Lviv’den Kiev’e gece treni ile gidiyorum. Bu gece trende uyuyarak konaklama masrafımdan da tasarruf edeceğim.

Vagon girişinde kimlik/pasaport soruyor ve bilette yazan ismi kontrol ediyorlar. İlk kez yataklı trene bineceğim için biraz meraklı, biraz da heyecanlıyım. Yatağım, üst katta ve trenin gidiş yönü ile internetteki gösterim uyuşmadığı için maalesef ters yönde kalıyor. Daracık vagonda, üst kata çıkmak kolay değil, henüz bir kaç ay önce kırdığım ayak bileğimin tazeliğini de göz önüne alarak alt katı seçmem daha doğru olabilirdi. Otel odamdan bile sıcak olan vagonda gece için ihtiyaçlar poşetlenmiş olarak yatağın üzerine bırakılmış: nevresim, yastık, battaniye ve el havlusu.

Eşyalar için alt yatağın altında baza veya üst katta, kapının üstünde geniş bir raf var. Kapalı devre radyo yayını ve şarj için priz var.

Alt katta iki kız arkadaş kalıyor ve üst katta da benim karşımda, son anonsla vagona girip ilk anonsla treni terk eden genç bir adam kalıyor. Sabah saat 6’da bir sesle uyanıyorum. İnsanlar koridordan gelip geçiyor, dışarısı henüz karanlık. Lviv`deki üç günün ardından, insanların anlayamadığım bir dilde konuşuyor olmasını daha az yadırgıyorum. Ayılmaya çalışırken tren görevlisi kapıyı çalıyor; kızlarla bir şeyler konuşuyorlar. Akşam da az biraz sohbet ettiğimiz ve İngilizce biliyor olan kız bana kahve isteyip istemediğimi soruyor, “evet” anlamında başımı sallıyorum.

Dışarıdaki hareketlilik tuvalet sırası imiş; saat 6:30 iken Kiev garına varıyoruz. Kahve 4 uah. Şehir merkezine metro ile gidiyorum.

Kiev metro haritası

Kiev metro haritası: Latince harfler görmüş turistlerin ilgi odağı

Kiev’de birbiri ile kesişen üç metro hattı var ve gece yarısına kadar çalışıyor. Özellikle aktarma durakları çok kalabalık olmak ile birlikte, nehir kenarında kurulmuş ama tepeler ile düzlükler arasındaki kot farkı hayli fazla olan bu şehirde eğer en derindeki durağa inecekseniz, yürüyen merdivende oturup dinlenmeyi deneyin, zira gördüğüm en hızlı ilerleyen yürüyen merdivenleri olması ile birlikte tünelin sonunu görmek zor. Metro duraklarının isimlerine ilave numaraları da var ve isimleri telaffuz edemeseniz bile rakamlar tanıdık!

Saat 8 ve ben 12. kattaki otel odamdan şehri izliyorum.  Yağmur yağıyor ve cadde mesaiye yetişmeye çalışan insanlarla kalabalık. Saat 10’a kadar bulutların ardından tek bir ışık huzmesi sızmıyor ama artık sokağa çıkma zamanı!

Otelde kimse İngilizce bilmiyor ve aslında bir apartman olan 13 katlı binalar bütünün ön kapısı mı arka kapısı mı, hangi asansör ile inilip hangisi ile çıkılır derken sokağı ancak yarım saatte bulabiliyorum. Elimde Lonely Planetharitası ile yola çıkıyorum. 

3 Eylül günü öğle saati itibari ile hava bulutlu ve 13 derece. Merkezi yerlerde “turist danışma kulübeleri” var ve buradan ücretsiz kuşe kâğıda basılmış el haritası temin edebilirsiniz. Ayrıca, sokaklardaki turistik amaçlı hazırlanmış haritalar ve yönlendirme okları da gayet başarılı. Üç gün boyunca tüm yollarımın çıkacağı Khreshchatyk Caddesi`nde yürüyorum. Hafta sonları trafiğe kapatılan ve sadece yayalara kalınca çok daha renklenen geniş cadde boyunca simetri algım sanki yeniden doğuyor! Cadde ve geniş kaldırım boyunca yekpare ve devasa simetrik binalardan gözlerimi alamıyorum. Lviv gibi estetik ve minyatür bir şehirden sonra ne kadar büyük bir ülkede olduğuma dair ilk işaretler!

