Bu sabah, tam da Sakarya-Bolu sınırında yer alan cennet bir köşede, Sülüklügöl’de uyandık ve Karabük’e doğru yola çıktık. Karabükde gezmedik ne antik kent, ne köy, ne de mağara bıraktık!

Batı Karadeniz rotamıza devam ediyor, Bartın merkezinden geçip sahile doğru sürüyoruz. Hava kararmadan Amasra koylarında varmayı ve geceyi geçirmek için uygun bir kamp yeri bulmayı umuyoruz!

Karabük - Bartın sınırını geçerken adeta masal aleminde hissediyoruz

Karabük – Bartın sınırını geçerken adeta masal aleminde hissediyoruz

Amasra çevresi uygun kamp yeri alternatifleri:

Güneş yavaş yavaş yatışa geçmişken, kamp yeri alternatifi olarak ilkin Göçkün Köyü’nün sahiline iniyoruz. Kum sahil hemen asfaltın bitiminde başlıyor ve kıyı boyunca dizilmiş balıkçı barınakları önünde toplaşmış gençler batmaya hazırlanan günü uğurlamaktalar.

Burada fazla oyalanmadan yönümüzü Amasra’ya çeviriyor ve Akkonak Köyü tabelasından sapıyoruz. Köyün az ilerisindeki bir virajdan dönünce gördüğümüz, denize karşı otlayan inekler ve otladıkları düzlük çok hoşumuza gidiyor. İki genç, düzlüğün sonunda oturmuş manzarayı seyretmekte! Bu düzlüğün kamp için uygun olabileceğini düşünüyoruz. İnip biraz etrafı keşfediyoruz. Bir tarafta tek tük boş bira kutuları varken hafif yüksekte kalan tarafta herhangi bir teneke/plastik çöp, hayvan izi veya pisliği bulunmuyor. Amasra’yı tepeden gören bu seyir tepesinin gece fazla misafiri olmayacağını düşünerek burada konaklayabileceğimize kanaat getiriyoruz.

Köy yolunun sonunda popüler bir kamp tesisi mevcut. Daha köşeyi dönerken, park etmiş araçların otoparktan dışarı taştığını fark edince burada pek de hayal ettiğimiz sükuneti, hatta kendimiz için boş bir çadır yeri bile bulamayacağımızı ve önceki geceden kalma uykusuzluğumuzu gideremeyeceğimizi düşünerek kapıya kadar varmadan, yoldan geri dönüyoruz.

Aklımızdaki son alternatif ise Çakraz Köyü ve sahili. Burada da bir kamp alanı bulunuyor. Anayola çıkıp Çakraz’a doğru mu gitsek derken Akkonak çıkışında, ineklerin otlarken denizi seyrettiği düzlük kamp alanı olarak içimize siniyor ve burada karar kılıyoruz. Çadırı kurmadan önce acıkmış midemizin gürültüsünü dinliyor ve daha da gecikmeden Amasra’ya inip balık yiyelim diyoruz.

Amasra sahili, 2008

Amasra sahili, 2008

Mustafa Amca’nın yerinde yediğimiz balığın lezzetini geçmişten de hatırlıyor olunca on sene sonra bu akşam yemeği için eşim ile gittiğimiz ilk adres Mustafa Amca’nın Yeri oluyor.

Yemek salonunun dışındaki bekleme salonun bile dolup taştığını, bekleme listesinde 12. sırada olacağımızı görünce hiç düşünmeden dışarı çıkıyor, gördüğümüz diğer bir restorana oturuyoruz. Yediğimiz hamsi tava son derece lezzetli olmak ile birlikte personelinin itici beden dili bizi rahatsız ediyor. Fazlası ile turistik olmuş ve “şehirli müşteri”lere doymuş bu restoranlardaki hizmet dili “helvamız kalmadı” diyorsak aslında “hadi yedi iseniz kalkın da sıradaki gelsin otursun” demek istiyoruz havasında!

Bir tatlı huzur almaya geldiğimiz deniz kenarından, sözlerini bile bilmedikleri şarkıları içki mezesi kıvamında pazarlamaya çalışan çalgıcılar ve onların videosunu çekip sosyal medyada paylaşma telaşındaki kalabalık arasında tabağımızı bitirip kalkıyoruz. Her yerde ışıklı, yanar söner tabelalar, sokaklardan taşıp kaldırımlara parketmiş araçlar arasında sıyrılıp kamp kuracağımız seyir terasına çıkıyoruz (merkeze 19 km mesafede).

