16 Mart 2011, Çarşamba

Hareketli bir sabahın ardından Amsterdam’daki ilk günümün son saatlerindeyim.

Kahve almak için otel lobisine indiğimde buradaki ortak kullanıma açık bilgisayarları gördüm. Bazı Türkçe harfler bu dilde olmadığı ve klavyede karakterlerin yerleri de farklı olduğu için ekran yerine klavyeye bakarak yazmak zorunda kalmam bana bir tür beyin jimnastiği gibi geldi. Madem bu kadar eğlenceli bir oyun bulmuşum, bugün ne yaptığımı yazarak başlıyorum.

Aslında bu saatte sokaklarda geziyor olmalıydım ama hem hava çok soğuk hem de ben çok yorgunum. Uykum var!

Büyüdüğüm Ankara’da veya yaşadığım İstanbul’da da elimde harita ile gezmekten çekinmeyen biri olarak burada da her adımda haritaya bakıyorum. Üç yıl sonra henüz şehre ikinci kez gelişimde elimi atıp da “işte buradayım” diyebilmesi pek keyifli!

Bu bilmişlikle daha otelden çıkıp on adım atmışken beni elleri cebinde avare avare dolanıyor gören birkaç genç ”Van Gogh Museum” nerede diye sordu ve anlatmasam olmaz diye düşünerek hemen tarif ettim. Vondelpark’dan dönerken tekrar gördüğümde ”I Amsterdam” dekorunun tepesinde eğleniyorlardı!

Havalimanından otele gelene kadar bembeyaz olan gökyüzü hiç cazip gelmemişti ama ite kaka odaya yerleşip sokağa çıkmayı başardığımda, yeniden karşılaştığım mavi ve ışıl ışıl gökyüzü beni mutlu etmeye yetti!

Kanal gezisi yapmak için gittiğim tekneyi beş dakika ile kaçırınca bir saat sonrakine kadar Vondelpark ve müzeler meydanında oyalandım.

Saat 16 gibi tekne gezisi bitti ve fotoğraf çekmek için açık alanda yediğim rüzgârdan sonra iyice üşümeye başladım.

Ev dışında yemek yemek bana zor geliyor. İstanbul olsa her yerde simitçi, kestaneci ama burada sadece sosisçiler var!

Central Station’a varmadan kiliseye doğru dönerken kösede bir taksi durağı var ve şoförler genelde düzgün Türkçe ve İngilizce konuşan Türkler. En azından aralarındaki konuşmalara şahit olduğum kadarı ile. Telaffuzlarının, İstanbul’daki yaşıtlarından duymanın pek rastlanır olmadığı kadar düzgün olması dikkatimi çekti.

Sonrasında Sint Nicolaaskerk Kilisesi’ne kadar dönerci dükkânları ve sex shoplar yanana devam ediyor.

“Red light distinct” olarak bilinen sokaktaki kanal boyunca diğer kanallarda olmadığı kadar çok sayıda ördek ve kuğu var.

Saat 19:30 gibi işten eve giden, bisikletli ve arabalı insanlar dışında ortalıkta pek turist kalmadı. Hafta içi olması ve soğuk hava etkili sanırım.

Şehirdeki bisiklet trafiği pek anlatılabilir gibi değil. Kendi adıma trafik ışıklarına hiç takılmadan sadece bisikletlere bakıp geçiyorum ama her yönden ve hızda çıkabiliyorlar. Erkekler genelde daha kibar, yavaşlıyor ya da korna çalıyorlar.

Hava cidden soğuk. 2008’de Ocak ayı başında gelmiştim ama bu kadar üşüdüğümü hatırlamıyorum. 

Fotoğraf makinemin ayarlarını yapamayacak kadar üşüdüğümde ilk gördüğüm tram ile bir durak kadar gidip ısınıyor ve buzlarımdan çözülüyorum. Bu kadar düzenli ve düz ayak bir şehirde 120 saat geçerli bilet almanın en büyük avantajı bu olmalı!

120 saat (tram, metro, şehir içi otobüs dahil; tren hariç) bilet 24 Euro.

Tren ile Schipol havaalanı – Central Station arası gidiş-dönüş 7,90 Euro (bilet makinesini çalıştıramayınca bileti danışmadan aldım, fiyat farkı oldu sanırım).

Kanal turu, 1 saat 15 dakika sürüyor yaklaşık ve 11,70 Euro (13 Euro üzerinden, otelden de %10 indirim kuponu var).

Gördüğüm ilk Albert Market’den elma ve su aldım. Bu suyumsular neden bu kadar tatsız bilmiyorum. Mavi kapaklı olanlar gaz ile sıkıştırılmamı ve tadı normal içme suyuna yakınca.

Spui Meydanı’nda Begijnhog’a da gittim ama saat 17’de kapanıyormuş; çiçek pazarı bile saat 17 oldu mu kapanıyor!

