İğneada longoz ormanlarında planladığımızdan daha kısa zaman geçirince öğle yemeği ve kamp yeri araştırmak için Kıyıköy ‘e doğru yola çıkıyoruz.

Kıyıköy’e varınca tarihi surlardan geriye kalmış taş kapının altından köye giriyoruz. İstanbul’a yakın oluşu ve plajları ile ismi bilinir bir yer olan Kıyıköy’ü beklediğim kadar gelişmiş ve turistik bulmuyorum. Gerçi bu durum benim için hem şaşırtıcı hem de sevindirici. Dar ve taş sokakları, virane eski evleri ile küçük bir sahil kasabası kimliğini yitirmemiş olması özellikle tercih sebebi olabilir!

Öğle yemeği için Kıyıköy merkezinde, internette bulduğum Köşk Restoran’a gidiyoruz. Kalkan için 150 TL/kg, lüfer için 60 TL (yaklaşık 300 gr) diyor. Boğazın efendisi, kıymetli balığı lüferi İstanbul’da bulamayınca Kıyıköy’de yiyelim diyor ve memnun kalıyoruz.

Kıyıköy manzarası

Kıyıköy manzarası

Evlerin ve dükkanların pencerelerinde asılı bayrak ve flamalardan anladığımız kadarı ile köyde Beşiktaş taraftarı ağırlıkta. Meydanda, Atatürk Parkı’nın karşısındaki bakkalda alışveriş yapıp kamp mutfağı için eksiklerimizi tamamlıyoruz. Kıyıköy’de eczane yok. Tek eczacı da emekli olduktan sonra İstanbul’a taşınmış. Köy esasen Vize ilçesine bağlı olmak ile birlikte, acil bir durumda insanlar Saray’a gidiyorlar.

Kıyıköy’de kamp yeri araştırıyoruz!

Kıyıköy’ün meydanından sahile kadar gidip çıkılan Aşıklar Tepesi ve arkasındaki kumsal kamp için önerilen yerler arasında. Aşıklar Tepesi’nden hem Kıyıköy’ü hem de bir sonraki koyu seyredebilirsiniz. Açık arazi bayağı rüzgarlı ve dalga sesi ile gürültülü. Bize cazip gelmiyor. Köyden çıkıyor ve ana yoldan sol tarafa,  baraja doğru giden toprak yollara sapıyoruz. Etrafa atılmış çöplerin ve teneke kutuların fazlalığından rahatsız oluyor, baraj kenarına kadar gitmeden geri dönüyoruz. İleride, diğer yönde kalan Hamidiye Köyü’nün içinden geçip Pabuç Dere boyunca toprak yolda devam ediyoruz. Kıyıda, oltasını sallamış balık gözleyen bir abiye rastlıyor ve soruyoruz. “Balıkçı değilseniz sorun değil, istediğiniz yerde kalın” diyor. Önceki gün Jandarma gece baskını yapıp dere ağzına karşılıklı ağ gerip kaçak avlananları yakalamış.

Biraz daha ilerleyip dereye iniş vermeyen ağaçların arkasında bir düzlüğü gözümüze kestiriyor ve mıntıka temizliğine başlıyoruz. Maalesef kaçak avcılar sadece deredeki ekosisteme değil çevre temizliğine de hiç saygılı davranmamış. Aynı zamanda ineklerin de otlak yeri olan arazide her türlü çöplerini arkalarında bırakmaktan sakınmamışlar! Köy çıkışına dikilmiş tabelaya göre, bu bölge aynı zamanda İski içme suyu havzası olarak belirlenmiş.

Araçtan masa ve sandalyeleri çıkarıp çadırı kurmaya başlamışken Kenan abi geliyor. Akşam üstü yaklaşınca uzaklardan çan seslerini duymaya başladığımız inekler meğer Kenan abi’nin inekleri imiş. “Hava kararmadan toplayıp eve götürmek lazım” , “gece kurt gelir, çakal gelir; bizim köpekler gündüz vakti yanaştırmaz ama gece belli olmaz, bizimkiler (çoban köpekleri) gelirse korkmayın” diyor.

Biz çadırı kurup çayı demleyene kadar Kenan abi de arabası ile köye dönüş yolunda, bize selam vermeden geçmiyor: “az ilerideki evi gördünüz ya, önünde iki taksi var; bir şey lazım olursa gelirsiniz, hadi size iyi akşamlar”! Turuncu renkli Renault 12 tozu toprağa katıp giderken, bir an gözümün önüne İstanbul’un kırmızı ışıkta durmaya bile tenezzül etmeyen takım elbiseli insanları ve pahalı arabaları geliyor!

Akşam üstü tembelliği ile sandalyelerimize gömülmüş, yuvalarına dönen kuşları dinlerken dişi bir çoban köpeği geliyor bu sefer. Çadırı kurarken gelen erkek köpek tasmalı iken bunu tasmasız ve cılız görünce ekmek veriyoruz, biraz oynuyoruz ve gidiyor.

Sabah uyandığımızda az ileride yolda yatan bir köpek görüyoruz. Başta, akşam ekmek verdiğimiz dişi köpek sanıyorum ama tasması olan erkek köpekmiş. Biz masayı kurmaya başlayınca, gece nöbetini bitirmiş gibi yattığı yerden kalkıp etrafta dolaşmaya çıkıyor ve gözden kayboluyor.

Kahvaltı sofrasında Kenan abiyi misafir ediyoruz. Kenan abi 65 yaşında, inekleri var ve hayvancılıkla geçiniyor. Kafkas asıllı dedeleri, Rus savaşları sırasında buralara göçmüş. Bursa’da da akrabaları varmış.

