Günlerin yavaş yavaş uzamaya, havanın ılımaya başladığı, az karanlık, yer yer ıslak, biraz karamsar bir Cumartesi gününde, bir grup İstanbul Gezgini Ayasofya meydanında buluşuyor ve Eminönü’ne kadar geziyoruz. Günlük koşuşturmalarımızda sık sık geçtiğimiz bir güzergahta turist olmak, binalara, sokaklara turist gözü ile bakmak ve yapıldıkları dönemin ihtiyaçlarını anlamaya, estetiğini görmeye çalışmak heyecan veriyor.

Yedi tepeli kentlerin en güzelinde, İstanbul’da biz bu sabah, binlerce yıldır şehrin merkezi olmuş, Roma ve Bizans dönemlerinin akropolisinin kurulduğu, Topkapı Sarayı’na ev sahibi olmuş ilk tepeden Haliç’e doğru inmekteyiz. İlk durağımız Cafer Ağa Medresesi.

Kanuni dönemi ağalarından olan Cafer Ağa ve kardeşinin mali desteği ile Mimar Sinan tarafından yapılan medrese 1559’da faaliyete başlamış. Bir şehir efsanesine göre,  Cafer Ağa’nın kardeşi Gazanfer Ağa’nın köstekli bir saati varmış ve bir nedenden dolayı kendisinin kellesi vurulunca saati de cellat mezatında satılmış. Bu saati mezattan her kim satın alırsa kellesi gitmiş, ta ki  kırılana kadar! Saat, üçüncü kez mezata düştüğünde alan kişi, saati kardeşi beylerbeyine hediye etmiş. Beylerbeyi de saatin uğursuzluğunu duyunca saati kırıp denize atmış. Az sonra İstanbul’dan gelen haberciler beylerbeyine görevden azledildiğini bildirir. Neyse ki uğursuz saat denizin dibini boylamış ve kelle de kurtulmuştur!

Yüzyıllara direnmiş medrese 1989’da Türk Kültürüne Hizmet Vakfı tarafından geleneksel Türk El Sanatlarının öğretildiği ve üretilip satılabildiği turistik bir merkeze dönüştürülmüş. Bugün bu merkeze gelerek, siz de ilgi duyduğunuz ebru, hat, tezhip, minyatür, seramik, mozaik, resim, çini, desenleme gibi geleneksel bir sanat alanında kurs alabilir, Osmanlıca öğrenebilir, müzik çalışmalarına veya günü birlik grup aktivitelerine katılabilirsiniz. Düzenlenen eğitimler ile ilgili detaylı bilgiyi vakıf sayfasında bulabilirsiniz.

Caferağa Medresesi, kuyumculuk sınıfı

Caferağa Medresesi, kuyumculuk sınıfı

Tramvay yolunu takip ederek Gülhane Parkı’na iniyoruz.

Parkın yüksek kapılarından içeri giriyor, Alay Köşkü’nü, askeri depoları, yetimhane kalıntılarını geçip Gotlar Sütununa kadar yürüyor ve yeni yeni ekilip yollara saçılmış baharın müjdecisi lale soğanlarına basmadan geri dönüyoruz

Bizans döneminde askeri depolara, bir manastıra ve bir ayazmaya ev sahipliği yapmış bahçede Osmanlı döneminin İstanbul’daki ilk yapısı olan Çinili Köşk’ün arka duvarlarını görüyoruz. Yüzyıllarca hüküm sürmüş hanedanın gül bahçesi, 1839 Tanzimat Fermanı’nın okunması ile halk arasında da önemi artmış bahçede adımlarken uzaktan gördüğümüz diğer bir yapı ise, sırtını bu bahçeye dayamış 2. Abdülhamit döneminin önemli eserlerinden birisi olan Arkeoloji Müzesi. Müzenin inşası sırasında bahçe de yeniden düzenlenmiş ve kamusal bir alan olarak açılmış. Bahçedeki arkeolojik kazı çalışmaları 1923 yılına kadar devam etmiş.