Bir süre Bağımsızlık Meydanı’nı (Maydan Nezalezhnosti – 1) seyrettikten sonra şehri ikiye bölen Dnipro nehrini tepeden görebileceğim Dostluk parkına (11) tırmanıyorum. Avrupa’nın en uzun (532 metre) “uçan koltuk”u da bu tepeden şehri seyrediyor ama hava şartları nedeni ile bugün kapalı. Şehrin batısına bakan bu tepeden gün batımı fotoğrafları da etkileyici olabilir, şansıma açık bir gökyüzü denk gelmiyor.Nehir kenarına iniyorum ve füniküler ile St. Michael Katedrali (14) arkasındaki meydana çıkıyorum. Başkentteki ilk günümde hava parçalı bulutlu ve üşüyorum.

Dostluk tepesinden Kiev manzarası

Dostluk tepesinden Kiev manzarası

Kiev’in hamisi, baş melek Mikail’e adanmış St. Michael Katedrali’ni geziyorum. İçerisi loş ve tüm duvarlarda çeşitli sahneler resmedilmiş. Altın kubbeli (yağmalanmış) kilisenin tarihi 12. yüzyıl başında (ilk dönem Hristiyanlarından Azize Barbara’nın kutsal emanetleri de İstanbul’dan getirilir) kadar uzansa da Katedral olarak inşası 18. yüzyıla dayanıyor. Bizans dönemi sahneler üzerine yeniden inşa edilmiş mabed, barok tarzda güzel bir Ortodoks kilisesi. İsa’nın gökten insanları selamladığı sahneler var. Çarmıh sahnesi hiç görmüyorum. Sahnelerde, azizler, krallar ve kraliçeler var. Bu sahnelerin Ukrayna tarihi ile de ilgili olabileceğini düşünüyorum. Her yerde taze çiçekler var ve çok güzel kokuyor. Cemaat için ayrılan alana göre rahiplerin alanı daha geniş.

St. Michael Kilisesi

St. Michael Katedrali

Katedralin bahçesi de epey geniş, güzel bir çeşme (1933’de yaşanan kıtlık yaşamışlara adanmış bir anıt) ve meyve ağaçları var. Lviv`de (Folk Arcitecture and Rural Life Museum) gördüğüm gibi geleneksel ahşap mimaride küçük bir kilise daha var ve burada hediyelik eşya satılıyor. Rahip kıyafetli gençlerin girip çıktığı okul ve yatakhane sandığım binalar da var.

Caddenin sonundaki diğer meydanda yer alan St. Sopia Katedrali’nin (15) kapısında ziyaret saatlerini ve farklı bilet fiyatlarını görebilirsiniz. Çan kulesine çıkmak 10 uah ve bahçesinde gezmek 3 uah. Bunlarla birlikte bahçedeki aşevi vb yapıları ve İstanbul Ayasofya Kilisesi’nden esinlenerek inşa edilmiş kiliseyi de gezmek isterseniz bilet 53 uah oluyor. Bugün hava çok karanlık olduğu için, Çarşamba günleri saat 16:30’a kadar ziyarete açık olan kiliseye güneşin yönünü de dikkate alarak (sanki hava açacakmış da pamuk pamuk bulutlar görebilecekmişim gibi) öğleden önce gelmeye karar verip yoluma devam ediyorum.

St. Sophia Kilisesi çan kulesinden Bogdan (Aya Sofya) meydanı

St. Sophia Katedrali çan kulesinden Bogdan (Aya Sofya) meydanı

Kiev, 2. Dünya Savaşı’ndaki saldırılardan oldukça hasar almış bir şehir ve hemen hemen tüm parklarda savaşa dair bir anıt veya hatıra görebilirsiniz. Bazen, insanın elinden susmaktan başka bir şey gelmiyor ve işte öyle zamanlarda hayat, görmezden gelinemeyecek kadar acımasız olabiliyor…

Güneşli bir sabah. Zoloti Vorota (Golden Gate)’yı geziyorum. Antik şehir girişini savunmak için 11. yüzyılın hemen başında inşa edilmiş dört katlı bu ahşap yapı için giriş bileti 15 uah. Kiev prensi Mudry (978-1054), şehrinin de en az Konstantinopolis ve ülkesinin de Bizans kadar güçlü olduğunu anlatmak için kuleye (Yedikule surlarındaki, İstanbul’un ana giriş kapısı gibi; Bizans imparatoru şehre karayolu ile geldiğinde altın kaplama ile süslenmiş bu kapıyı kullanırmış) “Altın Kapı” adını vermiş.

