Dün akşam için kamp kurmayı planladığımız yere ulaşamamış ve ertesi günün rotasında ufak bir değişiklik yaparak Pamukkale ‘ye gelmiştik. Geceyi, konfor beklentimizin olmadan, yörenin turistik tarifelerine göre ekonomik bir aile işletmesinde geçiriyoruz. Sıcak bir duş ve derin bir uykunun ardından yeni güne erkenden başlayıp kahvaltı yapmak için dükkanların yoğun olduğu çarşıya gidiyoruz. Saat 7’de henüz hiçbir yer açılmamış. Oturup da demli bir çay içemedikten sonra peynir-ekmek de yesek olur deyip antik kentin Güney Kapı’sının yolunu tutuyoruz.

İster doğa harikası bembeyaz travertenlerde dolaşın veya antik havuzda serinleyin ister Hierapolis Antik Kenti’nin kalıntılarını veya müzeyi gezmek isteyin, giriş için Kuzey veya Güney olmak üzere iki kapıdan birisini seçebilirsiniz.

Sadece yaya girişi olan ve travertenlerde tırmanarak antik kente ulaşan Kuzey Kapı hemen çarşının önünde iken Güney Kapı biraz daha geride kalıyor. Bu kapı aynı zamanda tur otobüslerinin de tercih ettiği ana giriş ve otoparktaki görevliden öğrendiğimize göre saat 10’den sonra burada iğne atsak yere düşmez bir kalabalık oluyormuş. Antik kent için, yaz dönemi resmi ziyaret saatleri 08-21 arası olmasına rağmen içeride kazı çalışmaları devam ediyor olduğu için antik kent yaz boyu uyumuyor diyebiliriz. Otopark ve antik kent girişi saat 06:30’da açılıyor. Mevsim itibari ile, hem erkenden bastıran yaz sıcağını hem de kalabalığı öngörerek ne kadar erken giderseniz o kadar iyi olur!

Güney Kapı girişindeki otoparkta, az biraz gölgelik gördüğümüz bir ağacın altına aracımızı park edip kamp dolabımızdaki malzemelerle küçük birer sandviç hazırlıyor ve antik kente doğru yürüyoruz.

– – – o – – –

Günümüzden binlerce yıl önce, Çökelez Dağı’ndan çıkan mineralli sıcak sular aktıkça birikmiş, biriktikçe dağları, tepeleri ağartmış. MÖ 2. yüzyılda, pamuk pamuk olmuş bu dağların ardındaki geniş platoya gelen savaşçılar büyük bir kent kurmuşlar.

Efsaneye göre, binlerce yıl önce, Yunanistan’da uzak bir ülkede, kahinler Kral’a kızının bir oğul doğuracağını ve çıkacak taht kavgasında kan akacağını söylerler. Kral her ne kadar kızını saklasa, tapınaklara kapatsa da güzel Prenses’in Herakles (Herkül)’den bir oğlu olur. Kehanetin gerçekleşmesinden korkan Kral, kızı ve torunu için ölüm emrini verir ama söz dinlemez bir asker bebeği dağda bir ormana, prensesi de kayık ile denize bırakır. Yıllar geçer, ana ve oğul Telephos Mysia kıyısında (İzmir-Çanakkale arası) buluşurlar. Cengaverliği ile göze giren genç Telephos önce Mysia Kralı’nın damadı, sonra da bereketli Mysia topraklarının hükümdarı olur. Bugün üzerinde dolaştığımız, adeta pamuktan bir kale olan topraklarda kurulan bu yeni kente de karısı Hiera’nın ismini verir: Hierapolis!

Gün gelecek, yarı tanrı Herakles (Herkül)’in oğlu,  Attalos Hanedanı’nın atası ve Pergamon (Bergama) kentinin efsanevi kurucusu Kral Telephos, Truva Savaşlarında Akhilleus (Aşil) ile karşılaşacaktır.

– – – o – – –

Milattan sonraki ilk yüzyılda yaşanan büyük depremde tamamen yerle bir olmuş kentin izlerini “Frigya Hierapolis”i olarak adlandırılmış tabelalardan takip ediyoruz.

