İstanbul Gezginleri ile birlikte gezdiğim Nişantaşı – Teşvikiye rotamıza Maçka istikametinde devam ediyoruz. Kurulduğu günden itibaren, saray çevresine ve aydınlara, sanatçılara ev sahipliği yapmış bu mahalleler hakkında şiirler ve şarkılar da yazılmış.

Örneğin, Selim İleri 1960 sonrasında Cihangir’den Teşvikiye’de Muradiye Bayırı Sokak’a taşınmış ve bölgeyi şöyle tasvir etmiş: Nişantaşı ve Teşvikiye, Cihangir’in dünyasını pek andırmıyordu. Maçka ise, bu üçünden de farklıydı. Nişantaşı lükse davetlerken, Teşvikiye, hele ara, arka sokaklarında orta hallilere nefes aldırıyor; Maçka gizemli bir suskunlukla adeta içe kapanıyordu.”

Maçka’dan Beşiktaş’a doğru bir yürüyüşe çıkan yazar, Maçka Palas’ın birinci katında, dış duvarındaki bronz tabelaya bakıp kendi tabiri ile uçsuz bucaksız hayallere dalıyor.

Tabelada “Ünlü şair-Abdülhak Hamit Tarhan 11 yıl oturduğu bu dairede gözlerini kapadı. 13 Nisan 1937.” yazmakta. Vefatına kadar Maçka Palas’da yaşamış ve ilkin “Makber” şiiri ile aklımıza gelen şairi daha iyi tanımak, anlamak ve şairin gündelik eşyalarını, siyasi ve askeri yadigârlarını görmek isterseniz Aşiyan Müzesini ziyaret etmenizi önerebilirim.

 “Maçka Palas’ın arka bahçesi şu anlattığım dönemlerde çok hoştu. Bronz Sokak’tan girince, arka bahçe, meyve ağaçları, çiçek tarhlarıyla gelip geçene bir anlık bir peyzaj sunardı. Tenis kortu yerli yerindeydi. Küçümen müştemilat binaları yerli yerindeydi. Maçka Palas Milano’daki palazzolardan esinlenilerek inşa edilmiş. Öyle sanıyorum ki, arkadaki büyük bahçede o esinleniş sürüp giderdi.

Maçka Palas’ın altında Necmi Rıza’nın çiçekevi vardı. Tam çiçekevine geldiğimde, gün iyice batmış olur, camekânda renk renk güller, karanfiller, kuzgunkılıçları, yıldızlar, İstanbul’da yeni yeni çoğalan orkideler. Zarif bir çiçek eviydi Necmi Rıza’nınki.”

Maçka Palas, İstanbul’un işgal yılları esnasında, 1922 yılında İtalyan tüccar Vincenzo Caivano tarafından, İtalyan asıllı mimar Giulio Mongeri’ye inşa ettirilmiş. Bina, İtalyan hükümetinin caddenin karşısında inşa ettirdiği İtalyan Elçiliği binasının çalışanlarına kiralanmak umuduyla tasarlanmış.

Caddenin karşısında süregelen ve yine mimar Mongeri’nin tasarladığı inşaat ise esasen 1912’de başlanmış. Balkan Savaşları, bütçe sıkıntıları ve Maçka kışlasına yakınlığı dolayısıyla dönem padişahının hoşnut olmaması gibi nedenlerle inşaatı tamamlanamamış sefaret binası, Cumhuriyetin ilanı sonrasında İtalyan elçiliğin İstanbul’dan Ankara’ya taşınması dolayısıyla planlandığı şekilde kullanılamamış. Savaştan sonraki dönemde, mülkiyeti önce İstanbul Defterdarlığı’na kısa bir süre sonra da İstanbul Belediyesi’ne geçmiş. 1946’da, dönemin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar yapının konservatuara çevrilmesi için bir teklif sunar. Ayrılan bütçenin, binanın inşasını tamamlamak için yetmeyeceği sonucuna varılarak bu öneri reddedilir. Belediyenin tamirata bütçe ayıramadığı bir dönemde tütün deposu olarak da kiralanmış bina daha sonraki senelerde Tophane Sanat Okulı’na tahsis edilir ve ismi “Maçka Sanat Enstitüsü” olarak değiştirilir. Günümüzde “Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi” olarak kullanılan tarihi binanın dış cephesinde ufak tefek detaylarda değişiklik yapılmış olmakla birlikte, içyapısı da okula çevrildiği dönemde tamamen değiştirilmiş.

