Güneşli bir Pazar sabahında Urla Hasat çiftliğinden misafir gelen patronum ile birlikte İstanbul’da turist olduk. Sahilde bir kahvaltının ardından yıllarca İstanbul’da yaşamış olmasına karşın henüz keşfetmediği bir adrese gidiyoruz.

Güzel İstanbul’un Aşiyan rotasında atlanmaması gereken bir durak olan Aşiyan Müzesi, esasen döneminin önemli bir sanatçısı olan Tevfik Fikret’in evi. Kendisinin tasarladığı, ölümüne kadar ikamet ettiği ve ilerleyen yıllarda Şehir Meclisi’nin onayı ile satın alınarak müzeye çevrilmiş üç katlı ev, şairin eşyaları ve yakın çevresinden iki sanatçının vefatları sonrasında müzeye bağışlanmış yadigarları ile Tanzimat dönemi yıllarına dair eşsiz bir koleksiyon sunuyor.

Sahil yolundan mezarlığın hizasından yukarı çıkan Aşiyan yolunda, yüz metre kadar ileride tabelası ile karşınıza çıkacak beyaz evin Boğaziçi manzarası tüm yorgunluğunuzu unutturacaktır.

Büyükşehir Belediyesi himayesinde olan, resmi tatiller ve Pazartesi günleri hariç her gün 09-16 saatleri arasında ziyaret edilebilir müze evin girişi ücretsiz. Kapıdaki görevli evin temizliğini korumak için galoş ve müzede size eşlik edecek bir sesli rehberlik cihazı da veriyor.

İçeride fotoğraf çekmeye müsaade edilmiyor ancak internet sayfasında paylaşılan zengin görsel içerik sayesinde anılarınızı her daim taze tutmanız mümkün.

Müze evde gezerken şairin hayran olduğu isimlerden ipuçlarını es geçmemelisiniz! Örneğin, özellikle evde kullandığı kendi tasarımı olan dik yakalı ve omuzdan düğmeli gömlekleri için Rus edebiyatçı Tolstoy’dan ilham aldığı veya bir mağara girişini andıran mutfak penceresine “Socrates’in Penceresi” adını verdiği bilinmekte.

1906’da inşa edilmiş, şehirden uzak, yüzünü Göksu deresine sırtını Robert Koleji’ne (bugünkü Boğaziçi Üniversitesi) dönmüş bu bahçeli eve verilmiş ve Farsça “yuva” anlamına gelen “Aşiyan” ismi bugün bir koca semte yakışmakta!

Aşiyan tepesinden Boğaziçi manzarası

Aşiyan tepesinden Boğaziçi manzarası

Şairin 1915’de henüz 48 yaşında iken ölümünün ardından eşi maddi sıkıntıya düşünce, şairin şehirden uzaklaşma ve inzivaya çekilme hayali uğruna kıt kanaat denkleştirdiği para ile yaptırdığı “yuva”sının satılması gündeme gelmiş. Dönemin (Celal Bayar hükümeti) Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar’ın ön ayak olması ve Şehir Meclisi’nin onayı ile İstanbul Belediyesi tarafından satış alınmış. “Edebiyat-ı Cedide Müzesi” adıyla düzenlenen müze ev 1945’de büyük bir törenle açılmış.

Salona açılan ana kapıdan içeri girerken desenli duvar kağıtlarında, tavan ve zemin süslemelerinde doğu ve batı kültürlerinin birbirine karıştığı mistik havayı hissetmek mümkün.

Salonun sol tarafında sergilenen, son Halife Abdülmecid Efendi’nin boyadığı yağlıboya Sis tablosu derin, mavi bir İstanbul manzarası sunuyor.

Fikret’in 1901’de yazdığı ve 2. Meşrutiyet hareketinin doğuşu(1908) ve zaferin bir habercisi olarak da yorumlanmış “Sis” isimli şiirinden esinlenmiş, sefalet ve kayıtsızlık buhranı yaşayan İstanbul’un çöküş halini simgelemiş. Şairin inzivadan çıkışını sağlayan, suskunluğunu bozan ve yeni bir heyecan getiren aynı dönemde yazdığı diğer bir şiiri “Millet Şarkısı” ise elden ele dolaşan bir devrim marşı olmuş.

Üst kata çıkıyoruz. Evdeki eşyaları, tabloları, fotoğrafları, kişisel eşyaları sesli rehberin anlattığı tarihi atmosferi hayal ederek incelemek ve anlamlandırmak bizi adeta farklı bir zaman dilimine ışınlıyor ve yaklaşık bir saat süren gezimiz sırasında ta lise yıllarından ezberlediğimiz birkaç olay, birkaç tarih adeta vücut buluyor.

“Edebiyat-ı Cedide” odasında Sultan 2. Abdülhamit’in saltanatının ve meşrutiyet 20. yılına (1896) ve Tanzimat edebiyatının zayıfladığı dönemlere gidiyoruz.

