kendince bir yanıt veriyor (1860). Dönemin Fransız imparatoru 3. Napolyon beyaz at arabasının tek sahibidir. Osmanlı elçisi ise Boğaz’da yaşanan olay sonrası kendi siyah arabasını beyaza boyatıp şehrin caddelerinde dolaşmaya çıktığında Fransız halkı yanlış kişiye selama durur. Fransız yönetimden vezire gelen ihtara yanıt veren Ahmet Vekif Paşa, yedi çifte kürekli kayığın Boğaz sularından çekilmesine karşılık arabayı kaldıracağını söyler ve Boğaz suları tek bir yedi çifte küreklinin altından akıp geçerken Paris sokaklarında da tek bir beyaz araba gezmeye devam eder.

———- o ———-

Bir arkada, Fethiye kalyonuna ait bir gemi görüyoruz. Bu geminin arkasındaki arma önemli ve alınlık bölümündeki gülbezek süslemelere dikkat etmek gerek.

———- o ———-

Osmanlı’nın siyasi, ekonomik ve mali açıdan çöküntüye girdiği 19. yüzyıl itibari ile saltanat kayıkları da gitgide küçülmeye başlıyor. Altın varak süslemelerin yerini gümüşten yapılmış sülün kuşu motifleri alıyor. Hoşgörü ve barış sembolü olan bu kuş motifi ile dost düşman taraflara Osmanlı’nın artık güçlü bir devlet olmadığı ve denge siyaseti güttüğü mesajı veriliyor. Kayık üzerindeki alem motifi ise devletin teokratik yapısına vurgu yapıyor.

Her dönemde olduğu gibi, zayıflama günlerinde de her ne kadar şaşaası azalmış olsa da hem padişaha hem de haremine birbirinin kopyası birer kayık yapılıyor.

———- o ———-

Bu bölümdeki kayıklar elçi yatı olarak da kullanılmış. Yani padişahı ziyarete gelen yabancı elçiler bir kayık ile Dolmabahçe Sarayı’na çıkarılmış.

Aynı dönemde hem hareme hem padişaha birer kayık yapılıyor. Osmanlı devri gitgide zayıflamakta ve gemilerdeki süslerin, şahşahanın da gitgide azalmakta olduğunu görebiliyoruz.

Son sıralara geldiğimizde, 19. yüzyılda mabeyn dairesindeki personel kullanabildiği piyade kayıklarını görüyoruz.

Osmanlı hanedanının kayıklarından ilham alan devrin farklı hanedanlıklarının miraslarında da görmenin mümkün olduğu Saltanat Kayıklarından günümüze yaklaşık 40 tanesi ulaşabilmiş. Bugün gezdiğimiz İstanbul Deniz Müzesi ise 15 adet ile en zengin koleksiyona sahipmiş.

———- o ———-

Soğuk sulara bu kadar açıldıktan sonra salonun deniz tarafındaki duvarında asılı bir resim kesinlikle unutulmamalı!

214 senelik orijinal resim 3. Selim döneminde çizilmiş. 1800’de bu amaçla başkente gelen İngiliz ressam Henry Aston Barker Galata Kulesi’nin tepesine çıkıyor ve etrafında 360 derece dönerek üç hafta da karşı kıyıdaki İstanbul’un ve Galata’nın karakalem çiziyor. Katlanarak sekiz parçada tamamlanmış, 5.31 metre uzunluğundaki panoramik resmi hem karakalem hem de sonradan yapılan suluboya olarak görmek mümkün. Barker’in “İstanbul Panoraması” isimli tablosu, İngiliz sanat uzmanlarınca dünyanın en iyi  panoraması olarak nitelendirilmekte imiş.

Ressam, ilk resim ile birlikte Kız Kulesi’nden çizdiği ikinci İstanbul panoramayı da memleketine götürmüş ve bu iki resim iki sene boyunca Londra’da sergilenmiş.

Kâşif ruhlu İngiliz sanatçının Osmanlı topraklarında yaptığı macera dolu seyahatlerinin ve izlenimlerinin derlendiği bir kitabı internette bulmak mümkün.

———- o ———-

Gazetenin bulmaca sayfalarından, gemi batırmaca oyunlarından aşina olduğum türlü donanma gemisinin Akdeniz sularında süzülmüş boy boy maketlerini koridor boyunca görmek mümkün.