Thomas Allom'un Hierapolis antik tiyatrosunu gösterir bir gravür çalışması (1838)

Thomas Allom’un Hierapolis antik tiyatrosunu gösterir bir gravür çalışması (1838)

Antik kentteki ilk durağımız tiyatro oluyor. Tiyatroya üst galeriden giriş yapıyoruz. Hierapolis Tiyatrosu da, Anadolu’daki pek çok antik bölge gibi, 18-19. yüzyıllarda Anadolu’yu (Küçük Asya) adım adım gezen arkeoloji meraklısı Avrupalı gezginler tarafından gündeme getirilmiş ve 1957’de İtalyan akademisyenlerin önderliğinde temizlenmeye, kazılmaya başlanmış. Gravür: Thomas Allom (1838) “The Ruins of Hierapolis from the Theatre, Asia Minor.”

Tiyatronun sahne katına ait orijinal parçalar çok büyük oranda günümüze ulaşmış durumda ve on yılı aşkın süredir devam eden restorasyon çalışmaları tamamlandığında, 12 bin kişi kapasiteli tiyatronun Akdeniz bölgesinin en muhteşem eserleri arasında sergileneceğinden bahsediliyor. Bu kadar büyük bir tiyatro yapısı, kent nüfusunun da 100 binlere ulaştığını gösteriyor ki, 4. yüzyıldan itibaren (Roma dönemi) Hristiyan hac yolu üzerindeki kentin ne kadar kalabalık bir nüfusa sahip olduğunu gösteriyor.

Hierapolis Antik Tiyatrosu'nda günün erken ışıkları

Hierapolis Antik Tiyatrosu’nda günün erken ışıkları

Frigya döneminde Hierapolis’in merkezi Frontinus Caddesi boyunca uzanıyor. Sonundaki Kuzey Kapısı ile birlikte inşa edildiği düşünülen caddenin genişliği 14 metre ve altından da kentin kanalizasyon sistemi geçiyor. Yaklaşık 170 metre uzunluğundaki caddenin kenarlarında ev ve dükkan kalıntıları görüyoruz. Genişliği 5.-6. yüzyıllarda 8 metreye kadar daraldığı bilinen cadde, restorasyon öncesinde yaklaşık 2 metre yüksekliğinde bir kalker tabakası ile kaplı imiş.

Şifalı suların aktığı Hierapolis’deki hamam kalıntısı MS 3. yüzyıla tarihlenmiş. 5.-6. yüzyılda yapının orta bölgesinin nef olarak tasarlanması ve güney cephesine apsis eklenmesi sonrasında Bazilika-Kilise olarak da kullanılmış.

Anadolu’daki pek çok antik kentte gördüğümüz gibi, burada da şehrin dışında bir hamam olması, şehre dışarıdan gelen insanların önce yıkanmasının istenmesi, Antik Anadolu insanının ve kanunlarının temizliğe verdiği önemi, bulaşıcı hastalıklara karşı aldığı önlemi göstermesi açısından önemlidir. O zamanlar, şehre gelen yabancılar yıkandıktan sonra içeri kabul ediliyormuş.

Hierapolis Bizans Kapısı

Hierapolis Kuzey – Bizans Kapısı

Hierapolis Müzesi gymnasium, kütüphane ve antik Roma hamamı kalıntılarının restore edilmesi ile günümüze kazandırılmış üç bölümden oluşuyor. Güneşin yükselmesi ile dışarıda hava gittikçe ısınmışken, yeni yeni kalabalıklaşmaya başlamış müzede serin serin geziyoruz.

Antik şehir müzelerini gezerken, eserlerin çıkarıldığı yerlerden ziyade benzer mitolojik hikayelerin farklı kentlerde veya yüzyıllarda farklı yorumlanması; kentin adandığı tanrı veya tanrıçanın kent ile özdeşleşmiş hikayeleri ilgimi çekiyor. Menderes Vadisi’nden göller yöresine uzanan coğrafyada iki gündür peş peşe gezdiğimiz antik kentlerde, heykellerin yapıldığı farklılaşan mermer türlerinin isimlerini nereden aldıklarını da görmüş oluyoruz.

Elbette ki bu kadar dar bir coğrafyada, bu kadar farklı mermer türünün oluşumunda, yüzyıllarca süregelen yeryüzü hareketliliğinin ve depremlerin etkisi tartışılmaz.

Özellikle İstanbul Arkeoloji veya Antalya Arkeoloji gibi geniş koleksiyonlar sunan büyük müzelerde gördüğüm ama diğerleri arasında farklılığını ifade edemediğim girdlandlı lahitlerin özelliklerini Hierapolis Müzesi’nde keşfediyorum. Etrafı çelenklerle süslü şekilde tasarlanmış bu lahitler MS 2. yüzyıldan itibaren Menderes Vadisi’nde yaygın olarak kullanılmış.

