Sabah Sakarya-Bolu sınırında yer alan cennet köşe, Sülüklügöl’de uyanıp Bolu’dan Karabük’e geçtik. Karabükde gezmedik ne antik kent, ne köy ne de mağara bıraktık!

Batı Karadeniz rotasında, Bartın üzerinden kıyıya doğru sürüyor, hava kararmadan Amasra koylarında varmayı, bu gece konaklamak için uygun bir kamp yeri bulmak istiyoruz.

Karabük - Bartın sınırını geçerken adeta masal aleminde hissediyoruz

Karabük – Bartın sınırını geçerken adeta masal aleminde hissediyoruz

Güneş yavaş yavaş yatışa geçmişken, kamp yeri alternatifi olarak ilkin Göçkün Köyü’nün sahiline iniyoruz. Kum sahil hemen asfaltın bitiminde başlıyor ve kıyı boyunca dizilmiş balıkçı barınakları önünde toplaşmış gençler batmaya hazırlanan günü uğurlamaktalar.

Burada fazla oyalanmadan, yönümüzü Amasra’ya çeviriyor ve Akkonak Köyü tabelasından içeri giriyoruz. Köyün az ilerisindeki bir virajdan dönünce gördüğümüz, denize karşı otlayan inekler ve otladıkları düzlük çok hoşumuza gidiyor. İki genç, düzlüğün sonunda oturmuş manzarayı seyretmekte. Bu düzlüğün kamp için uygun olabileceğini düşünüyoruz. İnip biraz etrafı keşfediyoruz. Bir tarafta tek tük boş bira kutuları varken hafif yüksekte kalan tarafta herhangi bir teneke/plastik çöp, hayvan izi veya pisliği göremiyoruz. Amasra’yı tepeden gören bu seyir tepesinin gece fazla misafiri olmayacağını düşünerek burada konaklayabileceğimize kanaat getiriyoruz.

Bu köyün sahilinde kapsamlı bir kamp alanı da mevcut. Daha köşeyi dönerken, park etmiş araçların otoparktan dışarı taştığını fark edince burada pek de hayal ettiğimiz sükuneti, hatta kendimiz için boş çadır yeri bulamayacağımızı ve önceki geceden kalma uykusuzluğumuzu gideremeyeceğimizi düşünerek yoldan geri dönüyoruz.

Aklımızdaki son alternatif ise Çakraz Köyü ve sahili. Burada da bir kamp alanı bulunuyor.

Akkonak’daki düzlük, kamp alanı olarak içimize siniyor ve acıkmış midemizin gurultusunu dinleyerek daha da gecikmeden Amasra’ya inip yemek yemek istiyoruz.

Amasra sahili, 2008

Amasra sahili, 2008

On yıl kadar önce, bir Cuma akşamı İstanbul-Bartın otobüsüne binip Cumartesi sabahı Bartın’da uyanmıştım. Henüz sokaklarda pek kimse yokken Bartın Çayı üzerindeki tarihi köprüden geçip, karşısındaki çay bahçesinde ocağın ilk çayını içmiş, Bartın sokaklarında ve çarşısında dolaşmıştım. Bahçede çilek toplayan teyzelerle sohbet etmiş tarihi Bartın konaklarını fotoğraflamıştım. Çarşıdaki otogardan kalkan Amasra minibüsü ile Amasra’ya ulaşmam yaklaşık yarım saat sürmüştü.

Amasra’ya ise ilk kez 1995’de ailem ile gitmiştim ve pek de hatırlamıyordum. Amasra Müzesi’ni ve Cenevizlilerden kalma kalesini gezdim. Kemer Köprü’den (1787) geçip eski evler arasında dolaşmış, taş geçişlerdeki Ceneviz armalarını fotoğraflamıştım.

Burada buluşmak için sözleştiğim Ankaralı arkadaşlarım da gelince birlikte kiraladığımız pansiyon eve yerleşmiş, çarşıdan aldığımız kilo kilo çileğe doymuştuk. Mustafa Amca’nın yerinde yediğimiz balığın lezzetini ta o zamandan hatırlıyor olunca on sene sonra bu akşam yemeği için de gittiğimiz ilk adres Mustafa Amca’nın yeri oluyor.