Üst kata çıktığımızda ise bizi diğer bir ünlü eser karşılıyor. Portekizli kâşif Vasco de Gama’nın Hindistan’ı keşfinin 500. yıl dönümü kutlamaları kapsamında, “Geleceğin mirası okyanuslar” teması ile başkent Lizbon’da düzenlenen Expo’98 fuarına katılmış. Yaklaşık altı ay sergilenmiş, Sultan Abdülaziz tarafından 19. yüzyılda yaptırılmış, 25 metre uzunluğundaki yedi çifte kürekli saltanat kayığı yaklaşık altı ay boyunca sergilenmiş ve özellikle iç kısmındaki altın varak süslemeleri ile dikkatleri üzerinde toplamış.

Haberlerde anlatıldığı üzere, Deniz Müzesi’nden çıkarılırken bir kilometre patiska bezle sarılmış, süngerle çevrilip keçeyle sağlamlaştırılıp paketlenmiş saltanat kayığı, sekiz günlük bir gemi yolculuğundan sonra polis nezaretinde Expo ’98 fuarına ulaşmış ve kayığın burada pavyona taşınışı da Portekiz televizyonunda naklen yayınlanmış.

———- o ———-

Haçlı ordularına karşı yapılmış bir deniz savaşı  İnebahtı Deniz Savaşı Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselme döneminde kaybettiği ilk savaş olması ile tarihte önemli yer tutar (1571, 2. Selim dönemi). Hatta yüzyıllar boyunca Dalmaçya kıyılarında yaşayan halk danslarının iliklerine kadar işlemiş ve bugün halen tarafların kılıç mücadelesi, Korçula adasını ziyaret eden turistlerin yaz akşamlarını renklendirmekte!

Kim bilir kaç zafer görmüş sancak, İnebahtı Deniz Savaşı sonrasında indirilmiş ve dört asır boyunca ganimet olarak Venedik’de sergilendikten sonra ancak 1965’de, Papa 6. Paul tarafından Türkiye’ye hediye/iade edilmiş.

Yaklaşık 3-6 metre genişliğindeki kendinden desenli kırmızı renkli ipek zeminin koyu renkli bölümleri orijinal iken yıpranmış ve yok olmuş parçalar yerine de sancağı tamamlayacak şekilde yama yapılmış.

Sancağın üst kısmında daire içinde hilal bulunuyor. Bu hilalin iki tarafında simetrik biçimde ay yıldızdan oluşan rozet aplikler mevcut. Sancağın içindeki bordürde, yeşil kısımda iki düz ve iki ters şekilde kelime-i tevhid ve Hz Ali’nin kılıcı Zülfikar şeklinin üzerinde Fetih Suresi’nin ilk iki ayeti yazar.

———- o ———-

Üst kattaki geniş salonda Osmanlı hanedanının son dönemlerinde kullandığı saltanat kayıklarını görüyoruz. 19 yüzyıl sonu eserlerde çifte küreklerin yanında dümen de yer alıyor ve ince uzun kayıklar küçülüp genişliyor. İç kısmına mobilyalar ekleniyor. Yaprak motifleri var.

Aynı sırada gördüğümüz üç çifte kürekli pembe kayık ise milli kurtuluş mücadelesi sırasında Ankara’ya ulaştırılan mühimmatı “istiklal yolu” olarak anılan güzergâhta süzülmüş bir “gazi” ve ancak 2004 yılında İnebolu Belediyesi’nden satın alınarak restore edilmiş ve koleksiyona katılmış.

Yıldız Sarayı’nda kapalı ve korunaklı bir iktidar yönetimi tercih eden Sultan 2. Abdülhamit’in otuz üç sene süren hâkimiyeti döneminde saltanat kayıkları da denizlerden çekiliyor ve ancak Yıldız Sarayı’nın bugün restore edilen havuzunda yüzdürülüyor. Asırlık gelenek 5. Mehmet’in iktidarı döneminde yeniden canlandırılmak istense de çağın icatları ve ihtiyaçları karşısında eski şaşalı günlerini yakalayamıyor.

Sultan Reşat Devrine ait yedi çifte kürekli saltanat kayığı özellikle görülmeye değer. 14 metrelik bu kayık süslemelerinde antik dönem Roma dönemi mimarisi estetiği taşıyor.

Osmanlı medeniyeti motiflerinden olmayan istiridye kabuğu işlemesini iki yerde görebileceğimizden bahsediyor rehberimiz: 13. yüzyılda Kırşehir Âşık Paşa Türbesi giriş kapısının üzerinde ve yedi asır sonra yapılmış Sultan Reşat’ın yedi çifte kayığında.

