Demre’ye bağlı Üçağız Köyü’ne gitmek için, günde tek sefer olan Demre-Kekova minibüsüne biniyorum (Yaz mevsiminde daha sık sefer olabilir ancak Eylül ayı sonundayız ve bayram tatili nedeni ile okullar bir hafta geç açılacak ve sezon birkaç gün sonra resmen sona eriyor)

Gün boyunca Demre’yi gezdikten sonra seralar arasından dolanan yollardan tekrar deniz kenarına inmek, gün batımına doğru evlerine dönen kalabalık ile hareketlenmiş köy meydanında balıkçı masalarının etrafında dolanan karnı tok, gözü aç kedilerle göz göze gelmek beni bir anda mutlu ediyor.

Üçağız köyünde iki gece konaklayacağım.

#likyadenizi

A post shared by arpa boyu yol (@arpaboyuyol) on

İlk gün tekne gezisi  yapıyorum. Tekne gezisinin ilk durağı Kaleköy oluyor. Yaklaşık bir saat  burada mola veriyoruz. Simena Kalesi’nin eteklerine kurulmuş köyün daracık merdivenlerinden tırmanarak Kale’ye çıkmanızı öneririm. Ben daha önce tırmandığım için bu sefer kıyıdaki batık lahitler arasında yüzmeyi ve biraz serinledikten sonra kayalıkta kurulmuş daracık evler arasından hızla geçip kalenin arka tarafında kalan tepedeki toplu lahitlerde fotoğraf çekmeyi seçiyorum. Dönüşte fazla gecikmemek için meşhur mandalinalı dondurma sırasını es geçiyor ve taş basamaklardan hızla inerek teknedeki yerime dönüyorum.

Simena Kalesi’nin bulunduğu yarımadanın ucu Üçağız Köyü’ne varıyor ve Kale’den köye veya tam tersi yürüyerek ulaşmak mümkün. Kekova bölgesinin üçüncü parçası olan batık şehir ise, üzerinde antik Likya uygarlığından ve Roma döneminden kalıntılar taşıyan bir ada ve çevresi. Tur tekneleri gün boyunca bu adanın etrafındaki koylarda yüzme molaları vererek gün batımında Üçağız Köyü limanına geri dönüyor.

Kekova bölgesindeki batık şehir adası, Türkiye’nin Akdeniz’deki en büyük adası ve 1932 yılında yapılan anlaşmaya kadar İtalyan hakimiyetinde kaldıktan sonra Türkiye topraklarına dahil oluyor. Ada geçmişte farklı uygarlıklara ev sahipliği yapmış olsa da günümüzde terkedilmiş durumda. Adanın kuzey tarafında ikinci yüzyılda depremlerle yok olmuş antik Dolkisthe kentinden kalma batıklara rastlanmakta. Son olarak ise, Bizans döneminde yeniden kurulup gelişmiş olan ada yerleşimi Arap istilaları yüzünden uzun soluklu olmamış.

Kekova ve çevresi 1990’da Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından sit alanı ilan edilmiş. Aynı dönem, tüm yüzüş ve dalışların hükümet tarafından özel izin alınarak yapılması kararlaştırılmışsa da sonraki yıllarda bu yasak, tarihî batık olanlar haricindeki yerler için kaldırılmıştır.

Bölgenin bilinen en eski uygarlığı olan ve tarihin ilk demokrat yönetimi olarak bilinen Likyalıların şehir devletleri Fethiye ve Kaş arasında yerleşiyor ve MÖ 8 – MS 8. yüzyıllar arasında güçlü bir medeniyet kuruyorlar. 1600 yıl boyunca defalarca Pers ve Roma saldırısına uğrayan, asimile edilen, Hristiyanlaştırılan halk ve depremlerle, yangınlarla yıkılan kentler tekrar tekrar ayağa kalkarak Likya hakimiyetini sürdürse de MS 6. yüzılda baş gösteren veba salgınına daha fazla direnemeyerek iki yüzyıl içinde yok oluyor.

