Bizden bir kuşak öncesi insanlar, Suadiye’de misafir oldukları yalıdan otomobil ile çıkıp önce Harem-Sirkeci Vapuru ile karşıya, oradan da Nişantaşı’na çıkarlarmış. Kasımpaşa’dan minibüse biner, Nişantaşı Kız Lisesi’nin yüksek tavanları altında ders dinlerlermiş. Haftada bir gün sinemaya ayrılırmış. Genç hanımlar, en şık elbiselerini giyinir abilerinin eşlerinin kollarında Beyoğlu’na çıkarlarmış…

Görünen o ki, İstanbul’un masal zamanlarından bize pek bir şey kalmamış.

Lodoslu ve parçalı bulutlu bir Cumartesi gününde, İstanbul Gezginleri ile Nişantaşı semtine adını veren beş taştan dördünü görecek ve Sultan Abdülmecit’in teşviki ile kurulmuş (1873) yeni mahallenin, Teşvikiye’nin sokaklarında dolaşacağız.

Osmanlı ailesinin Dolmabahçe’ye taşınması ile bilinirliği artan ve Sultan Abdülmecid’in fermanı ile iskâna açılan bölge, 1850’lere kadar çayır çimen, İstanbul’a (o dönem, İstanbul ismi sadece bugün “tarihi yarımada” dediğimiz, sur içi bölgesi için kullanılıyor) uzak kaldığı için pek tercih edilmeyen ancak büyük düğün veya şölenlere ev sahipliği yapan boş bir arazi imiş.

Ferman sonrası, her birinin ayrı bahçesi ve müştemilatı olan konaklar ve köşkler yapılmaya başlanıyor. Sarayda görevli ve üst düzey yöneticiler ile saraylı hanımlar ve aileleri buralara yerleşiyor. Bölgenin cazibesi arttıkça, 1900’lerin başlarında bu bahçelere apartmanlar yapılmaya başlıyor ve köşkler yıkılıp yerlerine batılı tarzda, yüksek tavanlı ve bitişik nizamlı binalar inşa ediliyor.

Bugünkü gezimizde o günlerden miras kalmış iki köşkü ve dönem mimarisini koruyan tarihi binaları tanıyacağız.

İstanbul Gezginleri ekibi ile Vali Konağı Caddesi üzerinde, Harbiye Askeri Müzesi’nin çapraz köşe başında Mimar Vedat Tek’in evinin önünde buluşuyorum. Birinci Ulusal Mimari akımın öncülerinden olan Mimar Vedat Tek’in kendisi için yaptığı bu ev, köşe başında dar bir zemine oturmasına ve kot farkına rağmen dönem özelliklerini taşıyan ve estetik bir mimariye sahip.

1873 doğumlu Vedat Tek’in babası Bağdat Valiliği yapmış Giritli Sırrı Paşa, annesi ise saraylı bir hanım olan Lale Saz Hanım imiş. Lale hanım, babasının Saray’daki harem doktorluğu görevi dolayısı ile Saray’da yetişmiş ve dönemin ünlü müzisyenlerinden dersler almış bir sanatkâr imiş. Sırrı Paşa ise çok disiplinli imiş ve sert bir mizaca sahipmiş. Oğlunun da kendisi gibi bir asker olmasını istermiş, zira o dönemlerde mimarlık mesleği azınlıkların elinde olan ve Türk cemaat arasında da pek hoş karşılanmayan bir uğraşmış.