Birinci Ulusal Mimari akımın öncülerinden olan Levanten bir ailenin İstanbullu torunu Guilio Mongeri, Maçka Palas’ın tasarımında Milano saraylarından etkilenmiş. Batı neo-klasik üslubu ile dev boyutlu bir gövde üzerine oturan sekiz katlı bina, 68 daireli bir toplu konut olarak inşa edilmiş ve dönemin aydınlarına, sanatçılarına kiralanmış.

Bina sahibi tüccarın vefatı sonrasında bina bakımsız kalmış ve alt katlarda Selim İleri’nin de bahsettiği Necmi Rıza Çiçekevi gibi birkaç dükkân daha açılmış. Tarihi bina 1994’de Doğuş Holding tarafından satın alınmış ve 2008’de pahalı mağazaları ile birlikte hizmet veren lüks bir butik otele çevrilmiş.

“İzmir Palas, bana sorarsanız, İstanbul’un hâlâ en güzel, en bakımlı, geçmişinden gurur duyan bir apartmanıdır. Bahçesinde mevsimden mevsime yenilenen çiçekleri, Maçka’dan her geçişimde gönlümü çeler.

İzmir Palas’ta derin görgü konuşur. İtalyan asıllı mimar Mongeri’nin eseri Maçka Palas ise anıtsal bir yapıdır. Onda görgüden çok, ihtişam konuşur.”

Osmanlı neo-klasik dönem eseri İzmir Palas, farklı mimari örnekleri bir arada görebileceğimiz büyük bir bina. Biz binayı karşı köşeden inceledik ancak çinilerle süslü kapısından içeri girersiniz kocaman bir bahçeli avluya açılırmış.

Binanın mimari unsurları ile de desteklenen rivayetlere göre, İzmir Palas ve karşısındaki Maçka Teknik Lisesi bir zamanlarda Gül ve Haç tarikatı üyelerine ev sahipliği yapmış.

Modern tıbbın ve farmakolojinin kurucuları arasında sayılmakla birlikte, dönemin önemli simyacılardan birisi olan Parecelsus adlı İsviçreli bilim adamı, şehir şehir dolaştıktan sonra 1521’de İstanbul’a geliyor ve uzun süre burada yaşıyor. Katoliklerin baskısından kaçan ve Parecelsus’un öğretileri etrafında birleşen insanlar, 1550’li yıllarda, Protestanlar ile Katolikler arasındaki gizli savaşta Gül ve Haç tarikatı olarak taraf alıyorlar. Yaklaşık 400 yıl sonra, Birinci Dünya Savaşı öncesinde İstanbul’daki tüm kayıtları, evrakları toplayan tarikat üyeleri önce İtalya’ya oradan da yeni dünya Amerika’ya kaçarak izlerini kaybettiriyorlar.

Binadaki sembolleri okumaya çalışıyoruz. Orta kattaki pencereler düz dikdörtgen iken üst kattaki pencereler kemerli. Bu pencerelere “ışık penceresi” denirmiş. Bu sembol, karşı binadaki, “gül” sembolü olan yuvarlak pencereler ile birlikte okunduğunda yeni gelen tarikat üyelerine buranın onlara ait bir bina olduğunu gösteriyor.

En üst kattaki cumbalı ve mozaikli teras da zamanında şapel olarak kullanılmış.

Yürümeye devam eden Selim İleri, Maçka Parkı hizasından denizi seyrediyor. Abidin Dino’nun son eseri o yıllarda henüz tasarlanmamış bile.

Abidin Dino’nun son eseri, gençlik yıllarını geçirdiği Maçka’da sergilenmekte. Çağdaş Türk resim sanatının öncüleri arasında sayılan, çok yönlü sanatçı Dino’nun 1993’de tasarladığı ve açılışını bizzat yaptığı, heykeltıraş Metin Deniz’in el emeği “Dayanışma Anıtı”, İTÜ İşletme Fakültesi’nin önündeki adada yer alıyor. 

İTÜ Yabancı Diller Yüksek Okulu’nun önündeyiz. Sarkis Balyan’ın eseri olan taş bina 1861-62 yıllarında Silahhane olarak yapılmış ve Valide Sultan tarafından açılmış.

Üç katlı bina, 1920’li yıllarda Jandarma Kumandanlığı ve Cumhuriyet döneminde de askeri okul olarak kullanılmış. 1956’da MEB’e devredilmiş ve daha sonra İTÜ’nün kullanımına tahsis edilmiş.