Kaidesinde sütunlu ve sivri kemerler kullanılmış. Efes ve Ege antik şehirlerinde de gördüğümüz Roma dönemi tapınaklarındaki sütun başlıklarından esinlenilmiş. Altın varak süslemeli dilimlenmiş tavan kısmının altında 5. Mehmet Reşat’ın oturduğu koltuk var. Türk hilal deseninin vurgulandığı dönem eserleri tüm süslerinin yanında sadeliği korumuş.

Diğer yandan, 1918 Mondros Ateşkes Anlaşması imzalanmış ve başkentte işgal günlerini devam ederken halen Boğaziçi’nde Saltanat Kayıkları yüzmekte olması devletin yabancı devletlerden aldığı borç ile yine onlara gösterişli görünme çabasının sürdüğünü de göstermekte.

———- o ———-

Bodrum katına iniyoruz.

Üst katlara göre biraz daha basık olan bu kattaki salonlarda yakın tarihe dokunuyor ve etkileri günümüz politik dünyasına kadar ulaşan yaşanmışlıkların kitaplarda yazan ve yazmayan kısımları, efsaneleri, dedikoduları üzerine konuşuyoruz.

Müze koleksiyonu arasında padişah portreleri; Sultan Abdülhamit’in yonttuğu ve kullandığı ahşap vitrin, tuğrada da yer alan Sultan Abdülaziz’in bizzat kullandığı tüfek, Hüsnü Paşa’ya ait kılıç, Kayserili Ahmet Paşa’ya ait gül ve incir ağacından yapılmış koltuk, Cemal Paşa’nın cam vitrini, Tavşan Mağarası’ndan çıkarılmış çini vazolar gibi pek çok eseri görmek mümkün.

Bodrum katındaki geniş salonun ortasındaki kuş heykeli; denizciler arasında “kara kuş” olarak da bilinen bir albatrosa ait. Açık denizde, okyanusta savaşa giden gemiciler için karaya yaklaşıldığını haber veren bu kuş heyecanla gözlenir. Amaç karaya varmak olunca gemilerde de baş figürü olarak kullanılması yaygındır.

——— o ———

Duvar boyunca farklı arma uygulamaları görüyoruz. Arma, bir sülaleyi ayırt edici işaret olarak tanımlanabilir. Ailenin kurucusu, Orhan Bey okuma yazma bilmeyince kendisine bir arma yaptırmış ve mühür olarak kullanmış. Ancak devlet genişledikçe ve Avrupalı devletler ile iletişim geliştikçe ve komşular armayı okuyup tanıyamayınca tuğra kullanılmaya başlanmış.

1860’lı yıllarda kullanılmış zırhlı Orhanize Fırkateyni’ne ait ahşap ve orijinal gemi kıç armasını görüyoruz. 14 m uzunluğundaki arma dünyanın da en büyük gemi baş arması olarak koleksiyonda yer alıyor. Dönem padişahı değişince ortasındaki tuğra sökülüyor ve bu nedenle bu arma ortası boş olarak sergileniyor.

Zümrüt-ü Anka Kuşu ve Kaf Dağı sembolleri, Osmanlı’nın savaşçı olduğunu gösteren kılıç kalkan figürleri, bolluk ve bereketin sembolü papatyalar armada yer alan süslerdir.  Bayrak deseni Osmanlı devletinin sancağını ve üzerindeki meşale ise bağımsızlık ateşinin sönmeyeceğini ifade ediyor.

——— o ———

İstanbul Deniz Müzesi ile birlikte toplam beş müzede parçaları sergilenen, Haliç’in ağzına gerilmiş zincirin 500-550 metrelik büyük bölümünün halen Haliç’in soğuk suları altında olduğunu öğreniyoruz.

1453 baharında, Haliç girişi boyunca demirlemiş Venedik gemileri ve aralarına çakışmış zincir güçlü bir bariyer kurmuş iken 2. Mehmet efsanevi bir yöntem ile düşmanı aşmayı başarıyor.

O zamanlar ormanlar ile kaplı Kasımpaşa – Tophane rampalarına kurulan kazıklar üzerinden öncü kayıklarını yürüten Fatih, kayıkları, şahi toplarını ve on bin askerini barikatın arkasına, Haliç’in buz gibi sularına indirmeyi başarıyor. Venedik gemilerinin ters taraftan dağıtılması sonrası Boğaziçi’nde bekleyen Osmanlı donanması ve kırk bin asker de zincirleri aşarak Haliç’den sur kapılarına dayanabiliyor.

——— o ———

Barbaros Hayrettin Paşa Odası’ndayız. Kendisi 1538’de Doğu Akdeniz’i Türk gölü haline getiren en önemli amiraldir. Barbaros kelime anlamı ile “kızıl sakal” demek ve aslında kardeşi Oruç Reis’e verilmiş bir isim. Kanuni döneminde Tunuz ve Cezayir’in hâkimi iken Osmanlı’ya bağlanıyor ve devlet de ona Cezayir’in Kaptan-ı Deryalığı ünvanını veriyor.