Bu kazılardan geriye kalan, 6. yüzyıla tarihlenen Aziz Pavlos Yetimhanesi’nin parmaklıklar ardında kalan birkaç sütunu görebiliyoruz. Gene bahçenin diğer tarafındaki manastırın himayesinde imiş.

Bu manastırın ayazması ise bahçe surlarının dış cephesinde, tramvay durağının biraz aşağısında kalıyor. Ziyaret etmek isterseniz, bahçe surlarının üzerindeki demir kapı Pazartesi ve Perşembe günleri öğlene kadar açık.

Bahçe yakın tarihte de kitlesel değerini korumuş ve Atatürk’ün 24 Kasım 1928’de “Başöğretmen” sıfatını alarak Latin harflerini tanıttığı ilk dersin adresi olmuş. Gün gelmiş, sevgililer buluşmak için burada sözleşmiş ve Nazım Hikmet de bu bahçede saklandığı bir ceviz ağacından seslenmiş: Ben bir ceviz ağacıyım, Gülhane Parkında. Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında.

Topkapı Sarayı’nın gül bahçesi olan Gülhane Parkı’nın on beş yıl öncesine kadar hayvanat bahçesi olarak da kullanıldığını bugün öğreniyorum. Şehrin  bu kadar turistik bir bölgesinde ve uygunsuz şartlarda kurulan tesis ulusal ve uluslararası basında çıkan haberlerin ve şikayetlerin etkisi ile 2001 yılı sonlarında kapatılmış ve park restorasyona alınmış.

Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi:

Topkapı Sarayı’nın etrafını çevreleyen surun cadde üzerinde kalan ve sadrazam sarayını (Bab-ı Ali – Yüksek Kapı) da karşıdan gören burç üzerine kurulmuş Alay Köşkü ismini, sultanı selamlamak üzere saray etrafından geçen alaylardan almış. Hanedanın Dolmabahçe Sarayı’na taşınması sonrası işlevini bu saraydaki Camlı Köşk’e devretmiş ve telgrafhane nazırının makam odası olarak kullanılmış.

Bugün Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi olarak kitapseverleri ağırlamakta. Pazar günü hariç, 10:00 – 19:00 saatleri arasından müzeyi ziyaret edebilir ve sekiz binden fazla kitap içeren zengin kütüphaneden ücretsiz olarak yararlanabilirsiniz.

Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi:

Zamanında, Topkapı Sarayı’nın bahçesinde,  atların barındırıldığı ve at arabalarının tamir edildiği Has Ahırlar (Istabl-ı Amire) bölümünden kalan binalarda, 2008 yılında kurulan müzede İslam alimlerinin bilim ve teknoloji üzerine eserlerinin replikaları ya da kitaplarda bulunan anlatım ve/veya çizimlerinin canlandırmaları sergilenmekte. Müzeyi daha önce gezmiş arkadaşlar, düzenekleri incelemek için en az birkaç saat gerekeceğini söyleyince kısa sürede hevesim kursağımda kalsın istemedim ve içeri girmedim. Giriş ücreti 10 TL olan müzeyi Müzekart ile ücretsiz olarak, haftanın her günü ziyaret edebilirsiniz.

Gotlar Sütunu:

Kim için, nasıl ve ne zaman yapıldığı hakkında net bilgi bulunmamakla birlikte İstanbul’da kalan en eski abide diyebiliriz. Sarayburnu’ndan denizi seyreden sütunun üzerindeki Latince yazıdan (FORTUNAE REDUCI OB DEVICTUS GOTHOS) yola çıkarak çeşitli teoriler türetilmiş.

