Bu güzel Pazar sabahında İstanbul Gezginleri ile birlikte Unesco dünya kültür mirası listesinde yer alan,  Bursa’nın güzel ve sakin ilçesi İznik’e doğru yola çıkıyoruz. Gün boyunca kente hükmetmiş beş hanedanın izlerini süreceğiz.

Çevredeki höyüklerde bulunan kalıntılara bakarak MÖ 2500’lü yıllardan itibaren hayatın devam ettiği İznik’in bilinen ilk fatihi Büyük İskender’in komutanı  Antigonus olmuş (MÖ 316) ve şehre ismini vermiş. Makedon imparatorun ölümünden sonra Antigonus ile savaşan ve kazanan komutan Lysimakhos şehrin yeni hâkimi olurken şehre de eşinin ismi Nicea’yı hediye etmiş. Bizans hâkimiyeti döneminde, isminin başına Yunanca “sur içi” anlamını verecek bir ek alarak “İsnikea” olarak anılan kente, gel zaman git zaman Türkçe’de “İznik” demişiz.

MÖ 293’te Bitinya Krallığı’na bağlanarak başkent ilan edilen şehirde yapılandırma ve imar çalışmaları başlamış.

MÖ 2. yüzyıldan itibaren şehri çevreleyen ve yaklaşık 13 metre yüksekliğindeki surlar yüzyıllar boyunca Haçlı ve Arap akınlarına maruz kalmış, istilalarda ve depremlerde defalarca yıkılmış. Her defasında tuğla ve taşlar ile sıra sıra örülmüş, özellikle antik tiyatronun oturma gruplarından ve sahnesinden koparılarak taşlar ile güçlendirilmeye ve yükseltilmeye çalışılmış surlardan günümüze ancak doğuya açılan Lefke Kapı, kuzey yönüne açılan İstanbul Kapısı ve belli belirsiz duvarları ulaşabilmiş. 

114 burçlu, surdan bir çember ile çevrili şehir, iç tarafta iki ana caddenin (bugünkü Kılıçaslan Caddesi ve Atatürk Caddesi) kesişmesi ile bir haç plan üzerine kurulmuş.

Dört yöndeki dört kapıdan doğu yönüne açılan Lefke Kapı restorasyona alınmış durumda. Buradan Ayasofya’ya devam eden Kılıçaslan Caddesi boyunca sağlı sollu çınar ağaçları arasında yürüyoruz. Anıt ağaç olarak damgalanmış ulu ağaçların yaşları 100 ile 250 arasında değişiyor (Doğu çınarı, Platanus orientalis). Cadde şehrin doğudaki kapısı Göl Kapı’da sonlanıyor. Şehrin güneye bakan kapısı ise Yenişehir Kapısı olarak biliniyor.

İki caddenin kesiştiği orta noktada ise şehrin en önemli mabedi olan Ayasofya Kilisesi inşa edilmiş.

Iznik Ayasofya mabedi kubbesi

Iznik Ayasofya mabedi kubbesi

Defalarca kuşatılan, her milletin ulaşmak, ele etmek istediği başkentten uzaklaşan Bizans hanedanı üyeleri tarafından inşa ettirilen İznik Ayasofya Kilisesi’nin inşa tarihi tam bilinmemekle birlikte ikonoklastik dönemde ev sahipliği yaptığı yedinci konsül (787) sebebi ile özellikle Hristiyanlık tarihinde önemli bir yer tutuyor. Bu konsülde ise son akşam yemeğini de kapsayan yortu günleri ve paskalya haftası ile ilgili kararlar alınıyor.

Sadece yedinci değil ilk konsül de, İstanbul’un yeni Roma başkenti ilan edilmesinden kısa süre sonra, devrin önemli kenti İznik’de toplanmış. Hristiyanlık ile ilgili kuralların ve doktrinlerin tartışıldığı konsüllerin ilki, Roma İmparatorluğu’nun başkentini Byzantium’a taşımış ve “Yeni Roma” anlamına gelen “Nova Roma” ismini vermiş Roma İmparatoru (ve aynı zamanda ilk Bizans İmparatoru) 1. Constantin’in emri ile 325 yılında toplanıyor. Pagan kültürünün hâkim olduğu İstanbul’da ve Anadolu’da hızla yayılmaya başlayan tek tanrılı dinin etkilerinin kaçınılmaz olduğunu gören 1. Constantin paganlar ve Hristiyanlar arasında uzlaşmacı bir politika izliyor ve resmi dinini Hristiyanlık olarak ilan ettiği Bizans İmparatorluğu’nun gücünü artırmak istiyor. İznik’de toplanan ilk konsolde ana konu olarak Hz İsa’nın Tanrı’nın oğlu, gerçek bir tanrı olup olmadığı tartışılıyor.