Genç Vedat ise çizimler yapıyor ve mimar olup binalar çizmek istermiş. Mimarlık okumak üzere Fransa’ya gittiği dönemde, babasının rızasını almak için babası ile defalarca mektuplaşmışlar. Kimi mektubunda oğluna nasihat veren babası kimisinde ise çok daha kırıcı ve tehditkâr oluyormuş. Vedat Tek de buna karşın, babasına babasının ağzı ile yanıt vermiş. Eğer sizin gibi asker olmayı seçersem başarısız olacağım aşikâr ve siz de bu durumu bile bile beni teşvik ederek yenilgiyi baştan kabul etmiş bir baba oluyorsunuz. Bırakın mimar olayım ve başarılı olursam benimle gurur duyan bir baba olun, demiş.

mimar Vedat Tek'in evi

mimar Vedat Tek’in kendisi için yaptığı ve yaşadığı evi

Babasının rızasını da alan Vedat Tek, 1897’de Fransa’dan İstanbul’a döner ve Sirkeci’de bir mimarlık ofisi açar. Bu ofiste, tüm didinip uğraşmalarına rağmen başlarda eş-dost tanıdıkların işleri dışında pek iş alamaz.

Babasının Paşa olması vesilesi ile Belediye’de mimar olarak çalışmaya başlar. Burada ufak tefek işler yaparken Kastamonu’da yaptığı Hükümet Konağı inşaatı kariyerinde bir dönüm noktası olur. Sonrasında, günden güne tanınmaya başlar, İstanbul’da dönemin en önemli kamu binalarını yapar ve adı mimarların başı (Ser Mimar-ı Hassa) olarak görevlendirilir. Eserleri arasında Sirkeci’deki Büyük Postane, Haydarpaşa Vapur İskelesi, Sultanahmet’de bugünkü Tapu Kadastro binası sayılabilir.

Avrupa’da olduğu gibi, Osmanlı’da da esen reform ve değişim rüzgârları insanların yaşam alanlarını da etkilemeye ve yeni bir mimari akımın doğmasına vesile olur. Vedat Tek’in yanı sıra Mimar Kemalettin (Laleli’deki Tayyare Apartmanları, Ankara Ulus’da Vakıf Apartmanı) İtalyan asıllı Giulio Mongeri’nin (Ankara Ulus Meydanına bakan Garanti, İş ve Osmanlı Bankalarının genel Müdürlük binaları) ve Arif Hikmet Koyunoğlu (Ankara’da Devlet Resim Heykel Müzesi, Etnoğrafya Müzesi)’nun temsilcisi olduğu Neo-klasik Türk üslubu, Birinci Ulusal Mimarlık akımı olarak da bilinir.

1900’lü yılların başında kendini göstermeye başlayan ve özellikle Kamu binalarında kullanılan bu tarz Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar etkili olur.

Osmanlı ve Selçuklu motiflerini harmanlayarak modern mimari içine yediren Neo-klasik Türk üslubunu dönemin caddelerine ve apartmanlarına hâkim Art Nouveau akımı ile bir arada değerlendirmek mümkün. Bu akıma yönelik eleştiriler ise teknolojiye ayak uyduramaması, seçmeci ve biçimsel bir akım olması olarak sayılabilir.

Vedat Tek’in evinden ayrılıyor ve Vali Konağı Caddesi boyunca yürümeye devam ediyoruz. Caddeye adını veren konak, bugün halen İstanbul valileri tarafında ikametgâh olarak kullanılıyor.

Sultan 2. Abdülhamit’in yakını olan Giritli Rum tüccar olan Marco Paşa’nın konağı (Portakaloğlu Aleksia), ailenin Balkan Savaşları sonrasında Yunanistan’a göçmesi ile 1922’de boşaltılıyor. Bir süre boş kalan bina daha sonra Polonya Konsolosluğu olarak kullanılıyor. Cumhuriyet’in kurulmasının ardından 1927’de Hazine’ye devredilip Vali Konağı olarak tahsis ediliyor.

İstanbul Vali Konağı

İstanbul Vali Konağı

Aynı cadde üzerindeki bir sonraki durağımız Sümer ve Marmara Apartmanları oluyor. Bu iki apartman Art Nouveau ile Art Deco tarzları arasında geçiş süreci eserleri olarak tanımlanabilir.