Kötü haber: restorasyonu sevmiyorum! Gece aydınlatması ile güzel bir fotoğrafını çekeceğim diye gittiğim Dam Square (şehir meydanı)’da Sarayı restorasyon nedeni ile üstü örtülü şekilde görünce dumur oldum.

Belki meydandaki gündüz hareketliliği devam ediyordur, hafta sonuna kadar ümitsizim.

Çiçek pazarından meydana giderken solda bir kilise var, apartmanların arasında. Müze mi, açık mı diye bakınırken içeri giren insanları takip ettim. Amsterdam’da dini bir ayin yapıldığını görünce şaşırdım. Bir kaç fotoğraf çekmiştim ki herkes sessizce dua ederken çıkan deklanşör sesinden utanıp geri çekildim. Kapıdaki fotoğraf çekilmemesi için uyarı yazısını da maalesef o zaman farkettim. 

Kanalda gezerken çoğu yüzen evin (yani teknenin) ön tarafında (yani bahçesinde) Buda heykelciği var. Öğleden sonra bindiğim tekne genelde batıya doğru ilerlediği için ters ışıkta bu güverte bahçelerinin ve heykelciklerin fotoğraflarını çekemedim.

Yarın konferansa gideceğim. 

Oteli genel olarak sevdim. Odam oldukça dar olmasına karsın free wi-fi ve lobideki hazır kahve makinesi, bir kaç turuncu masadan oluşan yemek salonu ve duvardaki fotolar eğlenceli duruyor. Yarın sabah ki kahvaltıdan sonra notumu vereceğim. Gecelik 100 euro ödüyorum.

Dikkatimi çeken bir şey daha; çekik gözlü turistler şehirde maske ile dolaşıyor.

İki ay içinde Japonya’dan sızan radyasyon tüm Kuzey yarımküreye yayılacakmış. Devlet büyüklerimizin bizi bilgilendirdiği üzere, evde tüp gaz patlamadığı veya makyaj yapan kadınlar kişisel yaşamlarına devam ettiği surece bize bir şey olmazmış!

Iğdır’a 15 km mesafedeki santral yılın 6 ayı arızalandığı için çalışmadığı ve dünya standartlarına uygun şekilde radyasyon seviyesini yayınlamadığı halde bizim de sorgulamadığımız, ilkokulda radyasyonlu fındıkları yerken öğrendiğimiz, devlet televizyonunda cay içen bakanlarımız olduğu sürece bize bir şey olmadığı gibi!

Almanya’da 1980 öncesi kurulmuş 7 nükleer santral için geçici durdurma kararı alinmiş; halkın talebi ise tamamen kapatılması yönünde imiş.e Sadece ihtiyaç kadar üretilebilmesi için ihtiyaç kadar tüketmek, kullanılmayan elektriği örtmek, musluğu kapatmak ne kadar zor olabilir ki!

Uyku gözümden akıyor; dört saat uyku ile 25 saat yaşanmış bir günüm oldu; iyi geceler!

17.03.2011, Perşembe

Bugün Ajax stadına gittim.

Is amaçlı katılacağım etkinlik bu stat kampüsündeki konferans salonunda düzenleniyor. Ters yön, düz yön derken stat kampüsünü buldum ama kampüs içinde; alışveriş mağazaları, yüksek ofisler, stadın kendisi derken konferans katini epey aradım. 

Amsterdam Belediyesi’nden bir Türk ile tanıştım. Türkçe diksiyonu kotu, arkadaşı da vardı ve İngilizce konuştuk. Anlattığına göre eşinin diksiyonu daha iyiymiş, 3 yaşında bir oğlu varmış ve O’na annesi Türkçe öğretiyormuş.

Bugün gökyüzü kağıttan daha beyaz sayfasını hiç çevirmedi. Aksam otele döndükten sonra tekrar çıktım. Işıl ışıl, romantik köprü fotoğrafları çekmeyi denedim ama sonuçtan pek umutlu değilim.

Hava dünden daha yumuşak idi, sokaklar da daha kalabalık! Yarın ve sonrasındaki iki gün tatildeyim. Otelden sabah erken çıkıp önce haritada işaretlediğim bir kaç tarihi binayı bulacağım. Artık şansıma, umarım gökyüzü mavi olur ve güzel fotoğraflar çekebilirim.

Artık güzel bir hafta sonu beni bekler! Öğlene doğru da Volendam‘a hareket. Central Station’dan otobüs olduğunu not almışım.

Dönüşte, planımdaki adreslerin çoğuna gidebilmiş olmayı umuyorum.

Amsterdam’da otel seçerken meydanlardan birine değil tram durağına yakın olmasına bakın. Otel fiyatlarında şehir merkezine yakınlık para ediyor olabilir ama daha uygun fiyatlı bir otelin trama yakin olması size çok daha fazla yarar sağlayacaktır. 

Herhangi bir bisikletin, arabanın veya tramvayın altında kalmadan günü bitiriyorum.

İyi geceler.