Yemek salonunun dışındaki bekleme salonun bile dolup taştığını, bekleme listesinde 12. sırada olacağımızı görünce hiç düşünmeden dışarı çıkıyor, gördüğümüz diğer bir restorana oturuyoruz. Yediğimiz hamsi tava son derece lezzetli olmak ile birlikte, fazlası ile turistik olmuş bu restoranlardaki hizmet dili de “helvamız kalmadı” diyorsak aslında “hadi yedi iseniz kalkın da sıradaki gelsin otursun” demek istiyoruz havasına bırakmış olmasına üzülüyoruz.

Bir tatlı huzur almaya geldiğimiz deniz kenarından, sözlerini bile bilmedikleri şarkıları içki mezesi kıvamında pazarlamaya çalışan çalgıcılar ve onların videosunu çekip sosyal medyada paylaşma telaşındaki kalabalık arasında yemeğimizi yiyip kalkıyoruz. Her yerde ışıklı, yanar söner tabelalar, sokaklardan taşıp kaldırımlara parketmiş araçlar arasında sıyrılıp kamp atacağımız seyir terasımıza çıkıyoruz (19 km).

Artık hava tamamen kararmış olduğu için önce fener ışığında etrafı tekrar yokluyor, sonra da arabanın far ışığı altında çadırımızı kuruyoruz. Sahilden yükselen ışık kirliliğine rağmen başımızın üstünde yükselmiş yıldızların büyüsüne kapılıyor, sahilden yükselen çalgı çengi seslerinden bile rahatsız olmadan derin bir uykuya dalıyoruz.

Gece saat iki sularında bir kaçı bizim tepeden, bir kaçı ise karşı tepelerden seslenen çakalların sesleri ile uyanıyoruz. Bir süre uluyan çakallar uzaklaştığında biz de tekrar uykuya dalıyoruz. Sabah gün doğumu ile başlayan lodos çadırı epey zorluyor. İzmir Karagöl’deki kadar olmasa da gene mi fırtınaya denk geldik derken, rüzgarın peşi sıra başlayan yağmur altında bir saat kadar daha uyuyoruz. Saat 7’yi geçerken, yağmurun yavaşlamasını fırsat bilip çabucak toparlanıyor ve yola çıkıyoruz.

Amasra iç kale surlarındaki Ceneviz armaları

Amasra iç kale surlarındaki Ceneviz armaları, 2008

Hafızamdaki Amasra sokakları beni meydandaki fırına ve oradan aldığımız sıcacık simitler ile, meydanda tezgah açıp evde yaptıkları reçelleri satan pazarcı teyzelerin yanına götürüyor. On sene öncesinde, sokaktan tezgah tezgah dolaşıp aldığımız kahvaltılıklar ile sahildeki çay bahçesine gitmiş ve kendi kurduğumuz sofrada mis gibi demli çayı yudumlarken doya doya sohbet etmiştik.

tarihi Bartın konakları

Bartın İl Halk Kütüphanesi (Cumhuriyetin ilk mektebi) | Çarşıdaki su terazisi ve bir dükkan (kapısında, eski yazı “Maşallah, 1315” yazıyor)
Bartın’ın tarihi konakları, 2008

Arada geçen yıllarda, dolana dolana indiğimiz yol kenarına inşa edilmiş siteler sahil manzarasını kapatmış, nerede ise tüm sokaklar otoparka dönüşmüştü. Yağmurlu bir Pazar sabahında henüz uyanmamış, neon ışıklı, yabancı dilli tabelalar arasından kahvaltı için açık bir yer göremeyince hiç duraksamadan Bartın’a doğru yola devam ediyoruz.

Yağmur hız kesmeden devam etmekte iken Bartın’da bir fırında poğaça ve çay ile kahvaltı edip direksiyonu Bolu yönüne çeviriyoruz. Devrek, Mengen derken Bolu’da öğle yemeği için yer ararken rastladığımız, restore edilmiş bir konakta mola veriyoruz.

Yağmur hız kesmeyince biz de Bolu sokaklarını es geçip, İstanbul’a dönüş trafiğine karışıyoruz.

21 Mayıs 2017