Maçka Caddesi olan binalar, egzoz gazlarının yağmur suyu ile tepkimesi neticesinde renk değiştirmiş ve ancak çeşitli kimyasallar ile temizlenebiliyormuş. Fakat bu yöntem binaların zayıflayıp çürümesine yol açacağı için pek tercih edilmezmiş.

Binanın sonunda, Dolmabahçe ile Beşiktaş yönlerinin ayrıldığı adada, Abidin Dino’nun son tasarımı ve heykeltıraş Metin Deniz’in el emeği olan “Dayanışma Anıtı”nı görüyoruz. Çağdaş Türk resim sanatının öncüleri arasında sayılan, çok yönlü sanatçı Dino, gençlik yıllarını geçirdiği Maçka’da sergilenmesini tercih ettiği eserini 1993’de tasarlamış ve açılışını bizzat kendisi yapmış.

İTÜ Maçka Kampüsü’ndeki diğer tarihi taş bina, İşletme Fakültesi ise zamanında Maçka Karakolu olarak kullanılmış. Bunun önünden yürümeye devam ediyor ve Eşref Paşa Konağı’na ulaşıyoruz. Bölgede yüz yılı devirerek günümüze ulaşmış az sayıdaki yapıdan birisi olan bu konak 1995’de restore edilmiş.

Dönemin İzmir Belediye Başkanı Eşref Paşa’nın konağı bugün antika sergi ve mezat evi olarak çalışıyor. Herhangi bir kazaya yol açmayacak şekilde büyük bir özenle köşkün giriş katındaki sergiyi ziyaret ediyoruz.

Bayıldım Caddesi köşesindeki Maçka Mezarlığı adeta kaderine terkedilmiş, dağınık ve bakımsız.

Maçka mezarlığı

Maçka mezarlığı

Dolmabahçe’ye doğru iniyoruz. Biz otel binaları arasından zar zor görebildiğimiz denize dalıp gitmişken Selim İleri “Taşlık henüz çalgılı gazino değil. Teşvikiye’de, Beşiktaş’ta oturanlar kadar, şehrin başka semtlerinden de gelenler var Taşlık’a.” diye bahsediyor.

İsmet İnönü Parkı’ndaki kaide ve üzerindeki heykel yıllarca ayrı kaldıktan sonra bir araya gelebilmişler. Bu meydanın seçilmesindeki bir neden de meydanın arkasında kalan evin İnönü ailesine ait olmasıymış.

Heykel, yapımına 1940’da, Milli Şef döneminde başlanmış olmakla birlikte, bitmesine yakın 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve ülkedeki siyasi gerginlik nedeni ile planlandığı şekilde İnönü Gezisi (bugünkü Gezi Parkı) girişindeki kaidesi üzerine yerleştirilmemiş ve Mecidiyeköy’deki Likör Fabrikası’nın (bugünkü Quasar binaları) bir deposuna terkedilmiş.

Kaidesi ise yıllarca Gezi Parkı girişinde kaldıktan sonra 1982’de buraya taşınmış. Kaideyi ilk yerinde görmüş olmaya yetmiyorsa da 70’li yılların Yeşilçam klasiklerinden aşina olabilirsiniz, “Salak Milyoner” (1974) veya “Neşeli Günler” (1978) filmlerinin Taksim sahneleri sizi o günlere götürecektir.

Bu meydan, geçmişte Taşlık Kahvesi ve sonrasında da Taşlık Gazinosu olarak bilinen bir yermiş.

Dolmabahçe Sarayının Hasbahçeleri içinde kalan alanda Sultan Abdülaziz kendi adına bir cami yaptırmak istemiş. Masrafları karşılamak için de bugün Akaretler dediğimiz bölgede sıra ev mimarisinde toplu konut projesi hayata geçirilmiş. Saray çalışanları için yaptırılan bu konutların kira gelirleri ile cami inşaatı da tamamlanacakmış ancak Sultan’ın ömrü vefa etmemiş (1876). Boğaza nazır tepeye yığılan taşlar bu seyir terasının ismini de “taşlık” olarak vermiş. Belediye Başkanı Lütfi Kırdar’ın siparişi ile mimar Sedad Hakkı Eldem tarafından yapılan Taşlık Kahvesi zamanla Taşlık Gazinosu olmuş ve Swiss Otel inşası (1988) sırasında yıkılmış. Cami inşası maksadı ile yığılan taşlar ise yaklaşık bir asır sonra Cumhuriyet döneminde İstanbul’da inşa edilmiş ilk caminin yapımında kullanılmak üzere Şişli’ye taşınmış. Şişli Camii’nin yapım tarihi: 1945-49.