Dönem edebiyatında siyasi gelişmelerinden de oldukça etkilenmiş iki önemli kilometre taşından bahsedilebilir: 1839 Tanzimat Fermanı sonrası ortaya çıkan Tanzimat akımı ve Tevfik Fikret’in de başrol oynadığı Edebiyat-ı Cedide (yeni edebiyat) akımı.

Girişte Tevfik Fikret’in hayatına lise yıllarından itibaren yön vermiş öğretmenlerinden olan Recaizade Ekrem Efendi’nin yağlıboya bir resmini görüyoruz. Recaizade Mahmut Ekrem 19. asır Osmanlı edebiyatının Tanzimat ve batı düşüncesinin yeni kuşağa benimsetilmesi ve Edebiyat-ı Cedide akımının doğuşuna vesile olması ile önemli bir isim.

Aynı yıllarda Tevfik Fikret’in Recaizade Ekrem’in aracılığı ile, Servet-i Fünun dergisinde edebiyat bölümünün başına getirilmesi sonrasında, o güne kadar popüler bilim konularına yer vermiş yayın yön değiştirerek sanat ve edebiyat dergisi olarak yoluna devam ediyor. Takip eden yıllarda pek çok genç yazara ve şaire de platform oluşturan bu dönüşüm Edebiyat-ı Cedide akımının doğuşuna da şahit oluyor. Gelecek beş senede süregelen ağır baskılara dayananayan dergi kapatılıyor.

Edebi hayatının ilk yıllarında daha ziyade “sanat için sanat” felsefesinde eserler vermiş Tevfik Fikret’in eserleri, bu yıllarda siyasi ve sosyal hayattaki değişimlerin de etkisi ile “toplum için sanat” anlayışı ile yorumlanıyor.

Koridorun sonundaki “Abdülhak Hamid Tarhan Odası” bizi şairin birebir boyutlarda yapılmış ve Abdülmecit imzalı tablosu ile karşılıyor.

Şairin kullandığı son ilacının şişesi dahil pek çok kişisel eşyası, üçüncü eşi Madam Lüsyen tarafından müzeye bağışlanmış.

Modern edebiyatın ilklerinden olan ve Şair-i Azam veya başka bir dönem sanatçısının ifadesi ile Türk edebiyatının Shakespeare’i olarak anılan sanatçı aslen bir hariciyeci imiş.

Paris, Viyana, Bombay, Londra ve Brüksel’de üst düzey diplomatik görevde bulunmuş ve 4. dönem İstanbul milletvekili seçilmiş şairin hareketli askeri ve siyasi yaşamından yadigar madalya ve nişanlarını da yan odada görmek mümkün.

Şairin ilk eşi Fatma Hanım’ın vefatı sonrasında yazdığı Makber şiiri Türk edebiyatında önemli yer tutarken, sanatçının aynı acı ile yazdığı başka bir eserinden uyarlanmış Makber şarkısını her duyduğunda tüyleri diken diken olmayanımız yoktur herhalde!

Aşiyan tepesinden Boğaziçi manzarası

Aşiyan tepesinden Boğaziçi manzarası

Üst katta Tevfik Fikret’in çalışma odası bulunuyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yıllarında yetişmiş (1867-1915) ve hayatı mücadele ile geçmiş şairin orijinal doğum belgesi de bu odada görülebilir.

Boğaza nazır odanın doğu ve batı yönlerinde temsil ettiği ironi aynı zamanda siyasi, edebi ve özel yaşamında büyük dönüşümler geçirmiş şairin iç dünyasındaki geçişkenliği de ifade etmekte. 1822 ayaklanmasında, çocuk yaşta kimsesiz kalarak Osmanlı’ya sığınan ve Müslümanlığı seçen Rum bir kadın olan annesinin henüz genç yaşta kolera salgınında ölmesi, devlet memuru olan babasının hayatını sürgünde geçirmesi, zorla evlendirilen kız kardeşinin koca dayağı ile öldürülmesi şairin karakterinde büyük bir melankoli yaratmış.

Kendisi de şiirleri, dergide yayınlana çeviriler veya eften püften gerekçelerle (örneğin Robert Kolej’indeki bir çay davetine eşi ile birlikte gitmiş diye) de birkaç kez göz altına alınıp sorgulanmış. 2. Meşrutiyet heyecanının kısa sürede tükenmesi de yarattığı büyük hüsran ile düzene başkaldıran şiirlerini kaleme almış.

Sanatçın, tek çocuğunun İstanbul’dan henüz ayrıldığı yıllarda (oğlu 16 yaşında iken) yazdığı “Haluk’un Defteri” isimli şiir kitabı ile büyük ümitler beslediği gençlere seslenmiştir. İlerleyen yıllarda, genç yaşta eğitim için gittiği yurt dışında din değiştirmiş ve yurda tekrar dönmemiş tek çocuğunun tercihleri, dini bütün bir çevrede, zor şartlarda yetiştirilmiş, vatan sever Tevfik Fikret’i içten içe yaralayan bir hüsran olmuş.