Zoloti Vorota (Golden Gate)

Zoloti Vorota (Golden Gate)

Dosdoğru Bogdan (Aya Sofya) meydanına kadar yürüyor ve Unesco Kültür Mirası listesinde de yer alan St. Sophia Katedrali’ni (15) ziyaret ediyorum. Kiev’in ayakta kalmış en eski kilisesinin tarihi 11. yüzyıla kadar uzanıyor. Unesco listesindeki kilise, dünyanın en büyük mozaik ve freskolarına sahip; özellikle “Virgin Orans” mozaiği sanat tarihi için önemli bir yere sahip. 13 uah karşılığında çan kulesi ve bahçe girişi için bilet alıyor ve çan kulesine tırmanarak farklı açılardan meydanın ve kilisenin fotoğraflarını çekiyorum. Bahçede dolaşıyorum. Bahçedeki aşevi, rahibin evi, kilise ve diğer ek binalar gezilebilir.

St. Sphia Kilisesi

St. Sophia Kilisesi

Andrew Kilisesi şehre hakim bir tepede. Barok mimarili kilisenin çıkışında hediyelik eşya tezgâhlarını gezerek cadde boyunca yürüyorum (Andriyivskyi Uzviz –  Andrew’s Descent). Rengârenk boyanmış ahşap yumurtalar, matruşka bebekler ve komünist dönemden kalmış eşyalar, savaş hatıraları en sık rastlanan hediyelikler. Kapısında İngilizce ilanlarda “orijinal Ukrayna yemekleri” yazan bir restorana giriyorum.  Burası oldukça otantik döşenmiş ve menü de konsepte uygun hazırlanmış. Alt katta ahşap masalarda kürklü taburelerde oturuyorsunuz, üst kat biraz daha klasik.  Sağlıklı ve organik beslenmeyi vurgulayan menünün ilk sayfasındaki hikâyede de anlattığı gibi “kişi yediğinden belli olur”muş. Ben de ağrımaya başlamış boğazımı da yumuşatacak bir çorba seçiyorum ve çok beğeniyorum: Carpatian çorbası, 75 uah. Hava karanlık ve gün boyu çiseleyen yağmur zaman zaman hızlanarak devam ediyor.

Caddeden geriye Andrew Kilisesi’ne dönüyor ve tepeden nehre kadar eski şehir olarak da bilinen Podol bölgesine doğru yokuş aşağı iniyorum. Caddenin sağ tarafında merdivenleri çıkan gençleri takip ederek keşfettiğim tepeden rengârenk evleri ile eski şehri ve nehrin devamında yükselen modern şehri izleyebiliyorum.

eski Kiev - Podol bölgesi

eski Kiev – Podol bölgesi

Kiev yakınlarında gerçekleşmiş ve çocukluğumuzda kravatlı bir amcanın televizyonda bizimle birlikte çay içmesi veya ilkokul sıralarında ücretsiz dağıtlan paket paket fındıklar ile aşina olduğumuz, büyüdüğümüzde ise özellikle Doğu Karadeniz sahil kentlerimizden gelen kanser haberlerindeki artış ile geçen yıllar içinde unutamadığımız Çernobil Nükleer santral kazasının (1986)  anısına açılmış müzeyi (Chornobyl Museum) pas geçiyor ve nehir kenarından yürüyerek Havanskyi köprüsünden karşıya geçiyorum.

Aniden bastıran sağanaktan kaçarken bir süre nehrin orta yerinde deniz feneri gibi parlayan St. Nicholas kilisesine sığınıyor ve ayini izliyorum. Rüzgar ile bulutlar dağılıyor ve tekrar güneş açtığında füniküler ile St. Michael meydanına çıkıyorum.