Diğer yandan, 1938-50 yılları arasında İstanbul şehir planı üzerine çalışan Prost’un Planına göre taşlık, Maçka Parkı ve Gezi Parkı birbiri ile bağlantılıymış. Derken Hilton ve Swiss Otel ve günümüzde devam eden yeni inşaatlar ile planlar suya düşmüş.

Barok dönem eseri Valide Sultan Çeşmesi’nin karşısında bir de namazgâh varmış. Bugün etrafı inşaat alanı olarak etrafı reklam panolarla kapatıldığı için göremiyoruz.

Dışarıdan oldukça sade görünen, 1664 tarihli Kazasker Vişnezâde Mehmet İzzet Efendi tarafından yaptırılmış Vişnezade Camii defalarca restorasyon görmüş olmak ile birikte iç cephesindeki ve tavanındaki ahşap işlemeleri güzel korunmuş.

Beşiktaş’ın sanatçı simalarını bir kez de Şairler Parkı’nda yad ederek Akaretler önünden Dolmabahçe’ye  iniyoruz.

***

Bugünün son durağı olarak, Beşiktaş Abbasağa Parkı’na doğru çıkıyor ve dar bir sokakta Surp Asdvadzadzin Kilisesi’nin kapısını çalıyoruz. Kilise görevlisi zangocun eşi bizi içeri kabul ediyor ve Kilise’nin içini geziyoruz

1838’de yapılan kilise en son 2013 yılında restore edilmiş.

Ortodoks kiliselerinde gördüğümüz ve bahçeden son cemaat yerine girişte geçtiğimiz parmaklı kapı bugün özel bir anlam taşımamakla birlikte, ilk zamanlarda Ermeni olmayan cemaatin içeri girmesini engellemek için mimariye eklenmiş. Daha sonra vaftiz olmayanların geçişine kapanan son cemaat yeri, bugün herkesin ziyaretine açık.

Balyan ailesinin eseri olan kilisenin oturma bölümünde karşılıklı olarak asılmış orijinal tablolar kiliseyi farklılaştıran özellikler arasında sayılabilir.

Geleneklere göre kiliselerdeki kutsal alana (apsis) sadece din adamları geçebilirmiş. Zamanla cemaatden diğer erkekler de geçebilir şeklinde bir esneme sağlanmış olsa da, ayin sonrası dağıtılan ekmeğin ve şarabın hazırlandığı bu alan kadınların geçmesine hiçbir zaman izin verilmiyor.

Antik çağlarda, şehre gelen bir misafir tapınaktaki sütunlara bakarak şehrin zenginliği anlayabilirmiş, kimi şehirlerde tapınağın etrafında üç sıra sütun yapıldığı bile görülmüş. Fakir bir şehirde ise, en azından uzaktan bakıldığında zengin görünsün diye dışta tek sıra sütunun arkasına, iç tarafta da sahte sütunlar eklenirmiş. Benzer bir uygulamayı bu kilisede, kutsal alan ile sandalyelerin olduğu ana salonu bağlayan sütunlarda görüyoruz.

Sütun başlıklarındaki işlemeler de antik tapınaklardaki diğer bir zenginlik göstergesi. En sade model olan Dorik sütunlar genellikle Yunan yarımadasında görülürken Anadolu’daki tek örnek olarak Assos Tapınağı bilinmektedir.

Sütun başlığında koçboynuzu figürü var ise “İyonik sütun”, altlarına doğru yoğun olarak yaprak süslemeleri kullanışmış ise “korint sütun” denmekte.

Bütün kiliselerde apsis bölümünün önünde asılı kandillerden bu kilisede de var. Bu kandilin her gün, her saat de yanıyor olmasının manası, Hz İsa’nın geri döneceği günü an be an bekleyen kilise cemaatini işaret edermiş. Kimi tarihi kiliselerde yangın tehlikesine karşın yakılmıyor olmak ile birlikte kimilerinde elektrik bağlanarak modernize edilmiş. 

2. Abdülhamit’in yakın arkadaşı ve 25 yıl Hariciye Nezaretinde görev almış diplomat Artin Dadyan Paşa’nın kabri de bu kilisede defnedilmiş.

Kilise ziyaretinin ardından Balık Pazarı’ndan aşağı iniyoruz ve Beşiktaş kalabalığında kayboluyoruz.

 

3 Şubat 2018

Alıntı: http://web.firat.edu.tr/edebiyat/selimileri.html