Şairin edebiyat aşıklarının olduğu kadar çocukların anılarında da özel bir yeri bulunmakta. Edebiyatımızda ilk eğitsel çocuk kitabı olarak geçen ve yeğeninin ismini taşıyan “Şermin” kitabı sanatçının son eseridir. Çocuklar için yazılmış şiirlerde şairin alışık olunan aruz ölçüsü yerine sekizli hece ölçüsü kullandığı görülür.

Üst katta şairin yatak odasında sesli rehberden dinlediğimiz, 48 yaşındaki ölümü sonrasında çalışma masasında bulunmuş dörtlük adeta bir veda mektubu! Yatağının baş ucunda sergilenen ve ölümü sonrası çekilmiş fotoğrafı dönemi için ilk olma özelliği taşıyor.

Yatağın sol başındaki maske, Avrupa’da yaygın olan ölüm maskeleri geleneğinin Türkiye’deki ilk örneği sayılıyor. Sanatçının yakın arkadaşı, Türkiye’nin ilk kadın ressamı ve Atatürk’ün portresini yapan ilk Türk ressam olan Mihri Müşfik Hanım tarafından ölümünün hemen ardındann alınan kalıp ile yapılmış.

Askeri okul yıllarından itibaren, şairin tutkulu takipçilerinden olan ve “ben devrim ruhunu O’ndan aldım, ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette Aşiyan gelir” diyen Mustafa Kemal’in 1918’de imzaladığı anı defteri de bu odada görülebilir.

Tevfik Fikret'in müze olmuş evi: Aşiyan Müzesi

Tevfik Fikret’in müze olmuş evi: Aşiyan Müzesi

Tevfik Fikret’in “aşiyan”ın tasarımında 19. asır sonlarında özellikle İngiltere’de yaygınlaşan, özgür bir hayat vaat eden taşra evi mimarisinden esinlenmiş kara kalem çizimlerini çalışma masasında görmek mümkün. Bu akımın en bilinen örneği ise İngiliz şair William Morris’in evi “Red House” imiş.

Koridordaki fotoğraflara bakıyoruz.

Mektep-i Sultani’nin arka bahçesinde geçen heyecanlı futbol maçlarının favori oyuncularından Ali Sami bey ve arkadaşları 1905’de bir ders arasında Galatasaray Spor Kulübü’nü kurma fikrini ortaya atar. İstibdat yıllarında (1877-1908 yılları arasında, Sultan 2. Abdlhamit’in 1. Meşrutiyet’e son vererek uyguladığı baskıcı ve yasakçı dönem) ilk üyelerinin takip ve baskı altında kaldığı kulübün kurucu başkanlığını ise lisenin o günkü müdürü Fikret üstlenmiş (önceki yıllarda öğrencisi olduğu lisede bir dönem öğretmenlik de yapmış sanatçı, kulübe verdiği desteğe ilaveten siyasi baskılar altında takındığı dirençli tavır ve getirdiği yenilikler nedeni ile lise tarihinde özellikle önemli bir isim). 1908-09 sezonunun ardından lisede çekilmiş ilk şampiyonluğun fotoğrafları koridor duvarlarını süslemekte.

Bodrum katta hazırlanmış davet masası orijinal yemek takımları ve dekorasyonu ile sunuluyor. Daha çok hamur işleri ve dondurma gibi soğuk gıdaların sunulduğu menünün favorisi zeytinyağlı patlıcan dolması imiş.

Yemek odasının karşısındaki oda Şair Nigar Hanım’a ayrılmış. 1890’lı yıllardan, Nigar Hanım’ın Şişli’deki konağında ve meşhur Salı toplantılarında çekilmiş fotoğraflar sergileniyor. Anlatıldığına göre, yedi dili anadili gibi konuşan sanatçının ev sahipliği yaptığı ve dönemin önde gelen fikir ve sanat insanlarının takip ettiği bu toplantılara zaman zaman Osmanlı şehzadeleri, Romanya Kraliçesi, İsveç Kralı ve İtalya veliahtı gibi hanedan üyeleri de katılırmış. Fotoğraflardan dönem adabını, kılık kıyafetini gözlemlenebilir.

Batılı tarzda yetiştirilmiş ancak doğulu tarzda eserler vermiş, hem bir peri masalı hem de hüzünlü bir hayat yaşamış Şair Nigar Hanım 1918’de tifüs hastalığından ölmüş. Günlüklerinin vefatından 50 sene sonra yayınlanmasını vasiyet etmiş ve henüz yayınlanmamış bir bölüm halen Aşiyan Müzesi arşivinde saklı imiş.

Koridorun sonunda mutfak ve bahçeye açılan kapı gezdiğimiz son odalar. Tevfik Fikret’in kabrini, vasiyeti üzerine 1961’de taşındığı müze evinin bahçesinde ziyaret edebilirsiniz.

31.05.2015