İstanbul’a öyle uzaktan bakmak yetmez. İstanbul sokaklarını adım adım dolaşmadan onu anlamak, onunla uzlaşmayı ve birlikte yaşamayı öğrenmek pek mümkün değil. Çoğu insan bu şehire geçici süreliğine gelir. Ev kurar, iş kurar ve tekrar göçer gider. Yok ben kalıcıyım diyorsanız, İstanbul’un popüler semtleri kadar binlerce yıllık yükünü sırtlamış mahallelerini, taşını toprağını da görüp tanımak gerekir diye düşünüyorum.

İstanbul hakkında bildiğim, yeni öğrendiğim ve unutmak istemediğim; her İstanbul severin aklında fikrinde bir duymuşluğu, okumuşluğu olması gerektiğini düşündüğüm dip notları bu başlık altında eklemek istiyorum.

7 tepeli şehir

İstanbul’u anlatmaya turistlerin en çok şaşırdığı gerçek ile başlamak gerekir. İstanbul isimli efsane sur içinde başlar. Yedi tepe üzerinde geçen tüm masallar sadece sur içindeki tepelerden bahseder. Bu tepeler üzerinde ya bir hinkar camisi ya da saray görmekteyiz. Eyüp’de Pier Loti Tepesi’ne çıkarsanız işiniz kolaylaşır. Açık bir günde, İstanbul’un yedi tepe karşınızda sıralanır.

Koca Mustafa Paşa Tepesi ve camisi, Edirnekapı Tepesi ve Mihrimah Sultan Camii,  Yavuz Selim Tepesi ve camisi, Fatih Tepesi ve camisi, Beyazıt Tepesi ve camisi, Çemberlitaş Tepesi ve Nuruosmaniye Camii, nihayet Sultanahmet Tepesi ve Topkapı Sarayı.

İstanbul’un su kaynakları

Tarihi yarımada için tek su kaynağı Bayrampaşa Deresi ve ayazmalar olmuştur. İstanbul nüfusu arttıkça bu kaynaklar yeterli gelmemiş ve Bizans döneminde üç tip sarnıç inşa edilerek Kuzey Ormanları’nın su kaynakları tarihi su yolları ile şehre taşınmış.

  • Suyu biriktirmek/dinlendirme/güneşlendirme/temizlenme/havalandırmak için açıkhava havuzları açılmış. Havuzlarda biriken su kanallar ile yer altı veya yer üstü sarnıçlarına taşınmış.
  • Osmanlı döneminde beklemiş su yerine akar su tercih edilir olmuş. Yüzyıllarca su havzası olarak kullanılmış bu havuz yaatakları ise bereketli tarlalara dönüşmüş ve Çukurbostan ismi ile anılmış. 
  • Yeraltı sarnıçları suyun içeride birikmesine imkan vren malzeme ile inşa edilmiş. Yağmur damlaları veya havuzlardan nakledilen sular bu sarnıçlarda damlayarak birikmiş. Bu yöntem için Yerebatan Sarnıcı güzel bir örnektir. 
  • Aynı işlemi yer üstünde gerçekleştiren yapılara ise yer üstü sarnıçları denilir ve Zeyrek Sarnıcı örnek olarak verilebilir.

İstanbul’a akan tek akarsu kaynağı Bayrampaşa Deresi olunca şehir merkezi de bu kaynak etrafına kurulmuş. Dönemin egemeni Ortodoks Kilisesi bu bölgeye yerleşmiş ve çevresindeki pek çok kilise de ayazma çeşmelerini “kutsal su” sıfatı ile sahiplenmiş. Kimi kilisede mucizeler yaşanmış kimisi kutsal emanetlere ev sahipliği yapmış. 

Ayvansaray’da Panaya Blaherna Kilisesi ayazması, Gülhane’de Hodegetra Kilisesi ayazması ve Zeytinburnu’nda Balıklı Rum Kilisesi ayazması üç önemli ayazma arasında sayılmış.

Balıklı Rum Kilisesi ve ayazması

Balıklı Rum Kilisesi ayazmasının hikayesi 5. yüzyıla dayanıyor. Henüz bir Bizans askeri olan 1. Leo, şehrin etrafında dolaşırken çok susamış, yolda rastladığı yaşlı ve kör bir amcaya yakınlarda su bulup bulamayacağını sormuş. Bu esnada gaipten bir ses duymuş ve toprağı eşelediğinde su bulmuş. Topraktan çıkan suyu yaşlı hem içmiş hem de su ile amcanın yüzünü gözünü yıkamış. Amcanın gözleri açılmış. Suyun kutsallığına kanaat getiren asker, bir gün Bizans İmparatoru olduğunda yaşadığı mucizeyi hatırlamış ve suyun çıktığı yere bir ayazma inşa ettirmiş.

