Tahran Havaalanı’nda bizi Şirazlı rehberimiz karşılıyor. Rötar nedeni ile gün doğumuna yetişemediğimiz başkente sabah mesai trafiğinde, bir saatten fazla sürede varabiliyoruz. Tahran’da sadece bir gece konaklayacağız. Vakit kaybetmeden eşyalarımızı otele bırakıyor ve kahvaltının ardından soluğu sokaklarda alıyoruz. İran ile aramızda 1,5 saatlik bir zaman farklı var (Mayıs ayı – Türkiye’de yaz saati uygulaması var iken).

Sokaktaki bir döviz bürosundan 1 Amerikan Doları’nı 3,42 Tümen karşılığı bozduruyoruz. 100 dolarlık bir  banknota karşılık elimdeki 3.420.000 Riyali hesaplamam pek de kolay olmuyor. İran’ın resmi para birimi İran Riyali olmak ile birlikte, esnaf Tümen demeyi tercih ediyor ve etiketlerde de böyle yazıyor, etiketler sizi yanıltmasın (1 Tümen: 10 Riyal).

Gülistan Sarayı

Gülistan Sarayı

Yüzyıllarca Ortadoğu’nun hakim gücü olmuş Safaviler döneminde askeri teşkilatın bir kolu olan Türkmen Kaçar boyları, önceleri Dağlık Karabağ bölgesinde göçebe hayatı yaşamaktalardır (15. yüzyıl). İlerleyen yıllarda, kendi içlerindeki mücadeleden galip çıkan ve Hazar Denizi sahili üzerinden güneye ilerleyen Kaçar beyi Muhammed Hasan Şah, Şiraz bölgesine ilerleyerek Zend Hanedanlığını kurmuş Kerim Han ile mücadele etmeye başlar.

Bu esnada, fırsattan istifade eden Kerim Han, rakip hanedanın lideri Muhammed Hasan Şah’ı öldürür ve oğlunu tutsak edip Şiraz’a kaçırır. Otuz yıl boyunca sabreden oğul Ağa Muhammed, Kerim Han’ın ölümü üzerine çıkan taht mücadelesi sırasında Şiraz’dan kuzeye kaçar. İktidar boşluğu esnasında kendini İran Şahı olarak ilan eder ve ilk iş olarak Develi kolunu ortadan kaldırarak Kaçarları birleştirir.

1796’da İran’ı birleştirerek Kaçar Hanedanı’nı kuran Ağa Muhammed ve o güne kadar ıssız bir köy olan Tahran’ı başkent ilan eder (1779).

Günümüzden iki yüzyıl öncesine kadar, insanlarının yer altındaki karanlık evlerde yaşadığı, yoldan gelip geçenleri yağmalayarak yaşamanı sürdürdüğü Tahran, ılıman ikliminin avantajı ile kısa sürede gelişir ve insanların yaşamak istediği bir şehre dönüşür.

Kaçar döneminin şehirdeki en güzel örneği olan Gülistan Sarayı, başkentteki ilk durağımız oluyor. 2013 yılında Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmış müzede ana bina ve iki salon girişi için bilet alıyoruz (ana bina 150 bin Riyal, her bir salon 80 bin Riyal). Oldukça gösterişli ve rengarenk tasarlanmış saraydaki mermer işlemeciliğin, rengarenk mozaik ve vitrayların, kocaman bir bulmacanın parçaları gibi tek tek işlenmiş aynalı salonun güzelliği karşısında büyüleniyoruz. Sarayda gezerken, yüzyılların değişen mimari anlayışlarına, oldukça ince bir işçilik ile süslenmiş klasik Pers mimarisinin Avrupalı bir anlayışla yeniden şekillenmesine şahit olmak mümkün.

Yapımına Safavi Hanedanlığı zamanında başlanmış, Zend Hanedanlığı zamanında kullanılmış ve Kaçar döneminde nerede ise tamamen yenilenmiş Gülistan Sarayı, Pehleviler döneminde ise sadece resmi kabuller ve taç giyme törenleri için hizmet vermiş.

Özellikle, taç giyme törenlerinin yapıldığı Talar-e Salam (Selam Odası) bölümündeki işçilik ve mücevherler ile süslenmiş aksesuarlar görülmeye değer. İpek ve yün ile dokunmaş paha biçilemez İran halıları ile kaplı salondaki çoğu eşya da hediye imiş. Özellikle Kaçar hanedanı üyelerinin her gittikleri yerde tahta oturma istekleri doğrultusunda 14 parçadan imal edilmiş, modüler taht ve İran hükümdarları arasında yüzyıllar boyunca el değiştirmiş, dünyanın en büyük elmasları arasında bilinen Darya-i Nur elmasını taşımış tavuskuşu tahtının bir kopyası bu salonda yer alıyor. Tahtın orijinali ise yine Tahran’da, Kraliyet Mücevherleri Müzesi’nde koruma altında sergilenmekte.

