Gürcistan rotamızın ikinci sabahında yönümüzü kuzeye, dağlara çeviriyoruz. İstikamet Yukarı Svaneti kenti Mestia! Dağlık bir coğrafyada ve orman içindeki köylere geçmişte çok sık çığ felaketi yaşandığı için bölge aynı anlama gelen bu isim ile anılmış. Bu gece, bölgedeki dört köy içinde en büyüğü olan Lanscteavia’da konaklayacağız.

Kahvaltıdan sonra çıktığımız yolculukta kısa kısa molalar vererek Batum’dan Mestia’ya yedi saatte varıyoruz.

Gürcistan’da bir hafta boyunca uçtan uca bir o kadar uzun süreli ve bir o kadar da keyifli kara yolculukları yaptık. Yollar bakımlı ve birkaç sene öncesinden farklı olarak temiz. Yol üzerinde, hatta otobanda bile mola verebileceğiniz bir benzinlik (biz genelde Socar’da durduk), bakkal, büfe, temiz tuvalet bulabilmek mümkün. Köylerden geçerken yol üzerine seyyar tezgâh açmış köylülerden kavun, karpuz, meyve alabilirsiniz. Hatta bizim gibi dağın başında bir evin önünde soluklanma molası vermişken, ev sahibinin altı ay Laleli’de çalışmışlığını duyunca konu konuyu açabilir ve şiddetlenen yağmurdan kaçıp sohbete çay eşliğinde devam edebilirsiniz.

Öğleden sonra vardığımız Mestia şehri Kafkas dağlarının gölgesinde, 1400 metrede kurulu ve 3500 kişilik nüfusu ile adeta bir Ortaçağ platosu. İlk günün yağmurlu havası bana diğer bir taş kuleler şehri İtalyan San Gimignanoyu hatırlatıyor.

ortaçağ kenti Mestia ile ilk karşılaşma

ortaçağ kenti Mestia ile ilk karşılaşma

Birkaç sene öncesi ile kıyaslama şansı yakalayan azgezmiş arkadaşlarım bölgede hızlı bir şehirleşme olduğunu gözlemliyor. Sırtını karlı dağlara ve uçsuz bucaksız bir ormana dayamış Mestia’da ister taş sokaklarda kaybolabilir ister modern bir şehir ortamı sunan ana cadde üzerinde bir kafede oturabilirsiniz.

Dağcılık ve kampçılık ile ilgilenen turistlerin de gözbebeği olan şehirde çok sayıda hostel ve guesthouse tabelası görmek,  meydanda market, çeşitli esnaf dükkânları, döviz bürosu, restoran, kafe ve hediyelik eşya dükkanları bulmak mümkün.

Önümüzdeki iki gece bahçeli küçük bir avluya bakan iki katlı ahşap bir eve misafir oluyoruz. Elimizde valizlerle avluya girdiğimizde bizi şişme havuz içinde hortum ile banyo keyfi yapan iki yaşındaki kuzenler Andreas ve Georgi karşılıyor. Ev sahiplerimiz odalarımızı hazırlarken biz de masada tavla başına (Gürcüce “nardi”) oturmuş amcalara eşlik ediyoruz. Acemi şansımın yardımı ile ilk birkaç zarda başarılı hamleler yapmış olsam da odamın hazır olduğunu duyar duymaz pulları masaya bırakıp kaçıyorum. Zira tavla oynama şeklimiz de benzer: iki kişi zar atar, beş kişi başlarında seyredip hamle yapar!

Ushguli köyleri

Yukarı Svaneti – Ushguli köyleri

Akşam yemeğinden önce kısa bir keşif turuna çıkıyor ve eski mahallenin taş sokaklarını arşınlıyoruz. Şehri ikiye bölen Enguri Nehri’nin de kaynağı Shara Dağı bizi karlı zirvesi ile selamlıyor. Nehrin gri rengi yağmurdan mı toprağın kimyasalından mı anlam veremiyoruz ama yolculuk boyunca takip ettiğimiz bu uzun nehir günün her saatinde toprak ile aynı renkte, gri akıyor.

9-12. yüzyıllarda kent savunması için her ailenin evinin yakınında inşa ettiği 25 metrelik taş kuleler arasında dolaşırken kendimizi adeta ortaçağda hissediyoruz. Özellikle Moğol istilalarına karşı mücadele vermiş Svanlar saklandıkları bu kuleler üzerinden açtıkları ateş ile şehirlerini yüzyıllarca korumuşlar.

30-40 kişilik kalabalık ailelerden kurulu şehirde her ailenin bir kulesi olması geleneği sadece dış düşmanlar karşı değilmiş aslında. Svan halkı vatanseverlikleri kadar kemikleşmiş ve yıllar boyu süregelen kan davaları ile de anılan bir toplum!

Etrafımızı saran orman kaplı dağların heybetini ve inen sisi hayran hayran seyrediyorken yağmur hızlanmaya başlıyor ve bir an gözüne ışık tutulmuş kedi gibi sıçrıyoruz. Gözümüzü açtığımızda karşı tepede bir ağacın yanmaya başladığını görüyoruz ve yanımızdan bir atlı geçiyor. Bu atlılar korucu olarak adlandırılıyormuş; yüzyıllar önce olduğu gibi!