Yıllar sonra İmparator 1. Justinianos, Ayasofya inşasından artan malzemelerle ayazmayı onarmış ve çevresini iyileştmiş. Kilise Meryem Ana’ya adanmış. Kilise ve ayaza yüzyıllar boyunca defalarca yıkılmış ve tekrar inşa edilmiş. 1830’lu yıllarda yeniden inşa edilecek iken çevredeki iki mezarlığa sahip cemaatler arasında bir çekişme başlamış. Kiliseyi Rumlar ve Ermeniler arasında kimin sahipleneceğini tayin etmek üzere bir havuz dövüşü yapılmasına karar verilmiş. Bugün kilise girişinde gördüğümüz dövüşen horoz simgesi bu olayı simgeliyor.

Peki “balıklı” ismi nereden geliyor?

Hikaye 1453’e dayanıyor. 2. Mehmet’in surları aştığı sırada, ayazma kenarında oturmuş rahip mangalda balık kızartmakta imiş. Derken, fetih haberleri gelmiş. Rahip habere inanmamış ve “olmaz öyle şey, şu tavadaki balıklar canlanmadıkça şehrin düştüğüne inanmam” demiş. Bu lafın üzerine yağdaki balıkların canlanıp ayazmanın soğuk suyuna atlaması bir olmuş.

Tarihi ayazmayı İstanbul Gezginleri ekibi ile yürüdüğümüz Zeytinburnu gezisi sırasında ziyaret ettim. Restorasyon devam ettiği için içeriyi göremiyor ancak kilise görelisi Abdullah bey ile sohbet ediyoruz (Kasım 2014).

Kilise avlusundaki mezar taşları ise Anadolu’da farklı bir tarihi hikayeye ışık tutuyor. Yol inşaası sırasında açığa çıkan ve Karamanlılara ait bu mezar taşları kilisenin avlusuna dizilmiş. Malazgirt’in fethinden yıllar önce Anadolu’ya göç etmiş ve Kapadokya bölgesine yerleşmiş Karamanlı Türkler Bizans uç beyleri ile savaşmış ve Hristiyan olmuş. Grek alfabesi ile yazılmış mezar taşlarını Türkçe olarak okuyabilirsiniz. 

Bu mezarda sakin Niğde İloson karyesinden (bugünkü Küçükköy Köyü) meyhaneci Sava, zevcesi Vitlem yatıyor; Allah rahmet eylesin. 1897, Temmuz 21.

Bu mezarda sakin Niğde İloson karyesinden (bugünkü Küçükköy Köyü) meyhaneci Sava, zevcesi Vitlem yatıyor; Allah rahmet eylesin. 1897, Temmuz 21.

İstanbul’un mezarları – Bizans Hipojesi

İstanbul’u tanıdıkça görüyorum ki, binlerce yıllık bir başkentten bahsederken mezarlıkları da tanımak gerekirmiş. 

Silivrikapı’dan içeride, iç sur ile sur arasında kalan peribolos isimli bölümünde, bilimsel adı ile “hipoje” olan mezarlık odasının önündeyiz. Yani bir yada dört odası olan, girişi gizli bir yer altı mezarı göreceğiz. 

Hipojeler eski kültürlerde Mısır, Yunan, Roma ve Mezopotamya kültürlerinde görülmekte. Genel olarak, yer altında veya kayaların içine oyulmuş olarak; yer üstünde ise inşa sonrası üzeri toprakla örtülmüş tepecik şeklinde bulunabilir.

Bugün gördüğümüz Bizans Hipojesi 1989’da surlar restore edilirken keşfedilmiş ve MS.. 4. yüzyıla tarihlenmiş. İçerideki mezar odasının bir krala ait olduğu söyleniyor. Öyle değil ise bile, içerideki lahittin ne kadar estetik olduğunu gördüğümüzde dönemin üst düzey bir yöneticiye ait olduğuna ikna oluyoruz. Surlar boyunca başka mezar odaları da varmış ama bugüne kadar ulaşabilen var mıdır bilinmiyor (Kasım 2014).

Mezar odası restore edilerek açığa çıkarılan mermer duvar kaplamaları mezar hırsızları için hedef olmuş. Hırsızlar duvarları delerek odayı boşaltmışlar. Satılmadan önce yakalabilen eserler İstanbul Arkeoloji Müzeleri ekibine teslim edilmiş. Bugün mezar odasında orijinal kabartmaları değil kopyalarını görüyoruz. Tarihi hipoje halen İstanbul Büyükşehir Belediyesi koruması altında (Kasım 2014).

Birkaç metrekare genişliğindeki mezar odasını el fenerinin ışığı ile görebiliyoruz. Restore edilmiş duvar resimleri ve kabartmalar görülmeye değer! Biz orada iken İstanbul’un gizemlerini kovalayan bir kaç yabancı turiste daha rastlıyoruz.

1600 yıl önce inşa edilmiş bu mezar odasını evi kabul etmiş, önünde yaktığı ateşte yemek ısıtmaya çalışan bir evsiz abiyi selamlayarak sur içine geri dönüyoruz.