1800’lü yılların sonlarından modern zamanlara geldiğimizde, genellikle çiçek ve yaprak motifleri, kadın figürleri ile süslenmiş, cam ve demir malzemenin kullanıldığı Art Nouveu akımın yerini yeni bir mimari akım alır.

Tüm alanlarda etkili olan sanayileşme, mimari tercihlere de yenilik getirir. Fransa’da filizlenmeye başlayan Art Deco akımı mimarinde el işçiliği ve bezemelere gösterilen özen gittikçe azalırken kalıplar ile üretilebilen metal malzeme kullanımı geometrik ve simetrik unsurlar artmıştır.

Vali Konağı Caddesi üzerinde 16-18 numarada yer alan ikiz binalar Tekirdağlı mimar Rafael Alguadiş (1894-1973) tarafından tasarlanmış. İsmini, sahnenin iki tarafındaki Art Nouveu motiflerden alan Beyoğlu’ndaki Melek Sineması (bugün bilinen ismi ile Emek Sineması) ile de tanıdığımız mimarın, eserinde hem Art Nouveau hem de Art Deco detaylar görmek mümkün.

Demir parmaklıklı kapılardan içeri girince, duvar dekorasyonu olarak kullanılmış yağlıboya tablolar görüyoruz. Rus ressamın orijinal duvar resimleri binalara ayrı bir değer katıyor.

Teşvikiye Caddesi her zamanki gibi oldukça kalabalık ve gürültülü. Genellikle Art Nouveu tarzı olan, bitişik nizam binaların önünden dip notlar ile bahsedip geçiyoruz. Bugün yerlerinde göremediğimiz bu konaklar genellikle, dönemin padişahı Sultan Abdülhamit’in yakın çevresine ve saray çalışanlarına aitmiş.

Harbiye Caddesi’nden Nişantaşı’na dönen köşede bir zamanlar Sultan Abdülhamit’in kızı Şadiye Sultan’ın konağı varmış. Şadiye Sultan, babası sürgüne gönderildiğinde onunla birlikte Selanik’e gitmiş ve Selanik düştükten sonra babası ile birlikte İstanbul’a geri dönmüş.

Şadiye Sultan Konağı’nın karşısında da Paris seferi Münir Paşa’nın konağı varmış. 

yüzyıl başında Nişantası haritası<br /> İstanbul Ansiklopedisi (Necip bey (1918) ve Pervititch (1925) haritalarından yararlanarak hazırlanmıştır.)

yüzyıl başında Nişantası haritası
İstanbul Ansiklopedisi (Necip bey (1918) ve Pervititch (1925) haritalarından yararlanarak hazırlanmıştır)

Yazar ve aynı zamanda cumhuriyetin ilk yıllarında milletvekili ve sonrasında çeşitli ülkelerde elçilik görevi üstlenmiş Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun da yaşamış olduğu 119 numaralı apartman Art Nouveu örnekleri arasında sayılabilir. 19. yüzyıl yapısı Baş Mabeynci Konağı’nın yerinde bugün City’s Alışveriş Merkezi yer alıyor. 

AVM inşa edilmeden önce bir süre otopark olarak kullanılan arazide 1994’e kadar Şişli Terakki Lisesi varmış. 1994’de Akadlar’daki kampüse taşınan Şişli Terakki Vakfı Lisesi’nin kuruluş hikâyesi ise, caddenin sonunda yer alan Fevziye Mektepleri Vakfı Işık Lisesi gibi Selanik’e dayanıyor.

19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun başkent İstanbul’dan sonra ikinci büyük kent olan Selanik’de kurulmuş olan her iki okul da Balkan Savaşları’nın doğurduğu siyasi ortamın ve öğrencilerin İstanbul’a göç etmeye başlaması ile önce burada şube açarlar. Selanik’in kaybedilmesi ve öğrenci sayısının artması ile daha büyük konaklara taşınır ve nihayetinde tamamen İstanbullu olurlar.