Talar-e Salam (Selam Odası) ve kralın tahtı

Talar-e Salam (Selam Odası) ve kralın tahtı

Bu şatafatlı saray, aynı zamanda Kaçar beyinin intikamına da sahne olmakta. Esaret altında geçen yıllar boyunca ailesinin düşmanlarına kin büyüten Kaçarların lideri Ağa Muhammed, Kerim Han’ın kemiklerini Şiraz’daki mezarından çıkartıp Nasıreddin Şah’ın mermer mozolesine çıkan merdiven basamaklarının altına gömdürüyor ve böylece, avludan her gelip geçtiğinde baş düşmanını ayaklar altına aldığını söylüyor.

Avluda, mermer mozole ve taht arasında kalan çeşmeden bugün su akmıyor ama çeşmenin bahçeye doğru kurulmuş havuzu bana Mardinde Zinciriye Medresesi’nde ve İstanbul’da Topkapı Sarayında gördüğüm hayat çeşmelerini hatırlatıyor (bu anımsamamın teyidi veya çeşmenin Pers sanatındaki anlamına dair rehberimiz Sahar’den net bir yanıt alamadım ancak siz biliyor iseniz yorum olarak yazının sonuna eklerseniz sevinirim).

Gülistan Sarayı, hayat çeşmesi

Gülistan Sarayı, hayat çeşmesi (bölümün adı: Karim Khani Nook / Khalvat e Karim Khani)

Ana binadan havuzlu bahçeye doğru bakan Nadir Şah*ın mermer tahtı restorasyonda olduğu için ancak kalın bir perdenin altından görebiliyoruz (*Afşar Hanedanı kurucusu, 18. yüzyıl).

Ana binanın büyük salonları arasında dolaşırken, özellikle Nasıreddin Şah döneminde (1848-1896) farklı ülke liderleri tarafından hediye edilmiş eserleri, mücevherleri, yağlı boya tabloları, önemli Avrupa kentlerinden simgesel yapıları gösteren mikro-mozaik tabloları, vazoları, tabakları ve Osmanlı hükümdarı 2. Abdülhamit’in değerli hediyelerini görmek mümkün.

İran’ın batılılaşma çabalarına önderlik etmiş lider Nasıreddin Şah, içeride din adamların siyasi ve günlük hayat üzerine etkisini kırmak üzere bir politika izlerken telgraf ve posta hizmetini başlatmış, batılı eğitim verilmesini istemiş ve İran’daki ilk günlük gazetenin basılması için ön ayak olmuş. Aynı zamanda İranlı ilk fotoğrafçı olmuş ve Avrupa’dan aldığı fotoğraf makinası ile eşinin fotoğraflarını çekmiş. Gülistan Sarayı’nı süsleyen mozaikler arasındaki doğa ve batılı mimarideki ev çizimleri de yine bu dönemde Avrupa’ya yapılan ziyaretlerden kalan hatıralar olarak sarayın duvarlarına işlenmiş.

Öte yandan, ticari hayatta ve demir yollarının yapılması, sulama kanallarının açılması gibi imar projeleri için batılı devletlere verdiği imtiyazlar ekonomik sıkıntılara ve artan kamuoyu baskısına, boykotlara davetiye çıkarmış.

Bir gün çok sevinçli bir haber alan Şah, Şah Abdul Azim Türbesi’ni ziyaret etmek ister. Yakınlarının ve askerlerinin, izlediği politikalar neticesinde ülkedeki farklı gruplardan aldığı tehditleri öne sürerek, türbeye yalnız gitmemesi yönündeki uyarılarına kulak asmayan Nasıreddin Şah, burada silahlı bir suikast ile öldürülür (1896). Bu cinayet, ülkede herhangi bir iç karışıklığa meydan vermemek için iki ay boyunca halktan saklanır ve nihayetinde, Azerbaycan’da valilik yapmakta olan oğlunun Tahran’a gelip tahta çıkması ertesinde cenaze Gülistan Sarayı’nın avlusunda defnedilir.  