Barbaros’un savaş kadırgasını ve yeşil ipek üzerine sancağını da bu odada görebilirsiniz.

Tabloda, Barbaros’un Haçlı Ordusu ile mücadele ettiğini Preveze Deniz Savaşı (1538)’ndan bir sahne canlandırılmış.

Tersane-i Amire’de yeni bir gemi inşası için gemi ile maket aynı anda yapılmaya başlanıyor . Maket tamamlandığında inceleniyor ve uygun bulunursa birebir kopyalanarak gemi tamamlanıyor, henüz maket aşamasında onay gelmezse geminin yapımına da son veriliyor. Müzede orijinal gemi maketlerini görmek mümkün.

——— o ———

Mahmudiye Kalyonu Odası’ndayız. 2. Mahmut döneminde suya indirilmiş ve üç sultan idaresi boyunca, 45 sene Osmanlı’ya hizmet etmiş üç ambarlı bir savaş gemisi. Gemi komutanı Ateş Mehmet Salim Paşa idaresinde 1300 denizci asker var. 1853’de Kırım Savaşı sırasında Rus limanı olan Sivastopol’u bombalamış.

62 metrelik gemi büyüklüğü ve gücü ile de Avrupalıların dikkatini çekiyor. 2. Abdülhamit subay ve Tersane-i Amire’de çalışan işçilerin maaşlarını ödeyemediğinden gemiyi parçalamış ve marangozlara satılarak maaşlar ödenmiş. Gemi parçalanırken altından kanların fışkırdığı da bu heybetli gemi hakkında anlatılan şehir efsaneleri arasında!

——— o ———

Hüseyin Rauf Orbay’ın komutasındaki Hamidiye Kruvazörü, sanayi devrimi sonrası buharlı yerine metalden yapılmış bir gemi.

1911-12 arasındaki Balkan savaşlarında Akdeniz’den Yunanistan üzerinden yaptığı akınlarla ünlenmiş bir komutan olan Rauf Orbay’ın devlet erkânındaki hizmetleri karşılığında ödüllendirildiği nişanlarını ve piyade tüfeklerini görüyoruz.

Hamidiye Kruvazörü’nün orijinal pusulası ve komutanın Şam’dan getirilmiş orijinal sedef kakmalı ahşap çalışma masası da aynı salonda görülebilir.

——— o ———

Başka bir salonda deniz savaşlarından sahneler anlatan tablolar görüyoruz.

1960-70’li yıllarda resmedilmiş tabloda küçük bir Türk gemisinin biri İngiliz diğer Fransız iki gemiyi batırışı sahnelenmiş. Generali beş çayını Karadeniz’de içmek üzere yola çıkan İngiliz savaş gemisi Goliath gemisi Türk Muavenet-i Milliyet gemisinin (torpido botu) top atışları ile batırılmış.

Geminin orijinal seyir defterine göre 00:45’de top atışına başlanmış ve 5:15’de gemi batmış.

Çanakkale Savaşı’nda bir dönüm noktası olacak bu kahramanlık ertesi gün İngiliz hükümetinde de yankılanmış ve önce Deniz Kuvvetleri Komutanı, ertesi gün de Bahriye Nazırı Churchill görevlerinden istifa etmişler; İngiliz Kraliyeti’nin en büyük savaş gemisi Elizabeth’in de Çanakkale’den çekilmesine karar verilmiş.

Bir sonraki tabloda Boğaz’da döşediği 26 mayın sayesinde Çanakkale Savaşı’nın ve nihayetinde 1. Dünya Savaşı’nın kaderini değiştirmiş diğer bir kahramanlık destanının, Nusret Mayın Gemisi’nin tasvirini görüyoruz. Nusret Mayın Gemisi, 7-8 Mart gecesinde Boğaz’a (Karanlık Liman, Erenköy açıkları) demirli İtilaf devleti gemilerinin arasına süzülmeyi ve aralarına mayın döşemeyi başarmış.

Gece boyunca, dumanı çıkmasın diye bacası kapatılmış, ışıkları yanmayan ve motoru çok sessiz tutulan geminin birinci kaptanı yoğun heyecana dayanamayarak kalp krizi geçirmiş, müdahaleye rağmen kurtarılamamış.

Nusret Gemisi tarafından denize döşenmiş mayın modeli

Nusret Gemisi tarafından denize döşenmiş mayın modeli

21.12.2014