Lise okumuş mu bilmiyorum. Amcasının mesleğine devam etmiş, kamyonculuk ve tır şoförlüğü yapmış. İyi şoförmüş. Ne hikayeler, ne maceralar anlatıyor bize, bir saat kadar sohbet ediyoruz.

Balıkları soruyoruz. Pabuçdere’de sazan yetişirmiş, alabalık, aynalı sazan ve beyaz balık dedikleri oldukça lezzetli yerel bir tür daha avlanırmış. Kaçak avcılık nedeni ile azalmaya başlamış.

Bizim cılız dediğimiz dişi köpek meğer tasmalı erkek köpeğin annesi imiş. “Siz onun cılızlığına bakmayın, yeni doğum yaptı, hem emziriyor hem de ineklere sahip çıkıyor” diye gülüyor Kenan abi. Bir de kulakları kesik bir köpek var etrafta diye soruyoruz. Biri gidiyor, diğeri geliyor yanımıza. Kulakları kesik görünce, onu da sahipli sanıyor ve ekmek vermiyoruz ama meğerse sahibi ineklerini satmak zorunda kalmış ve köpekleri de kapının önüne koymuş. Bu da buralarda geziniyor, bulduğunu yiyormuş. Çadırı toplarken yine geliyor ve son kalan ekmeğimizi de onunla paylaşıyoruz.

kamp misafirimiz: kulağı kesik

kamp misafirimiz: kulağı kesik

Kıyıköy’de keşif zamanı!

Kamp Longoz rotamızın son günündeyiz ve bugünkü planımız Kıyıköy’de görülmesi gereken yerleri dolaşmak ve saat geç olmadan İstanbul’a dönüş. Yarın mesai var.

Köy merkezine 700 metre mesafedeki, Kıyıköy Aya Nikola Manastırı terkedilmiş görüntüsüne rağmen geleni gideni eksik olmayan bir tarihi eser. Kaya içine oyulmuş ve yosun ile kaplanmış duvarlarındaki motifler oldukça etkileyici. Mezar odaları soyulmuş ve duvarlarda pek çok yerde imzalar bırakılmış ama görülmeden geçilmemesi gereken bir yapı.

Aya Nikola Manastırı, Kıyıköy

Aya Nikola Manastırı, Kıyıköy

6-9. yüzyıl Bizans dönemi kaya manastırlarının en güzel örnekleri arasında sayılıyor. Zemin kattaki kilise bölümünü görüyoruz ama alt kata inen merdivenler karanlık olduğu ve su ile dolduğu için alttaki ayazmaya iniş yolunu bulamıyoruz. Üst katta, yine kayalar içine oyulmuş hücreler ise manastırın keşişlerine aitmiş. Manastırın ön kapısında asılı siyah-beyaz fotoğrafta, 19. yüzyılda Rumlar tarafından yapılmış ahşap bir giriş kapısı ve avlusunda mezar taşları olduğu da görünüyor ancak günümüze ulaşmamış.

Kapıda oturan Hamdi Kaya isimli bey, otuz yılı aşkın süredir bu manastırda gönüllü bir bekçilik ve turizm elçiliği yapıyor.  O olmasaydı, bugün büyük ihtimalle pislikten ve çöp kokusundan içeri giremezdik.

Aya Nikola Manastırı apsis bölümü, Kıyıköy

Aya Nikola Manastırı apsis bölümü, Kıyıköy

Belediye plajını ve kamp yerini gösterir tabelasından içeri saparak dere kenarına geldiğinizde bu civardaki mesire yerlerine ve tesislere ulaşabilirsiniz. Köprü altından kalkan tekneler ile yarım saat süren bir tur yapıyoruz, 30 TL. Kayıkçı abi de bizim gibi eski balıkların artık olmamasından ve pahalılıktan şikayet ediyor. Bize, Karadeniz’de aylarca balık peşinde iz sürdükleri zamanlardan macera dolu anılarından bahsediyor.

Kıyıköy Pabuçdere'de tekne turu

Kıyıköy Pabuçdere’de tekne turu

Öğle yemeği için Tekirdağ’ın Saray ilçesine doğru ilerliyoruz. Yol üstünde geçtiğimiz bir köyden manda yoğurdu alıyoruz.  Kıvamlı ve beyaz renkli manda yoğurdunu, Trakya’ya gelmişken muhakkak tatmalısınız.

Saray’ın merkezinde yer alan tarihi Ayaspaşa Camii’ni ziyaret ediyoruz. Sadrazam Ayas Mehmet Paşa tarafından 1539’da yaptırılmış. Kesme taştan inşa edilmiş caminin tek şerefeli, çok estetik bir minaresi var. Mabedin giriş kapısı ve minberi restorasyon sırasında yenilenmiş. Orijinalleri hakkında bir bilgi bulunamamış. Bugün ve dün sohbet ettiğimiz abilerin hikayelerinden de öğrendiğimiz üzere Karadeniz’in Trakya kıyılarına Kafkas cephesinde yaşanan Osmanlı-Rus savaşları sırasında büyük bir göç dalgası yaşanmış ve Ayaspaşa Camii’nin haziresinde gördüğümüz tarihi mezar taşlarının çoğu da Saray bölgesine, 18. yüzyılda sürgün gelen Kırım Hanlarına aitmiş.

Ayaspaşa Cami, Saray

Ayaspaşa Cami, Saray

1-2.05.2018