Bu hafta sonu Istranca (Yıldız) dağları eteklerinde, meşe ormanları arasında dolanan yollardan geçiyoruz. Bulgaristan sınırına taş atımı mesafedeki küçük köyleri gezip fotoğraf çekeceğiz. Henüz öğle olmadan günün ilk durağı Şükrüpaşa Köyü’ne varıyoruz.

Köy meydanda bir köy kahvesi ve karşısında da köy camisi var. Sokağın karşısındaki küçük okul binası ise terkedilmiş görünüyor. Etrafta tuğladan, bazı bazı sıvalı bir veya iki katlı evler.

Hava güneşli ama son cemrenin de toprağa düşeceği bu günlerde Mart soğuğu da kapıdan baktırıyor. Bazı evlerin kapısında ayakkabılar sıralanmış, belli ki insanlar bu sabah dışarı çıkmamış. Evler arasından geçen dar toprak yollar çamur içinde!

Meydandaki 10-20 haneden biraz ilerleyince sinema platolarını aratmayan bir açık alanda, üçgen gibi samandan çatıları olan kulübeler görüyoruz. Bu yapılar genelde hayvanların ahırları veya kışlık odunlar için depo olarak kullanılıyor.

Kulübenin önüne yığılmış odunların başında, yaşlı bir teyzeye rastlıyorum. Sobada yakmak için kırdığı odun yığınına dayanmış güneşe karşı biraz mola vermiş, dinleniyor. “Hava bugün güzel ama kar gelecek, bu sene çok soğuk geçti” diye anlatıyor. Çocukları ve torunları şehirde imiş; kimisi Kırklareli’nde kimisi İstanbul’da. “Baharda gelin” diyor. “çok güzel olur buralar, yemyeşil olur, sular akar”.

Şükrüpaşa Köyü, Kırklareli

Şükrüpaşa Köyü, Kırklareli

Temiz hava, masmavi gökyüzü ve pamuk bulutlar sanki zamanı durduruyor. Orman içinden köy yoluna saptığımızdan bu yana bir dağılan bir toplanan bulutlar, karların erimeye başlaması ile her çeşmeden akan su sesi adeta köydeki ıssızlığı ve altyapı eksikliğini ört bast ediyor gibi.

Köy meydanındaki caminin kapısı kapalı. Yolun aşağısındaki çeşmenin karşısındaki ilkokul binası da öyle! Köyde sağlık ocağı ve kanalizasyon alt yapısı yok. Az ilerideki kahvede ancak 5-6 masa var. Kahveye gidiyoruz. Yanan sobanın başında toplaşıp biraz ısınıyoruz. Az sonra içeri Mustafa amca geliyor, biraz sohbet ediyoruz.

Kahvenin kapısında bizi uğurlamaya gelen kahveci karşıdaki tepeden akan dereyi gösteriyor. O derenin öte tarafı Bulgaristan toprakları imiş. Arada bir sınır çizgisi görünmüyor amakarşı köydekilerle konuşmak yasakmış.

Şükrüpaşa Köyü’nün eski ismi Mikroşova. 1960’lı yıllarda Küçükova olarak anılmış köy sonradan Şükrüpaşa ismini almış. Karşı tepelerde terk edilmiş gibi duran gözetleme kuleleri var. Kahvenin arkasından dolanıp biraz tırmandığımızda manzarayı daha da geniş görebiliyoruz.

Burası da eskiden bir Pomak köyü imiş. Pavli Panayırı‘nda tanıştığımız rengarenk insanlar, neşeli çocuklar burada yaşarmış. Günümüzde, köylerden çok fazla göç olmuş. Mustafa amca gibi mavi gözlü ve neşeli insanlara pek rastlayamadan köyden ayrılıyoruz. Bir sonraki durağımız Armutveren Köyü olacak.

Mart.2011