Likya halkının Anadolu’ya yerleşmesi ise çok daha eski dönemlere tarihlenmektedir ki şair Herodot Likyalıların MÖ. 12 yüzyılda Kuzey Ege’deki Troya savaşına katıldığını anlatmaktadır.

Bugün kalıntıları üzerinde tekne ile dolaştığımız, Likya birliği kenti kenti, Theimmusa’nın Batık şehir’den (Kekova adası) batı yönünde Tersana koyuna kadar uzanan alanda kurulu olduğu biliniyor.

Teknenin yan tarafından baktığımızda Batık kentin yamaçlarında kalmış Romalıların silah ve erzak depolarını görebiliyoruz. Tur rehberimizin anlattığına göre, Likyalılar tepede iki su tankı kurmuş ve yağmur suyunu buralarda biriktirerek, kentin ihtiyacına göre su kanalları ile dağıtıyorlarmış. 

Yamaçtan su altına kadar devam eden merdiven basamakları şehir merkezinin bugün sular altında kaldığının en önemlisi göstergesi. Ada çevresinde, hem Likya hem de Roma döneminden miras ev kalıntılarını görmek mümkün. Bariz olarak seçilen bir Likya dönemi evi kalıntısında, çatıda üç delik olduğunu görebiliyoruz. Likyalılar buralara tahta kalaslar yerleştirerek çatı inşa ediyorlar. Evler arasında da gene su tankları ve su kanalları bulunuyor.

Aynı topraklarda yaşamış uygarlığa ait kalıntıları basitçe ayırt edebilmek istersek, Romalılara ait eserler çok parçalı kayalardan Likyalılara ait olanlar ise yekpare kayalardan inşa edilmiştir diyebiliriz.  Bizans döneminde ise medeniyet daha da gelişmiş ve kayalar arasında harç kullanılmaya başlanmış.

Suyun hemen üzerinde Roma dönemine ait bir hamam ve suyu ısıtmak, soğutmak için kullanılmış üç oda görüyoruz. Et ve sebzeleri muhafaza edebilmek için inşa edilmiş soğuk hava odalarını görüyoruz. Turkuaz renkli Akdeniz sularının kıyıya vurduğu yerde Roma dönemine ait L şeklinde bir liman kalıntısı görüyoruz.

Teknenin altındaki cam bölmeden denizin içinde kalan amforaları görüyoruz. Zeytinyağı ve şarap muhafaza edilmiş bu toprak testilerin su üstüne çıkarılanları ise Bodrum Su altı Müzesi’nde sergilenmekte.

Köye dönüşte Simena Kalesi’ne doğru yürümek istiyorum ve limandan sonra lahit kalıntıları arasından geçip köyün son evinden sonra kayalıklara boyanmış kırmızı-beyaz likya yolu işaretlerini takip ediyorum. Muhteşem manzarada bir süre yürüdükten sonra tüm günün yorgunluğuna teslim olup kaleye varamadan, köy merkezine geri dönüyorum.

#lycianway #likyadenizi #kekova

A post shared by arpa boyu yol (@arpaboyuyol) on

Bugün bayram tatili ile uzamış, resmi yaz tatilinin son günü ve köy kahvesi önüne park etmiş tüm yabancı plakalı araçlar tek tek dönüş yoluna geçiyor. Issız ve sakin bir Eylül akşamında sahildeki bir restoranda balık yiyerek ben de günü bitiriyorum.

Pazartesi sabahına sabah güneşinin vurduğu deniz kıyısında ve iskelede kısa bir yürüyüş ile başlıyorum. Güzel bir kahvaltının ardından köy meydanından kalkan minibüsle önce Demre otogarına, oradan da başka bir minibüs ile Adrasan’a kadar gideceğim.

Benzer bir rotada konaklamak isterseniz önerim Kale Üçağız Köyü olur. Simena Kalesi eteklerindeki az sayıdaki pansiyondan köye ve anayola ulaşmak biraz daha zahmetli olacaktır ama neden olmasın?

26-28.09.2015