Doğu Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olarak Hristiyanlığı ilan eden 1. Constantin pagan ahali ile de irtibatı koparmıyor ve paganizmdeki pek çok alışkanlık ile geleneğin Hristiyanlık içinde yorumlanmasına da fırsat tanıyor. Bu vesile ile 1. Constantin’in izlediği siyaseti Paganizm ile Hristiyanlığı harmanladığı şeklinde yorumlamak da mümkün.

Örneğin, Paganlar için güneş önemlidir ve Hristiyanlık için kutsal olan Pazar gününün ismi de buradan gelir. İngilizce’de “güneş günü” olarak geçer (Sun – day). Diğer bir benzerlik ise mabedlerin yönündedir. Kiliseler de pagan tapınakları gibi doğu-batı yönünde inşa edilir. Diğer bir ifade ile kiliseye giren kişi aynı zamanda güneşi de selamlamaktadır.

İznik Ayasofya Kilisesi yapılan restorasyon sonrası bugün müze olarak gezilebilmekte iken, içeri girdikten sonra kimseyi rahatsız etmeden etrafında dolaşılan avlusu hali hazırda cami olarak hizmet vermekte.

İçeri girişte ilkin taç giyme törenlerinin yapıldığı alanı görüyoruz. Ortada bir göbek taşı var ve etrafı mermerler,  sade mozaik desenleri ile süslü. Latin istilası (13. yüzyıl başı) yıllarında İznik’e kaçan hanedan üyeleri tarafından başkent ilan edilen şehrin en önemli mabedinde 4 imparator için taç giyme merasimi düzenlenmiş.

Kilisede görev yapan din görevlileri öldükten sonra da kiliseye gelip gidenlerin dua etmesini istermiş. Bu nedenle de kilise zeminine gömülmüşler. Sol koridordan devam ettiğimizde, kilise zemine gömülü iki lahitten ilkini görüyoruz. Lahitin yan tarafındaki duvar resmi (Mahşer günü – Deisis sahnesi) gerek geçen uzun zaman gerekse İkona kırıcı dönemde uğradığı tahribat nedeni ile nerede ise kaybolmuş, belli belirsiz seçilebiliyor.

İkinci lahit ise sağ taraftaki nefte, mihrabın arkasında kalan kubbenin altında yer alıyor.

İznik Ayasofya Kilisesi’nin apsis bölümündeki oturma grubu modelini, Ortodoks kiliselerde ve mezhep ayrımından önce, 1. Constantin zamanında inşa edilmiş, Topkapı Sarayı’nın birinci avlusundaki Aya Irini Kilisesi’nde görmek mümkün. İstanbul Ayasofya’sında bu alan bulunmuyor.

Apsis’in ve oturma grubunun hemen önünde duran sandıkta Hz İsa’ya ve Hz Meryem’e ait eşyalar, çarmıhın üzerindeki çiviler, direk parçaları, azizlerin kemikleri, mozaik parçaları gibi kutsal emanetler saklanmış. Belirli günlerde ziyarete açılmış.

İznik Ayasofya Kilisesi, Osmanlı hâkimiyetinde cami olarak kullanılmaya başlanıyor. Haç planlı şehrin kalbinde yer alan çan kulesi de minare olarak yeniden yapılıyor (1321 – Orhan Gazi). Osman Bey döneminde bir beylik iken fetihler ile artan refah düzeyi ve genişlemenin neticesi olarak Orhan Gazi döneminde kurumsallaşmaya başlayan ve bir devlete dönüşen Osmanlı için Ayasofya Kilisesi’nin camiye dönüştürülmesi ayrı bir önem taşıyor.

14. yüzyıl başındaki ilk tadilat sonrası günümüze ulaşmış ilave ve şekillendirme de Mimar Sinan’ın imzasını görüyoruz. Mimaride bütünlüğü ve sadeliği seven Mimar Sinan’ın uygulaması ile bütünlüğü sağlamak için kemerler genişletilmiş, mihrap ve minber yapılmış.

Günün ilk çay molasını, Süleymanpaşa Medresesi’nin avlusunda veriyoruz. Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa tarafından yaptırılan medrese bilinen en eski Osmanlı medresesi. Medresenin avluya açılan 11 hücresinde bugün bir çay ocağı ve çinicilik atölyeleri üretim ve satış yapmakta. Açık avlulu ve U planlı olarak tasarlanmış binada ayrıca bir dershane ve bunları örten 19 kubbe mevcutmuş.