Köşelerinde zafer tanrısı Nike ve orta bölümdeki aşk tanrısı Eros figürlerinin taşıdığı çelenklere “girland” deniyor. Bu çelenkler ölünün uğurlanmasını ve öbür dünyada karşılanmasını sembolize ediyor. Mezar, soygunculara ve haydutlara karşı çelenklerin arasındaki boşluklara işlenmiş korkutucu Medusa maskeleri ile korunuyor. Roma dönemine tarihlenmiş “Hippolytos ve Flacilla”nın girlandı lahdi sergilenmek için Laodikeia’dan Pamukkale Hierapolis Müzesi’ne getirilmiş.

Asya Arkhonu Euthios Pyrrhon'un lahdi

Asya Arkhonu Euthios Pyrrhon’un lahdi

Yine komşu antik kent Laodikeia’da bulunmuş ve MS 3. yüzyıla tarihlenmiş “Asya Arkhonu Euthios Pyrrhon”un lahdi ise Sütunlu türde bir lahit. Sütunlu bir tapınağa benzeyen bu tür lahitlerde, dört cephe yivli sütunlar ile ayrılıyor ve her yüzde kişinin eğitimi ve özel hayatına dair sahneler ve kahramanlık sahneleri işleniyor. Lahidin kapağında karı koca bir yatağın üzerine uzanmış şekilde betimlenmiş.

Hierapolis, Roma döneminde “Kutsal Şehir” olarak adlandırılmasının ardından ayrı bir konuma yükselmiş. Farklı coğrafyalardan hac yolunu yürüyen dindarlar bu kente gelmek istemiş. Ana caddenin kuzey ve güney doğrultusunda yayılmış, büyük çoğunluğu halen toprak altında olan ve sayıları binler hanesi ile ifade edilen mezar yapılarında yapılan araştırmalar dönemin sosyo-ekonomik kültürlerini ve detaylarını gün yüzüne çıkarıyor.

Hierapolis Nekropol

Hierapolis Nekropol

Travertenler boyunca, belirli aralıklarla kaldırımda bekleyen güvenlik görevlileri olası bir kazaya karşı turistleri gözlerken bir yandan da kuru bölgelere turist girmesini engellemeye çalışıyorlar. Sorduğumuzda, kayalardan akan suların miktarını ve kayaların beyazlığını koruyabilmek için her gün farklı bir bölgelere su verildiğini öğreniyoruz. 1988’de Unesco Dünya Mirası listesine alınmış bembeyaz coğrafyayı ve her yanından sular akan şifalı traverten havuzlarını ne yazık ki bugün sadece fotoğraflarda görmek mümkün.

Travertenler, kaldırım taşları ile asfalttan ayrılıyor. Üzerleri kalsiyum ve tartar ile örtülmüş beyaz kayalara ayak basmadan önce ayakkabılarınızı çıkarmanız gerekiyor. Burada, kimi turist ayakkabısını kaldırımda bırakırken kimisi bağcıklarından omzuna asıyor. Zaman zaman sivrileşen tortu birikintileri üzerinde çıplak ayakla yürürken, hem kendi dengenizi daha kolay sağlamak hem de eşyalarınızın güvenliği için küçük bir sırt çantası veya poşet taşımayı tercih edebilirsiniz.

Pamukkale travertenleri

Pamukkale travertenleri – ziyarete kapalı bölge

Zemin, suyun akışına bağlı olarak yer hayli kayganlaşıyor. Kuzeyden veya güneyden gelen kalabalık turist kafileleri arasında birilerine çarpmadan veya düşmeden yürümeye çalışmak pek kolay değil. Sıcak havada fazla zaman kaybetmek istemediğimiz için travertenlere yığılmış kalabalığın arasından sıyrılıp ve kaldırımlara geri dönüyoruz. Yolun karşısında kalan antik havuzun önünde, belinde simidi ile yüzmek için bekleyen ufacık çocukları ve bikinili turistleri es geçip tur otobüsleri arasından otoparka ulaşmamız ile Pamukkale turumuz sona eriyor.

Göller Bölgesi rotamızın bir sonraki durağı Laodikeia Antik Kenti öncesinde, yol üstündeki bir kasabada çay-börek molası veriyoruz.

22.08.2017

Pamukkale Müzesi'nin duvarında iz bırakanlar arasında 1887'de gelmiş bir ziyaretçi de imzası ile yer alıyor!

Pamukkale Müzesi’nin duvarında iz bırakanlar arasında 1887’de gelmiş bir ziyaretçi de imzası ile yer alıyor!