Her iki okulun da kurucuları arasında sayılan Şemsi Efendi, modern eğitim tekniklerinin yaygınlaşması için çalışmış ve azınlık okullarından sonra topladığı bağışlar ile Selanik’deki ilk Müslüman özel okulunu açmış (Şemsi Efendi Mektebi – 1872),  tanınmış bir eğitimci ve aynı zamanda Atatürk’ün de ilk öğretmeni. Şemsi Efendi’nin gayretli çalışmaları, Osmanlı Sultanları tarafından da farklı derecelerde Mecidiye ve Maarif Nişanları ile ödüllendirilmiş (1876).

Terakki Mektebi önce Pangaltı’na, oradan da Teşvikiye’de Baş Mabeynci Konağı’na taşınır. Konağı satın alan Terakki Vakfı 1935’de burada okul inşa eder .

Fevziye Mektebi ise Beyazıt’daki binanın yetersiz gelmesi ile Teşvikiye’de Naciye Sultan Yalısı’nı kiralar (Naciye Sultan, Sultan Abdülhamit’in yeğeni ve Enver Paşa’nın eşi) ve bir süre sonra da muhite yerleşip binayı ve arsayı satın alır. 1934’de okulun ismi Işık Lisesi olarak değiştirilir.

Sultan Abdülhamit dönemi sadrazamlarından, pintiliği ile nam salmış Sait Paşa’ya ait konak, 1988’de geçirdiği büyük yangının ardından restore edilmiş. Bu konak bugün İstanbul Moda Akademisi tarafından kullanılmakta.

Binanın dış cephesinden baktığımızda, orijinal yapıdan geriye kalmış cumbalı pencereleri görebiliyoruz.

İstanbul Moda Akademisi

İstanbul Moda Akademisi

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un eserlerinde sahne olmuş Teşvikiye Caddesi 135 numaralı Pamuk Apartmanı’nın veya nam-ı değer Şehrikalp Apartmanı’nın önünden geçerken Kara Kitap’dan dem vuruyoruz. Aynı romanda bahsi geçen Alaaddin’in Dükkanı da yine aynı cadde üzerinde, Harbiye Karakolu’nun karşı köşesinde yer alıyor.

Harbiye Karakolu, 2. Abdülhamit dönemi mirası süslü karakollardan bir tanesi olarak inşa edilmiş. Dış cephesi ve köşelerindeki çeşmeleri ile göz dolduruyor.

Nişantaşı’na adını veren beş tane dikili taştan bugünkü rotamız üzerinde dört tanesini görüyoruz. Vali Konağı Caddesi’nden Teşvikiye Caddesi’ne döndüğümüz köşede ve burada, Harbiye Karakolu’nun önünde gördüğümüz iki nişantaşında, mahallenin kuruluş kitabeleri yer alıyor ve “Sultan Abdülmecit’in karşılıksız iyiliği ile yeni Teşvikiye Mahallesi” nin kuruluşu ilan ediliyor.

Diğer iki taş ise, ok veya tüfekle atış yapıldığında bir rekor kırılmış ise dikilen menzil taşları. Teşvikiye Camii’nin avlusundaki iki menzil taşından ilki, Sultan Selim’in 1620 gez (66 cm/gez) mesafeden tüfekle bir su testisini vurması şerefine, daha süslü olan diğeri ise Sultan Mahmut’un rekor kıran bir atışı şerefine dikilmiş.

Caminin avlusunda kısa bir mola veriyoruz. Biraz oturup dinlenmek ve çay ocağından bir demli çay içmek iyi geliyor.

Teşvikiye Camii

Teşvikiye Camii ve Sultan Mahmut’un kırdığı rekora istinaden dikilmiş menzil taşı

Hüsrev Gerede Heykeli’nden sonra cadde, Hüsrev Gerede Caddesi ve Maçka Caddesi olarak ikiye ayrılıyor. Maçka Caddesi boyunca devam ediyoruz.

3 Şubat 2018