Haftasonu tatilimizi üç güne uzatıp çıktığımız yoğunlaştırılmış Batı Karadeniz rotamızın ilk gününü Sakarya yayla yollarında geçirdik. Öğlene kadar Acelle ve Davlumbaz yaylalarında dolaşıp öğleden sonra Sülüklügöl’e vardık. Ormanda dolaştık, göl kenarında ayaklarımızı uzatıp kitap okuduk, sohbet ettik; akşam güneşle birlikte uykuya dalıp sabah yine güneşle uyandık.

Uzun bir gecenin ardından, bu sabah fazla oylanmadan kampı toplayıp tekrar yola çıkıyoruz. Bugün hem daha fazla yol yapacak hem de kısa molalar vererek farklı yerler göreceğiz.

Göl yolundan Tavşansuyu’na kadar iniyor, doğuya doğru devam ederek Karamurat Gölü’nün kenarından geçiyoruz. Sülüklügöl’den buraya, orman içinden, 9,5 km’lik kolay bir yürüyüş parkuru üzerinden de ulaşabilirsiniz. Yol kenarından görebildiğimiz kadarı ile Karamurat Gölü’nün çevresinde herhangi bir tesis veya konaklama imkanı bulunmuyor.

Karamurat Gölü, Bolu

Karamurat Gölü, Bolu

Taşkesti’nin merkezine giriyor ve cadde üzerinde açık gördüğümüz bir kafede kahvaltı molası veriyoruz. Gayet lezzetli bir kahvaltının ardından anayola çıkmak yerine direksiyonu Abant yönüne çeviriyor ve yeşilin bin bir tonu arasında, pamuk pamuk uçuşan bulutların gölgesinde 25 km mesafedeki Abant Gölü’ne varıyoruz. Sabah saat 11 itibari ile, çoktan mangallar yanmış ve piknik alanı olarak belirlenen yerler duman altı kalmış bile! Göl çevresindeki iki otelin bahçeleri ve göl etrafındaki kaldırımlar park etmiş araçlar ile dolmuş. Biz de arabadan inmeden göl etrafında tur atıyor ve fazla oyalanmadan yola devam ediyoruz.

Abant Gölü’ne köy yolundan geldiğimiz için herhangi bir gişeden geçmiyor veya ücret ödemiyoruz. Çıkışta, bize göre ters yönde kalan otobandan gelen ziyaretçiler ise öncelikle Tabiat Parkı gişelerinden geçtikleri ve ücret ödedikleri için bu güzel Cumartesi sabahında yoğunluk oluşmaya başlamıştı bile.

Abant Gölü, Bolu

Abant Gölü, Bolu

Gerede’de verdiğimiz öğle yemeği molasının (Yörem Kebap Salonu) ardından Bolu’dan ayrılıyor ve Karabük sınır ilçesi, tarihi antik çağlara dayanan yerleşim yeri Eskipazar – Budaklar Köyü’nde, Hadrianapolis Antik Kenti’ne gidiyoruz. Bölgedeki kazı ve koruma çalışmaları 2003 yılında başlatılmış, ödeneksizlik nedeni ile defalarca ara verilmiş ve 2016’da tekrar başlatılmış. Bize eşlik eden güvenlik görevlisi kazıların bir süredir durmuş olduğunu anlatıyor (Mayıs 2017).

Etrafta herhangi bir bilgilendirme tabelası olmamasına karşın, mimarisinden kilise olduğu anladığımız kalıntı, üzerine inşa edilen çelik konstrüksiyon ile korunmakta ve kapısı kilitli. Kilise zemini kaplayan mozaiklerin de üzerini örtü ile kaplanmış görünce biraz hayal kırıklığına uğruyor ve etrafa bakınmak için ileriye doğru doğru yürüyoruz. Hamam kalıntılarını incelerken, kazı alanındaki güvenlik kameralarından bizi farkedip yanımıza gelen güvenlik görevlisi yamaç altındaki mezar odasına da bakmamızı öneriyor. Gösterdiği yöne indiğimizde, bir ağaç altındaki yekpare kayaya oyulmuş üçlü bir mezar odası gördük. Yekpare bir kaya parçasının incelikli işlenişi oldukça etkileyici. Hamam kalıntılarındaki detayları da düşününce, buranın henüz açığa çıkarılmamış, büyük bir hazine olduğunu görüyoruz.

Hadrianapolis antik kenti Roma hamamı kalıntısı

Hadrianapolis antik kenti Roma hamamı kalıntısı

Bugüne kadar yapılan kazı çalışmaları, bölgedeki yaşamın MÖ 1. yüzyılda, Makedonya İmparatorluğu’nun dağılan halklarından olan Paflagonların idaresinde başladığını, en güçlü yıllarını Romalıların hakimiyeti ile 4. yüzyılda yaşadığını ve MS 8. yüzyıla kadar uzun bir süreyi kapsadığını gösteriyor. Romalılardan sonra Selçuklu hakimiyetine geçen bölge Viranşehir olarak anılmaya başlanıyor ve çevre köylerdeki, farklı dönemlere ait kalıntılardan kentin birkaç kez yıkılıp tekrar kurulduğu anlaşılıyor.