Sohbet sırasında öğrendiğime göre, Anadolu’nun önceki hâkimi Selçuklu dönemindeki ilk medrese ise Tokat Niksar’da açılmış. Medrese kültürü esasen Karahanlılar dönemine dayanırmış. O zamanlar komşu Budist ahalinin tapınakları örnek alınarak şekillendirilen medrese eğitim düzeninde burslu eğitim de yer bulmuş.

İznik çinisi için seramik kase üretimi

İznik çinisi için seramik kase üretimi

Çay molasının ardından çinicilik atölyelerinin yer aldığı sokaklarda dolaşıyor, ustalarla sohbet ediyor ve alışveriş yapıyoruz.

Tarihi Uygurlara dayanan ve Çin-i kökünden türeyen çinicilik özellikle İznik ve Kütahya yörelerinde yerleşmiş bir sanat dalı. Osmanlı başkentindeki en güzel İznik çinisi örneklerini Rüstempaşa Cami, Sultanahmet Cami, Çinili Köşk, Topkapı Sarayı ve Harem Dairesi’nde görüyoruz. Özellikle Sünnet Odası’nın dış cephesi cemakan ile korunmakta.

İznik ve Kütahya çinileri arasında gerek kullanılan malzeme, uygulama tekniği gerekse renk ve desen olarak farklılıklar var. Çininin rengi, yörede çıkan madene ve seramiğin pişirilme şekline, imal usullerine göre (sır altı veya sır üstü uygulaması gibi) değişiyor. Örneğin İznik’deki çinilerde sır altı (kazıma) tekniği kullanılmakta. Renklere bakarsak ise, sarı renk İznik çinisinde görülmezken Kütahya çinisine yer bulmakta.

Seramik hamurundan da farklı olarak çini hamurunda cam tozu, kil ve kuartz kullanılmış. Hamurdaki kuartz oranı kırılganlık ile ilgili ve oldukça önemli.

Osmanlı döneminde, İznikli ustalara o kadar çok sipariş gelmiş ki zararına da iş yapmak durumunda kalmışlar. Özellikle 1. Ahmet’in sadece saray siparişlerinin karşılanması ve ucuza satın alınması talimatı sonrasında ocaklar, atölyeler teker teker kapanmak durumunda kalmış. Ayakta kalabilen ustalar da Kütahya’ya göç etmiş.

Bu ön bilgilerin ardından Kültür Bakanlığı sanatçısı Kadir bey’in atölyesinin önündeki tezgâhta yaptığı kısa gösterisini izliyoruz. İznik’de yaşamış devletlere de gönderme yapan hikâyesinde hem İznik hem de çinicilik tarihi hakkında nokta atışı bilgiler ediniyoruz.

  • Romalılar kâselerinin içine tek başlı kartal ve geometrik şekiller işlemişler.
  • Bizanslılar ise kâselerinin içine ağlayan kuş yapmışlar. Aslında kuş ağlamamış, gagasından içtiği suyun damlaları süzülürmüş.
  • Selçuklular kâse içine çift başlı kartal koymuş. Osmanlı da bu modeldeki kâseler, şifalı su içtikleri kâse olarak bilinmiş.
  • Osmanlılar kâse içine lale ve karanfil işlemiş.

Bizans ve Roma sarı rengi, Osmanlı ve Selçuklu yeşil rengi kullanmış.

İznikli ustaların yaptıkları ilk vazoya İznik çini boğumlu vazosu ismi veriliyor. Genellikle 25-30 cm yüksekliğinde oluyor.

İznik geleneksel boğumlu vazo

İznik geleneksel boğumlu vazo

İznik sokaklarında tarihin izini takip etmeye devam ediyoruz.

Necropol (ölülerin gömüldüğü yer) ve acropol (yaşam alanı) bölümleri ile kapsamlı bir yapısal bütünlüğü olan şehirde antik tiyatro dışında, gymnasium (antik Yunanistan’da halka açık yarışmalara katılan atletlerin beden eğitimi için düzenlenmiş, çevresinde revaklı avlular bulunan büyük bina), agora (Pazar yeri) alanlarındaki kazılar yapılmakta. Senato binası ve bazilika ile depremler sonrasında İznik Gölü’nün derinliklerine gömülmüş.

Geçtiğimiz yıllarda ödenek yetersizliği nedeni ile ara verilmiş kazı çalışmaları, öğrendiğimiz kadarı ile yerel yönetimin desteği ile sürdürülmekte.