Artık hava tamamen kararmış olduğu için önce fener ışığında etrafı tekrar yokluyor ve arabanın far ışığı altında çadırımızı kuruyoruz. Sahilden yükselen ışık kirliliğine rağmen başımızın üstünde yükselmiş yıldızların büyüsüne kapılıyor, sahilden yükselen çalgı çengi seslerinden bile rahatsız olmadan derin bir uykuya dalıyoruz.

Gece saat iki sularında bir kaçı bizim tepeden, bir kaçı ise karşı tepelerden seslenen çakalların sesleri ile uyanıyoruz. Bir süre uluyan çakallar uzaklaştığında biz de tekrar uykuya dalıyoruz. Sabah gün doğumu ile başlayan lodos çadırı epey zorluyor. İzmir Karagöl’deki kadar olmasa da “gene mi fırtınaya denk geldik” derken, rüzgarın peşi sıra başlayan yağmur altında bir saat kadar daha uyuyoruz. Saat 7’yi geçerken, yağmurun yavaşlamasını fırsat bilip çabucak toparlanıyor ve yola çıkıyoruz.

Amasra iç kale surlarındaki Ceneviz armaları

Amasra iç kale surlarındaki Ceneviz armaları, 2008

Amasra’da geçmiş zaman: 

On yıl kadar önce, bir Cuma akşamı İstanbul-Bartın otobüsüne binip Cumartesi sabahı Bartın’da uyanmıştım. Henüz sokaklarda pek kimse yokken Bartın Çayı üzerindeki tarihi köprüden geçip, karşısındaki çay bahçesinde ocağın ilk çayını içmiş, Bartın sokaklarında ve çarşısında dolaşmıştım. Bahçede çilek toplayan teyzelerle sohbet etmiş tarihi Bartın konaklarını fotoğraflamıştım. Çarşıdaki otogardan kalkan Amasra minibüsü ile Amasra’ya ulaşmam yaklaşık yarım saat sürmüştü.

Amasra’ya ise ilk kez 1995’de ailem ile gitmiştim ve kayalar üzerine havlularını sermiş denize giren gençler dışında pek bir şey hatırlamıyordum. 2008’de Amasra Müzesi’ni ve Cenevizlilerden kalma kalesini gezmiştim. Kemer Köprü’den (1787) geçip eski evler arasında dolaşmış, taş geçişlerdeki Ceneviz armalarını fotoğraflamıştım.

Burada buluşmak için sözleştiğim Ankaralı arkadaşlarım da gelince birlikte kiraladığımız pansiyon eve yerleşmiş, çarşıdan aldığımız kilo kilo çileğe doymuştuk.

Balık menüsünde istavrit ve barbun yemiştik diye hatırlıyorum. Ertesi sabah, sahildeki kahvede yaptığımız kahvaltı ise hiç bitmesin istediklerimden bir tanesi idi. Fırından sıcacık simitler, kaldırımda tezgah açmış teyzelerden renk renk tazecik reçeller, bembeyaz peynirler ve sahildeki çay bahçesinde demli çaylar!

 

Akşam yemeğinde yaşadığımız hüsrana kapılmıyor ve henüz günün erken saatlerinde hep kahvaltı yapmak hem de tarihi kalıntıları gezmek için Amasra sahiline inelim diye düşünüyoruz. Hafızamda kalmış Amasra sokakları beni meydandaki fırına ve oradan aldığımız sıcacık simitler ile, meydanda tezgah açıp evde yaptıkları reçelleri satan pazarcı teyzelerin oturduğu köşeye götürüyor.

tarihi Bartın konakları

Bartın İl Halk Kütüphanesi (Cumhuriyetin ilk mektebi) | Çarşıdaki su terazisi ve bir dükkan (kapısında, eski yazı “Maşallah, 1315” yazıyor)
Bartın’ın tarihi konakları, 2008

Arada geçen yıllarda, dolana dolana indiğimiz Amasra yollarında, ta tepelerden başlayan ve devam eden şantiyeler sahil manzarasını kapatmış. Amasra sahilinde hemen hemen her sokak otoparka dönüşmüştü. Yağmurlu bir Pazar sabahında henüz uyanmamış, neon ışıklı, yabancı dilli tabelalar arasından geçiyoruz. Kahvaltı için açık bir yer göremeyince hiç duraksamadan Bartın’a doğru yola devam ediyoruz. 

Yağmur hız kesmeden devam etmekte iken Bartın’da bir fırında poğaça ve çay ile kahvaltı edip direksiyonu Bolu yönüne çeviriyoruz. Devrek, Mengen derken, öğle yemeği için Bolu’da restore edilmiş bir konakta mola veriyoruz.

Yağmur hız kesmiyor ve yemeğin ardından İstanbul’a dönüş trafiğine karışıyoruz.

21.05.2017