Tüm günün yorgunluğun üstüne, Khreshchatyk Caddesi’nde bir keyif kahvesi iyi geliyor. Aylaklık da güzel şey vesselam!

Caddenin bir köşesinde kurulmuş çadırlarda yazılanlardan tek kelime anlamayınca içeride bekleyenlere soruyorum ve aynı dili konuşamasak da anladığım kadarı ile iki sene sonra tekrar seçim yapılacakmış ve burada propaganda çalışmaları devam ediyormuş (başkanlık seçimi için internetten bulduğum tarih Mart 2015; yerel bir seçimden de bahsetmiş olabilirler, maalesef afişleri okuyamadım). Ukrayna, köklü bir tarihe ve kültüre sahip olmak ile birlikte modern dünyanın genç bir devleti ve daha kapsamlı, uzun bir seyahat düşünüyor iseniz gerek tarihi olaylar gerek ise Turuncu Devrim için ayrıca araştırılmalı!

Khreshchatyk Caddesi

Khreshchatyk Caddesi ve seçim çadırları

Kaldırımdaki seçim çadırlardan hemen sonra caddeden gelen geçenler diledikleri gibi çalabildiği veya eşlik edebildikleri bir piyano var. Caddeden her geçişimde keşke ben de çalabilse idim dedirtecek farklı ezgiler dinleyebildim.

Khreshchatyk Caddesinin sonuna doğru, Arena City alışveriş merkezinin karşısında, caddeye paralel sokaktan girilen Besarabsky Pazarında (24) yok yok! Kasaplar (kümes hayvanları, dana eti ve domuz eti-yağı satanlar) ve balıkçılar (kuru veya şoklanmış paketlerde çeşit çeşit balıklar ve havyar gibi ürünler) satan tezgâhlar en kalabalık olanlar. Bizdeki gibi dolaplarda peynir veya çeşitli şarküteri tezgâhlarının yanı sıra meyve, turşu, bal, ekmek, kuruyemiş ve baharat tezgâhları da görebilirsiniz.

Hareketli bir günden sonra geceye sis dağılmış oluyor ve parlak yıldızların altında şehri fotoğraflıyorum. Geceye genel olarak sarı ışık hâkim. Gördüğüm üç şehirde de bir güvenlik sıkıntısı yaşamadım. Günün her saatinde sokaklarda rahatça gezebilir ve fotoğraf çekebilirsiniz. Soluklanmak istediğinizde, her büyük binanın avlusundaki veya büyük parkların içindeki küçük çay bahçesi gibi kafelerin önündeki fıskiyeler, yağmur çamur demeden akmaya devam ediyorlar.

Bağımsızlık Meydanı (Maydan Nezalezhnosti)

Bağımsızlık Meydanı (Maydan Nezalezhnosti)

Çarşamba sabahına St. Volodymyr (Vladimir) Katedralini (19) ziyaret ederek başlıyorum. Saat henüz 8:30 ve kilise sabah ayinine gelmiş, işlerine gitmek için hazırlanarak yola çıkmış insanlar ile kalabalık. Bir süre katıldıktan sonra yürüyerek veya arabalarına binerek günlük hayatlarına devam ediyorlar.

19. yüzyılda, Rus kilisesini vaftiz eden ve Hristiyanlığı resmi din olarak kabul eden Prens Aziz Vlademir’in adına, vaftizin 900. yılı anısına inşa edilen kilisenin masrafları Rus Çarının tüm ülke genelindeki halktan topladığı bağışlar ile karşılanmış. Fresk ve mozaikleri ile ünlü kilise adandığı dönemin mimarisine uygun olarak eski Bizans tarzında ve şehirdeki Rus Ortodoks inancının merkezi olarak kabul ediliyor. İçerisi epey karanlık ve siyah zemin üzerine farklı sahneler resmedilmiş. Vaftiz ve çarmıh sahneleri var. Kuleye çıkmış bir rahibe kilise çanını uzun uzun çalarken zangocun dualar eşliğinde salladığı çandan dumanlar yükseliyor ve içeriyi tütsü kokusu kaplıyor.