Antik kentteki kazı çalışmalarında çok sayıda mermer sütun ve sütun başlıkları, su sarnıçları, kaya mezarları, Roma hamamı, su kanalları, tüneller, mahzenler ve zemini mozaik desenler ile bezenmiş bir kilise ortaya çıkarılmış. Bulunan kilise ve manastır kalıntılarından ve bölgenin aynı zamanda Aziz Stiylos Alpius’un da doğum yeri olarak bilinmesinden dolayı kentin, antik çağda bir hac merkezi olduğu kabul edilmekte. “Batı Karadeniz bölgesinin ‘Zeugma’sı” olarak da lanse edilen antik kentte bulunmuş, restore edildikten sonra özel bir örtü ile korumaya alınmış Kilise B’nin zemin mozaikleri hakkında buradan detaylı bilgi alabilirsiniz.

“2003 tarihinden itibaren yapılan çalışmalarda 15 x 23.5 m ebatlarındaki kilisede dört önemli mozaik bulunmuştur. Kadın, erkek, hayvan ve meyve figürlerinin yer aldığı mozaiklerin önemli bir özelliğinin, üzerlerinde, Hıristiyan inancına göre cennetteki dört nehir “Phison”, “Geon (Nil)”, “Euphrates (Fırat)” , “Tigris (Dicle)” in personifikasyonun ve adlarının yer almasıdır. Bu tür bir kompozisyona Anadolu’da henüz rastlanılmamıştır.”

Biz ayrılırken, güvenlik görevlisi de ziyarete gelmiş yeni insanların sorularını yanıtlamakta ve onlara da kazı hakkında bilgi vermekte idi. Ana yoldan sadece 7 km içeride kalan Hadrianapolis antik kenti rotanıza eklemenizi öneririm.

Hadrianapolis antik kenti, yekpare kayaya incelikle oyulmuş kaya mezarı

Hadrianapolis antik kenti, yekpare kayaya incelikle oyulmuş kaya mezarı

Karabük üzerinden 14 km mesafedeki Yörük Köyü’ne gidiyoruz. Internette gördüğümüz bir fotoğraf üzerine merak edip haritada işaretlediğimiz bu köy meğerse çoktan tur firmalarının rotasına eklenmiş ve bir çırpıda gelip geçen şehirli turistler ile tanışmış. Köy evlerin çatılarını görmeye başladığımız yoldan taşan tur otobüslerini farketmemiz ile reflektör yelekli bir gencin önümüzü kesmesi bir oluyor. Köyü gezmek veya sadece içinden geçip gitmek istiyorsak bile ne köy girişinde ne de köy sokaklarında park yeri olduğunu; ancak köye girmeden sola sapınca göreceğimiz eski camiyi geçince boş bir yer olabileceğini söylüyor.

Öğle yemeğinde sonra en azından köy kahvesinde bir köpüklü kahve içeriz hayali kurarken, eskiden köy kahvesi bugünlerde “kafe” olmuş dükkanda “gözlemeyi çabuk almak isterseniz ateşin yanına oturup bekleyin” önerisi ile karşılaşıyoruz. Birer fincan kahve ve yanında da yörenin meşhur ev baklavasından sipariş etmeye kalksak, sıra kim bilir kaç dakika sonra bize gelecek?

Ara sokaklarda fazla takılmadan, taş sokaklarda topuklu ayakkabı ile yürümeye ve her köşe başında kendi fotoğrafını çekmeye çalışan, nerede ise tümü tarihi eser statüsündeki konakların, sokağa bakan pencerelerini kendi evlerinin penceresi gibi açıp kapatmaya çalışan (maalesef bunu da gördük!) turistler arasından sıyrılıp hızlı bir tur atıyor ve arabayı parkettiğimiz eski caminin arkasından, merkeze dönmeden, bir sonraki köye sürüyor ve tüm karmaşasına rağmen kalbimizi fethetmeyi başaran bu güzel Yörük Köyü’nü arkamızda bırakıyoruz.