Gülistan Sarayı

Gülistan Sarayı, Nasıreddin Şah’ın mermer mozolesi

Ana binanın ardından bahçenin diğer köşesinde, Şems-ül İmare (Güneş Binası) sarayına giriyoruz. Hikayeye göre, sarayın yakınlarında oturan bir diş hekiminin evi iki katlı imiş ve Kral bu evin yüksekliğini kıskanmış. Kral’ın serzenişini duyan doktor o dönem için şehrin en yüksek, ülkenin ikinci yüksek binasını inşa ettirerek Kral’a hediye etmiş (ülkenin 19. yüzyıldaki en yüksek binası ise İsfahan’da göreceğimiz Ali Kapısı Sarayı).

Yaklaşık iki saatte hızlıca dolaştığımız Gülistan Sarayı’ndan ayrılıp Tahran Kapalı Çarşısı’na doğru yürüyoruz. Kaybolmaya oldukça müsait çarşıda yolumuzu şaşırmadan buluşma saatinde geri dönebilmek için tek bir rotada ilerliyor, halı mağazalarının önünden geçiyor, sokak fotoğrafları çekiyor ve geç kalmadan toparlanıyoruz.

Önceki geceyi Doha Havaalanı’nda geçirmiş olmanın, öğle saatlerinde yakmaya başlayan güneşin, artan ısıya karşın giymek zorunda olduğumuz kapalı kıyafetlerin ve daha yola çıkmadan eşimiz, dostumuz dikkatli olmak üzere uyarıldığımız bir ülkede olmanın şaşkınlığı içindeyiz. Hal böyle olunca, henüz gün bitmeden yorgunluk sinyalleri baş gösteriyor ve günü fazla uzatmadan kısa bir şehir turunun ardından otele dönüyoruz.

Günün her saati yoğun olan Tahran trafiğinin karmaşası ve gürültüsü maalesef bize hiç de yabancı gelmiyor. İlerleyen günlerde daha da rahat gözlemleyeceğimiz üzere, caddelerde sık sık trafik ışığı veya polisi olmamasına, her an herhangi bir yönden araç gelebilir olmasına karşın pek trafik kazası yaşanmıyor. Tahran harici şehirlerde en yoğun trafik saatlerinde bile pek korna çalınmıyor. Şoförler çok şikayetçi ise selektör ile tepkilerini gösteriyor ve bir şekilde bir birlerine yol vererek ilerliyorlar.

Birkaç saatlik ikindi uykusu ve güzel bir akşam yemeğinin ardından otel çevresinde kısa bir akşam yürüyüşüne çıkıyoruz.

Aklımızda İran’ın modern yüzü, Ortadoğu’nun Şanzelize (Champs-Elysees) Caddesi diye takdim edilen, 25 km uzunluğundaki Valiasr Caddesi’nde volta atmak var ama daha ilk günden fazla talepkâr değiliz.

Gülistan Sarayı

Gülistan Sarayı’nı süsleyen çini panolarda batılı manzaralar da görmek mümkün

Sabah erkenden toparlanıyor ve şehrin güneyin çıkışında kalan Azadi Kulesi’ni ziyaret ediyoruz. 1971’de Muhammet Rıza Pehlevi döneminde Pers İmparatorluğu’nun 2500. yılını kutlamak ve şehrin sembolü olmak üzere inşa edilen kule ve meydanın ilk ismi olan Shahyaad (Şehyad) 1979 devrimi sonrası özgürlük anlamına gelen “Azadi” (Azat etmekten) şeklinde değiştiriliyor. İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulması sırasında Şah Rıza Pehlevi yönetimine karşı yapılan gösteriler sırasında sert çatışmalara sahne olmuş meydan, 50 bin metrekare genişliğinde ve İsfahan Nakş-i Cihan meydanından sonra ülkenin en geniş meydanı. 

Yaklaşık yirmi katlı bir bina yüksekliğindeki kulenin bodrum katındaki müzesi saat 9’da açılıyor ve rehber eşliğinde en üst kata kadar asansör veya merdiven ile çıkabiliyorsunuz. Kulenin altında çeşitli el işi atölyeleri de yer almakta. Müze girişi 80 bin Riyal.

Tahran’da gezilecek belli başlı yerlere, Gülistan Sarayı’na, çarşıya veya Azadi Meydanı’na metro ile ulaşım mümkün.

Yolculuğumuza, Kaşan’a doğru devam ediyoruz.

Başkentin resmi atmosferinin şehirdeki tüm binalara, sokaklara kadar yansımış olması ve keşmekeş trafiği dışında; Tahran’a bir daha gidecek olursam Pers tarihine dair müzelere ve diğer hanedan saraylarına gitmek; bir başkente yaraşır genişlikte inşa edilmiş cadde ve bahçelerinde aylak aylak dolaşmak isterim.

14.05.2016

Azadi Kulesi

Azadi Kulesi