Su kenarına kurulmuş çoğu antik kent gibi İznik halkı için de salgın hastalıklar ve toplu ölümler kaçınılmaz olur. Ortaçağ’da Osmanlı hâkimiyetine geçen kültür ve ticaret kentinde yayılan kara ölümün kurbanlarını tiyatro taşlarının arasına gömerler. Bu dönem toplu mezar olarak kullanılmış tiyatro kazılarında antik dönemden kalma çini ve mozaikler kadar kat kat gömülmüş insan kemikleri de bulunmakta.

İznik ve çevresindeki kazılarda bulunmuş arkeolojik eserlerin sergilendiği İznik Müzesi’ni (Nilüfer Hatun İmareti) kapalı olduğu için gezemiyoruz. 

1388 yılında Sultan 1. Murat tarafından annesi Nilüfer Hatun adına yaptırılmış yapı, 1965 yılında onarım görmüş ve müze olarak açılmış. 14. yüzyılda her gün yoksullara yemek dağıtma görevini üstlenmiş hayır kurumu, işlevini beş yüz yıl boyunca sürdürdüğü düşünülmekte. 14. yüzyıl Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden olan yapı aynı zamanda mimari geçiş dönemi eseri olarak da ifade edilebilir. Ters T planın ilk kez görüldüğü yapıda, sütun ve payelerin taşıdığı kubbe ve tonos kemerler Bizans tipi duvar işçiliği göstermekte.

Günün son durağında, tüm gün sokaklarını arşınladığımız İznik’i bir de tepeden seyretmek üzere şehrin seyir terası, Bayraklı Tepe (Sancaktar Tepesi)’ye çıkıyoruz.

Rivayete göre, tepeye ismini veren sancaktar savaşırken ok ile vuruluyor, bu esnada düşman tarafından başı kesiliyor fakat başının düştüğünü fark etmiyor. Düşen başını kolunun altına alıp yedi adım daha atıyor. Anlatılagelen bu hikâye dilden dile dolanıyor ve şehitin adımını attığı son noktaya bir anıt türbe yaptırılıyor. Tepede Abdulvahap Sancaktari türbesini ziyaret edebilir, İznik Gölü etrafına kurulmuş şehri seyredebilir ve manzaraya karşı çay kahve molası verip soluklanabilirsiniz.

Sancaktar Tepesi'nden İznik ve İznik Gölü manzarası

Sancaktar Tepesi’nden İznik ve İznik Gölü manzarası

Roma zamanında ticaret kenti olan İznik, Osmanlı döneminde çinicilik ile anılmış. Bugün ise halkın %70’i zeytincilik ve tarım ile geçimini sağlamakta. İznik Gölü’nden çıkarılan gümüş balığının ise tümü ihraç edilmekte.

Sur içi ve dışındaki tüm yaşam izlerini sürebilmek için bu sayfadan da ilham alabilirsiniz.

İstanbul Kapısı’nın önündeki panoda asılı, İznik ve çevresi için çizilmiş alternatif bisiklet rotalarını da not alıyorum; belki bir gün ben de geçerim buralardan!

  • Nicea’dan Nikomedia’ya Trans Samanlı: 122 km

İznik İstanbul Kapı – İzmit Körfezi Samanlı Dağları geçişi: Elbeyli, Sansarak, Çandarlı, Kırıntı, Menekşe yaylası, Aytepe, Ercuba yaylası, İnönü yaylası, Çavuşoğlu yaylası, Serindere, Yuvacık

  • Nicea’dan Nikomedia’ya Trans Samanlı: 60 km

İznik İstanbul Kapı – Bahçecik – İzmit Körfezi Samanlı Dağları geçişi: Elbeyli, Gürmüzlü, Çandarlı, Kırıntı, Menekşe yaylası, Subatım yaylası, Beşkayalar Tabiat parkı, Bahçecik

  • Nicea’dan Nikomedia’ya Trans Samanlı: 55 km

İznik İstanbul Kapı – İzmit Körfezi Samanlı Dağları geçişi: Elbeyli, Orhaniye Köyü, Sarıağıl, Başkiraz, İhsaniye, Gölcük

  • İznik – Hersek Roma yolu: 50 km

Eybeyli, Justinyen Köprüsü, Karasu, Çakırca, Kurudere Roma Köprüsü, Boyalıca, Bayındır, Kızderbent, Valide Köprü, Yalova Altınova

  • Zeytin yolu: 50 km

Eybeyli, Dikilitaş – Karadere – Orhaniye – Kurudere Roma Köprüsü – Boyalıca – Keramet – Çakırcı – Üregil – Yeniköy – Orhangazi

24.04.2016

İznik'in tarihi surları ve İstanbul Kapısı

İznik’in tarihi surları ve İstanbul Kapısı

24.04.2014