  1. Yazı Latince olduğuna göre, Romalıların Gotlar’a karşı kazandığı zaferlere bakıldığında Roma İmparatoru 2. Claudius’un 3. yüzyılda Gotlar’a karşı kazandığı zafer anısına dikilmiştir diye düşünebiliriz. Ancak, İmparator Cladius İstanbul’a gelmediği ve İstanbul resmi bir İstanbul şehri olmadığı için bu ihtimal eleniyor.
  1. Bizans İmparatoru 1. Theodosius’un Gotlar’a karşı kazandığı bir zafer adına dikilmiş olabilir ancak yazı stili bu döneme uymuyor.
  1. Constantinus’un 4. yüzyılda Gotlar’a karşı kazandığı zafer adına yapılmış olma ihtimali en güçlü ihtimal.

Korint usuldeki (en süslü usul) sütun başlığı üzerinde bir heykel olmalı olduğu ve ne heykeli olduğu ile ilgili de çeşitli rivayetler var. Pagan dönemden bir heykel olabilir ki Hristiyanlığın kabulü ile yıkılmıştır. Bir ihtimal de buradan karaya çıkarak MÖ 7. yüzyılda şehri kuran Meganalı kral Byzas olduğu yönündedir.

Sultanahmet Meydanı:

Byzas’ın bu tepeye çıktığı günden bu yana din, yönetim ve eğlence merkezi olmuş Sultanahmet Meydanı hakkında sayısız hikaye ve olay anlatılabilir. Nika ayaklanması, şehzadelerin sünnet törenleri veya yeniçeri isyanları hafızamızda yer eden önemli olaylardan bir kaçı.

Her dönemin merkezi meydan, devrin önemli komutanlarına ve yöneticilerinin saraylarına, konaklarına da ev sahipliği yapmış.

Kanuni’nin en yakın arkadaşı, kız kardeşi Hatice Sultan’ın eşi, önce makbul sonra maktul edilen Damat İbrahim Paşa’nın Sarayı da meydanda görülmesi gereken eserlerden birisi. Sarayın günümüze ulaşmış bölümlerini bugün Türk İslam Eserleri Müzesi olarak ziyaret ediyoruz. 

Bugün çeşitli gösteriler ve sunumlar için üzerine sahne kurulan alanda yer alan kalıntılar ise Roma döneminin iki önemli komutanın evlerinden yadigar. Hipodroma bakan bu alandaki saraylar zamanlar eskimiş, terkedilmiş ve yıkılmış. Harabeleri üzerine bir kilise inşa edilmiş.

Genç bir kadın iken paganizmi reddederek tek tanrılı dine inancını savunan ve bu nedenle emsalsiz işkencelere maruz bırakılan ve katledilen;  sonrasında “Azize” unvanı ile onurlandırılan ve yüzyıllar boyunca bu unvan ile anılan nadir İstanbullu Hristiyan arasında olması sebebi ile İstanbul için ayrı bir önem taşıyan Yeldeğirmenli Eufemia‘nın kemikleri de bir zamanlar bu kilisede korunmuştur.

Vefatı ardına ilkin Yeldeğirmeni tepesinde adına kurulan bir mezarlığa gömülen Azize’nin kemikleri, Sasanilerin İstanbul’u işgali sırasında bir zarar görmesin diye düşünülerek sur içinde kalan bu kiliseye getirilir. Dindeki her türlü objeye ve çizime karşı çıkıldığı, kiliselerin yakılıp yağmalandığı İkonoklazm dönemine gelindiğinde (8. yy sonu) yağmacılar röliklere de el uzatılınca, korunmak istenen kutsal kemikler denize bırakılır. Dönem sona erince muhafaza kabının içinde korunmuş olan kemikler tekrar kiliseye getirilir.

Bu kilise günümüze ulaşamamış olmak ile birlikte Azize Eufemia’nın kemikleri bugün Fener’de, Patrikhane‘de gümüş bir muhafaza içinde korunuyor.  Terzilerin azizesi olarak da bilinen Eufemia’nın vefat gününde ziyaretçilere iğne dağıtılırmış.

 

Arkası yarın . . . 

13.02.2016