Yörük Köyü'nün tarihi evlerindeki her bir detay tek tek keşfedilmeyi bekliyor

Yörük Köyü’nün tarihi evlerindeki her bir detay tek tek keşfedilmeyi bekliyor

Geleneksel mimarisini koruyan bir Türkmen köyü olan Yörük Köyü 1997’de kentsel sit alanı ilan edilerek korumaya alınmış. Safranbolu çevresine yerleşen ve bu köyü de kuran yörüklerin, 14. ve 15. yüzyıllarda düzlükte kurdukları çadırlarda, göçer bir hayat yaşadıkları; kendilerine has uygulanan bir vergi modeli ile önce bir kadıya bağlanarak zaman içinde de yerleşik düzene geçmelerinin sağlandığı anlatılmakta. Köy mimarisinde, Anadolu köylerinde rastlanan merkezde bir cami etrafına kümeleşen tek katlı evler yerine merkezi bir cadde boyunca nizami şekilde sıralanmış iki-üç katlı konaklar görüyoruz. Aynı düzen, caddeye çıkan ara sokaklarda da korunmuş. En eski evin 450 yıllık olduğu söylenen köyde, üç asrı devirmiş Sipahioğlu Konağı turistlerin ziyaretine açılmış. Bu konağı rehber eşliğinde gezmeyecek iseniz, gitmeden araştırmanızı öneririm. Zira, bir dönem İstanbul’da para kazanıp geri dönen veya Osmanlı ordusunda yeniçeri olarak görev alan köylü nüfusu vesilesi ile köyde yaygınlaşan Bektaşilik inancı ve geleneğine ait detayları konakta görmek mümkünmüş.

Evlerin dış cephesine bakınca, ahşap kapılar ve pencerelerdeki parmaklıklar dikkat çekici. Yörük köylüler, evlerinin çatı saçaklarının uçlarına astıkları geyik boynuzlarının uğur getireceğini inanırlarmış. Kapı tokmaklarında gördüğümüz, ipler ise Çanakkale – Babakale’de de rastladığımız gibi, ev sahibinin evde olup olmadığını veya bağlama şekline göre birazdan gelip gelmeyeceğini göstermekte.

Daha uygun bir zamanda, köye tekrar gitme fırsatımız olursa bu konaklardan bir tanesini ziyaret etmek ve iç mimari detaylarını görmek, meydanda tezgah açıp evinde yaptığı reçeli, bahçesinden topladığı otu satmaya çalışan ihtiyarlarla sohbet etmek isterim. Alacaklıyım!

Safranbolu’da da belli başlı çarşı ve hanları gördükten sonra hızlıca yola devam etme niyetindeyiz. Gel gör ki, araç trafiği daha anayoldan Safranbolu’na yol veren tabeladan başladığını farkedince direksiyonu tereddütsüz Bartın yöne çeviriyoruz.

Bulak Mencilis Mağarası

Bulak Mencilis Mağarası

Türkiye’nin dördüncü büyük mağarası olarak anlatılan Bulak Mencilis Mağarası bugün için son molamız olacak. Safranbolu merkezden geçerek veya Bartın yolundan saparak (13 km) bu mağaraya kolayca ulaşabilirsiniz.

Bulak Köyü yakınlarındaki mağaranın toplam uzunluğu 6042 metre ve birbirine bağlı üç kattan oluşuyor.

Giriş ücreti olan 5 TL’yi ödeyip turnikeden geçtikten sonra mağaraya giriş seviyesine ulaşmak için yaklaşık 160 basamaklı ve basamaklar arası farklı yükseklikteki taş bir merdivenden tırmanmak gerekiyor. 400 metresi ziyarete açık olan koridorlar çok dar değil ve çocuklu hatta bebekli ailelerin de rahatlıkla gezebildiğini görüyoruz. Engebeli ve kaygan zeminde sağlıklı ilerlemek için yer tutuş destekli bir ayakkabı giymeyi tercih edebilirsiniz. İçerdeki atmosferinin nefes darlığı, astım ve bronşit rahatsızlıklarına da iyi geldiği bilinen mağaranın ısısı yaz kış sabit +15 derece olduğundan, fazla kalın giyinmenize gerek yok.

Sarkıt, dikit, sütun ve duvar damlataş oluşumları ilgi çekici olan mağara 12. yüzyılda korunma amacı ile kullanılmış.. Mağaranın birbiri ile bağlantılı üç girişi varmış ve derinlerinde bir şelale ile iki ayrı göle ev sahipliği yapıyormuş. Mağaranın içinden akan nehir, 15 metrelik bir şelaleden düşerek yer altına karışmakta ve 250 metre aşağıdan, kayaların arasından tekrar yeryüzüne çıkmakta imiş. Mağaranın bu kolu, Bizans ve Osmanlı zamanında şehir merkezine giden su yolu olarak kullanılmış.

Mağara çıkışında, Safranbolu’nun Bağlar bölgesinde yetişen üzümlerden üretilen Bağlar Gazozu içerek biraz dinlendik. Şeker kamışı ile tadlandırılan gazozun aroması bana biraz tatlı geldi.  

Bu gece Amasra koylarında kamp atmayı planlıyoruz. Hava kararmadan hem kamp yerini belirlemek hem de akşam yemeği için Bartın’a doğru yolumuza devam ediyoruz.

20 Mayıs 2017

Bolu - Karabük - Bartın rotası

Bolu – Karabük – Bartın rotası