Sokaklarda gezerken, köşelerde çiçek tezgâhlarına veya meyve tezgâhlarına rastlamak mümkün. Bu ülkede çiçekler demet demet değil kucak dolusu satılıyor ve taşınıyor. Güzel! Bazı köşelerinde ise belli ki bahçesindeki ağaçtan topladığı meyveleri bir kutuya toplayıp gelmiş ve burada satmaya çalışan yaşlı insanlar görebilirsiniz. İster marketten alın, ister pazardan veya sokaktan buradaki meyvelerden çocukluğumun mis gibi ekşi doğal kokusunu alabiliyorum!

Kiev’de beni en şaşırtan alışveriş sahnesi ise sabahın erken saatlerinde bir tavuk alışverişi oluyor. Bir kadın kutu içinde getirdiği taze kesilmiş tavuğu, birkaç demet böğürtleni ve bir sepet meyveyi, ters çevirdiği kutunun üstüne dizerek tezgâhını açıyor. Az sonra yaklaşan bir kadın ile bir şeyler konuşuyorlar ve tavuk bir poşette paketlenerek akşam yemeği olacağı mutfağa doğru yola çıkıyor.

Kiev sokaklarında günlük alışveriş

Kiev sokaklarında günlük alışveriş

Tarasa Shevchenko caddesi boyunca yürüyor ve metro ile nehir kenarındaki Dnipro (122 numaralı durak) durağına gidiyorum. Amacım nehir kenarında yürümek ve meşhur Kiev’in efsanevi kurucuları anıtını görebilmek. Cadde boyunca güney doğuya doğru yürümeyi deniyorum ama burası otoban ve yürüyüş için uygun değil. Araç ile nehir boyunca güneye doğru devam ederseniz 2. Dünya Savaşı müzesini ve “Kiev Pechersk Lavra” manastır bölgesini de ziyaret edebilirsiniz. En yakın metro durağı Druzhby narodiv (M3 – 318) olarak görünüyor.

Yürüyerek varamayacağıma ikna olunca indiğim durağa geri dönüp alt geçitten nehir kenarına geçiyor ve pamuk pamuk bulutların şenlendirdiği nehir manzarasını seyrediyorum. Aynı zamanda şehrin doğal plajı da olan Hidropark bölgesi karşı kıyıda kalıyor. Bugün vaktim kısıtlı ve daha fazla oyalanmadan şehir merkezine geri dönüyorum. Shevchenko parkındaki (21) şık bir kafede biraz mola veriyor, ballı cevizli krep yerken günler sonra yükselmeye başlayan güneşin keyfini çıkarıyorum.

Kharkiv’e doğru altı saat sürecek tren yolculuğum için öğle saatlerinde otele dönüyor, emanete bıraktığım eşyalarımı alıyor ve gara gitmek üzere caddedeki metro istasyonuna doğru yürürken Kiev’deki bu soğuk ama güneşli günü arkamda bırakıyorum.


Kiev’den alacaklı olduğum liste:

* Merkez Bankası: Önünden geçmiştim ama ne binası olduğunu bilmiyordum.

* Ivana Franka meydanı ve parkı: Kiev’deki son günümde, haritada eksik kalmış noktaları işaretlerken kısa bir mola verdiğim küçük ve şirin bir park. Fıskiyenin etrafında, ağaçların yanında ve banklarda türlü heykeller var. Meğerse bu heykeller ünlü aktörler adına dikilmiş.  Misal, Aslan Asker Şvayk meydandaki ünlü Ivana Franka Tiyatrosu’nun kurucusunun bir oyununda yer almış bir roman karakteri imiş.

* Chimera evi: Hükümet binası olarak kullanılan, dış cephesi türlü heykeller ile oldukça gösterişli bina. yokuş tırmanacak takatim kalmayınca yarı yoldan geri dönmüştüm. dönüşte fotoğraflarını gördüm.

* Peyzajna Heykeller patikası: Bu bölgeyi ancak dönüşte okuduğum bir blogdan öğrendim. Bu geniş parka ulaşmak için Andriyivskyi yokuşundan yukarı yönde yürümek gerek. Fotoğraflarını gördüğümde bile bu kadar eğlenmişken ilk fırsatta görebilmek üzere alacak listeme ekliyorum.

3-5 Eylül 2013