Mestia geceleri

Mestia geceleri

Müzeye çevrilmiş tarihi bir Svan evini ve taş kuleyi ziyaret etmek istiyoruz ama düşen yıldırımlardan tüm şehirdeki elektrik kesildiği için içeride bir şey göremiyoruz. Geçmişte ücretsiz olan bu evler, kapısı açık kuleler için bugün 1-5 lari arası ücret talep edilebiliyor. Turizmin kıymeti buralarda da anlaşılmaya başlanmış!

Mestia yağmurlarında iliklerimize kadar ıslanınca gece çekimine çıkmaktan ve yıldızlardan vazgeçip eve dönüyoruz. Akşam yemeği için menüde çok sıcak, iri doğranmış sebzeli çorba, saatlerce kaynatılarak pişirilmiş doğada özgür dolaşmış tavuk, en lezzetlisinden yöre patatesi ve ev yapımı Gürcü şarabı var.

Kafkas dağlarındaki ilk günümüzün sonunda, Mestia’nın temiz havasında ilk geceden oksijen vurgunu yiyen bünyem bebekler gibi mışıl mışıl bir uyku ile dinleniyor.

Ertesi sabah gün doğumu ile tekrar sokaktayız. Köy sokaklarından geçip çayırlara otlamaya gidecek inekleri ve onlara çobanlık yapan teyzeleri beklemekteyiz. Gördüğümüz ilk teyzenin ve ineklerin peşine takılıp önce meydanı sonra köprüyü geçiyoruz. Birkaç sene öncesine kadar asfalt yolu olmayan bir köyün bugün prefabrik binalarla, otellerle çevrelenmiş bir meydana sahip olmasını Ayder yaylasındaki değişime benzetiyoruz.

Bir arkadaş da Ayder’de otlamaya giden ineklere asfalttan geçtikleri için kesilen cezayı anlatıyor; gülüşüyoruz. Şaka gibi haberi buradan okuyabilir veya videodan izleyebilirsiniz. Ne demişler asfalt gelir, yayla biter maalesef!

Mestialı çobanlar sabah gün doğarken inekleri otlamaya çıkarıyor

Mestialı çobanlar sabah gün doğarken inekleri otlamaya çıkarıyor

Meydanda Gürcü Kraliçe Tamar adına modern, estetik bir heykel var. Gürcistan en güçlü dönemini 12. yüzyıl sonlarında Kraliçe Tamar döneminde yaşamış. Bundan sebep, Kilise tarafından da azize ilan edilmiş Kraliçe, efsaneleri (Nart destanları) ile ünlü Gürcü edebiyatında da adeta bir tanrıça gibi anlatılagelmekte.

Geleneklerine son derece bağlı Svanlar arasında anlatılan kan davası hikayelerinden olsa gerek şehir merkezindeki modern tasarımlı ve geniş adalet sarayı binası gördüğümüzde hiç de şaşırmıyoruz.

Meydanı geçip cadde boyunca yürürseniz parkın ardındaki köprüden geçerek geniş bir müzeye ve tepede de inşaatı devam eden kiliseye gidebilirsiniz (orman içindeki bir köyün orta yerinde bir şehir parkı olduğu doğrudur!).

Sırtını karlı dağlara dayamış eski mahallenin ve taş kulelerin en güzel fotoğraflarını ikindi saatinde bu kilisenin avlusundan çekmek mümkün. Kilisenin aşağısında kalan tarih ve etnografya müzesi ise biz vardığımızda çoktan kapanmıştı, Svan kültürünü tanımak için güzel bir fırsat olabilir!

Kraliçe Tamar heykeli, Mestia meydanı

Kraliçe Tamar heykeli, Mestia meydanı

Mestia’daki ikinci günümüzde kahvaltının ardından Ushguli’ye doğru yola çıkıyoruz.

Unesco korumasındaki beş köyden oluşan bölgeye biz özel aracımız ile gideceğiz. Bölgeye Mestia’dan sabah erken saatlerinde ve gün içinde hareket eden minibüslerle de gidebilirsiniz. Meydana asılı bir tabelada Mestia ve Kutaisi yönleride her sabah 7:30’da minibüs olduğu yazıyor. Gün içinde farklı saatlerde de sokakta kornaya basan ve yolcu arayan minibüsler gördük. Mevsime ve talebe göre değişkenlik gösterebilir tabi.

Bir süre asfalt devam eden yolun yerini toprağa bırakması ile yolculuk macerası başlıyor. Hoplaya zıplaya iki saat süren yolculuğumuzda Kafkas dağlarının yeşiline, Gürcistan’ın muhteşem doğasına hayran kalıyorum. Yolculuk sırasında Gürcistan’ın en yüksek zirvesi Shara’yı (5.201 metre) ve diğer bir karlı dağ Ushba’yı (iki tepeli “Uşba” dağcılar için en zorlu zirvelerden birisi imiş, 4.710 metre) selamlıyoruz. Çift tepesi ile ayrı bir heybete sahip Ushba hakkında daha fazlasını merak ederseniz dağ delisi bir mühendisin heyecan verici yazısı ilginizi çekebilir!

Bugün ağaç yetişmeyen 2000 metre üstü yaylalarda kurulmuş, Ortaçağ kulelerine emanet Svan köylerini fotoğraflayacağız.

İki günün sonunda, diyebilirim ki 1996’dan bu yana Unesco dünya mirası listesinde yer alan Yukarı Svaneti bölgesi kesinlikle görülmeye değer!

Ushguli yolu üzerindeki Mestia köyleri hizasında otoyol üzerine dikilmiş posta kutusu

Ushguli yolu üzerindeki Mestia köyleri hizasında otoyol üzerine dikilmiş posta kutusu

02.08.2015